Gog [Giovanni Papini]
Kerem Dağlı — Per, 04/09/2008 - 07:37
Gog’u nerede tanıdığımı söylemeye utanıyorum: Tımarhanede!
Oraya sık sık, bir Dalmaçyalı şairi görmeye giderdim. Bir hayale karşı duyduğu ümitsiz aşk, şairi paranoyaya düşürmüştü. Sevgilisi film yıldızıydı ve kendisine beyaz perde dışında gülümsemiş değildi. Şair çoğu zaman sakin olduğu için, bu paralı deliler pansiyonunun müdürü –boy bakımından cüce, şişmanlıkta dev- onunla bahçede konuşmamıza izin verdi. Bahçenin şurasına burasına, kestane ve sedir ağaçlarının gölgelerine, kahvelerdeki gibi yuvarlak, demir masalar, iskemleler serpilmişti. Beyazlar giyinmiş solgun hastabakıcılar, aldırış etmez görünerek dolaşırlardı.
Çok sıcak bir gün, şairle konuşurken bir hasta masamıza yaklaştı. Açık yeşil giyinmiş, ellilik, acayip mahlûktu. İri yarı, biçimsiz. Kafasında tek kıl yoktu: Ne saç, ne kaş, ne bıyık, ne de sakal. Kırmızı kabarcıklarla dolu çıplak deriden bir soğan başı. Koyu tenli, neredeyse mor, pek geniş bir surat. Gözlerinden biri kül rengimsi güzel bir mavi, öteki sarı çizgili ve hemen hemen yeşil görünüyor. Çene kemikleri dört köşe ve güçlüydü, etli fakat soluk dudakları tamamen mâdeni, altın bir tebessümle açılıyordu. Şairi, tek kelime söylemeden selâmladı, yanımıza oturdu. Ağzını açmadı, ama sözlerimizi büyük bir dikkatle dinliyor gibiydi. Sonradan, dostumdan, bu adamın Gog olduğunu öğrendim. Asıl adı, Goggins’miş. Ama küçüklüğünden beri onu hep Gog diye çağırırlarmış. Bu kıslatma Kutsal Kitaptaki Magog Kralı Gog’u hatırlatıp kendisine efsanelere özgü bir hal verdiğinden hoşuna gitmişti.
Havai adalarından birinde doğmuştu. Anası bir yerli kadındı. Babasını kimse tanımıyordu. Ama beyaz ırktan olduğu kesindi.
On altı yaşına basınca bir Amerikan gemisine miço olarak binmiş, San Fransisko’da karaya çıkmış. Kaliforniya’da, ötede beride, binbir macera içinde yaşamıştı. Üç beş yıl geçince, kimbilir nereden ve nasıl birkaç bin dolar edinip Şikago’ya gitmişti. Herhalde bir iş dehâsı vardı ya da şeytana taş çıkartacak kadar kurnazdı ki, kısa sürede, Ohio için dahi, para bakımından büyük bir “değer” olmuştu. Savaş sonunda Birleşik Amerika’nın, yani dünyamızın, en zenginlerinden biri olmuştu. 1920 yılında pek fazla kayba uğramadan işten çekildi, milyonlarını bütün dünya bankalarına gelişigüzel yatırdı.
– Şimdiye kadar, diyordu, paranın kölesiydim, bugünden tezi yok o benim uşağım olsun. Benim durumumdakilerin yaptıkları gibi, bir şeyler öğrenmek ve hayatın tadını çıkartmak için, bunaklık çağına düşmeyi beklemeyeceğim.
Ve Gog, o günden sonra, yeni bir hayata girdi: Hummalı araştırmalar, kıtalar arasında dolaşmalar, beklenmedik olaylar, çılgınlık ve kaçmalar içinde bir hayat. Ne karısı, ne de çocuğu vardı. Ama sokulganlar, çanak yalayıcılar, dalkavuklar ve suç ortakları eksik değildi. Emrinde imparatorlara yaraşır bir servet bulunan bu endişeli yarı vahşinin, kabalığından, sertliğinden bir şey kaybetmemiş, yamyamlar soyundan gelen bu adamın kişiliğinde en büyük tehlikeler toplanmıştı!
Tam bir cahil olduğu halde, çürümüş bir kültürün uyuşturucu maddelerinin incelikleriyle beslenmek istedi. O güne kadar yerinden hemen hemen kıpırdanmamış olan bu adam, kendinin gerçek bir vatanı yokken, bütün vatanları görüp tanımak, hayvan yaratılışına, davranışına karşın zamanımızın zevk ve eğlencelerinin her türlüsünü tatmak istedi.
Öyle sanıyorum ki, bütün bu dizginsiz harcanmalar içinde, en aşırı ideolojileri en kötü taraflarından kavrama yeteneği edinmiş, aynı zamanda kökten barbarlığını güçlendirmişti. Aklı bazen en taşkın yenilikleri aşabiliyordu, fakat ruhu doğuşundakinden daha zalim, daha kurak olmuştu. Milyarları, kanunlara uyarak toplamasına yardım eden içgüdüsel zekâsını şimdi, her türlü nadir şey ve şehvet peşinde, en akla gelmez, istekleri, en iğrenç hevesleri yerine getirmek yolunda kullanıyordu.
Böyle geçen yedi yıllık bir hayat sağlığının ve servetinin dörtte üçüne mal oldu. 1928’den beri, hep endişeli, sabırsız, zaman zaman da değişiklik, yenilik çılgınlıkları geçirerek, sanatoryum sanatoryum dolaşmaktadır. Doktorlar yağlı müşteriyi alıkoymak için boşuna uğraşmışlardı. Hiçbir akıl doktoru hastalığına ad koyamadı: Biri psikoastenik sendromdan dem vurdu, öteki kişilikte ikileşmeden ve bir başkası ahlak ihtilalinden; çoğu o kadar değişik ve karışık hastalıklardan söz ediyorlardı ki, ancak uydurma tedaviler ve körlemeden kürler veriyorlardı. Gog, bu sanatoryumlardan birinde üç, dört ay geçirdi mi bir başkasına –bir sahicisine ve benzersizine– nakledilmek isteniyor, o kadar hiddetleniyordu ki, dediğini yapmaktan başka çare bulunamıyordu.
Kendisi tanıdığım da oraya geleli daha pek az olmuştu. Ve ne zaman benim şairi görmeye gitsem Gog’u da buluyordum. Benimle görüşmeye başladı, macerasını biraz ondan biraz bundan öğrendim. Tuhaf konuşurdu: Paradoksal ama çoğunlukla zeki bir nutuk verirken bayağıdan da beter, hayvanca çıkışlara geçiverdi.
Bununla birlikte benimle bulunmaktan hoşlanırdı. Bende delileri ve çırpınan hastaları yatıştırma özelliği vardır.
Her zamankinden fazlaca konuştuğumuz bir gün odasına çıktı –tek başına sanatoryumun parkında bir köşkte otururdu– ve bana yeşil bir ipek zarf getirdi:
– Son ihraçtan, dedi, kurtarabildiğim şu sayfaları okuyunuz. İçinde ihtiyar Gog’dan birkaç parça alıntı var. Artık benim için bir tek güneşten daha fazlasının doğduğu gün geldi ve gecenin hırtı ve pırtılarını siz en büyük indirimle bırakıyorum.
İpek zarfın içinde, acemi ve kaba bir çocuk yazısıyla yeşil mürekkeple yazılı büyücek bir paket vardı. Hepsini, bazen tiksinerek, bazen dehşetle, fakat itiraf ederim daima büyük bir merakla okudum.
Bunlar günü gününe tutulmuş notlardan ayrılmış parçalar anı kırıntılarıydı. Gelişigüzel, belirsiz tarihlerde, basit, kolay sökülür bir İngilizceyle yazılmıştı.
Delilerin köşküne, aradan bir hayli gün geçtikten sonra gidebilmiştim. Yazılarını geri vermek için Gog’u sordum. Müthiş bir bunalım geçirip gittiğini söylediler. Benim için hiçbir haber bırakmamış. Yeni gittiği sanatoryuma yazdım, bir cevap alamadım. Aradan yıllar geçti; Gog yaşıyor mu, öldü mü, bilmiyorum. Herhalde bu anıları bana bırakmak istemiş olacaktı; fikirlerini sorduğum dostları da böyle düşünüyorlardı. Bunun üzerine, pek iğrenç beş, altısı dışında, çevirip bastırmaya karar verdim.
Görüleceği gibi, bu bir anı kitabı değildir. Ne de bir sanat eseri! Öyle sanıyorum ki, bu garip bir hastalıklı, belki korkunç ama yüzyılımız insanını incelemek için oldukça değerli bir belgedir. Onun için notları, başka bir niyetle değil yalnızca belge olarak yayımlıyorum ve umarım ki, bazı kimseler iyice düşündükten sonra bu “emniyeti suistimal “edişimin yararlı olduğunu kabul edeceklerdir.
Gog’un karşılaştığı kimselerin duygularını, düşüncelerini benimsemediğimi eklemeye gerek yok sanırım.
“Gerçek”e dönüşümden beri yeniden hayat bulan bütün varlığımla Gog’un düşüncelerinden, dediklerinden, yaptıklarından nefret ediyorum. Kitaplarımı, özellikle sonuncuları okuyan herkes Gog ile aramızda hiçbir ilgi olamayacağını fark edeceklerdir. Ancak bu köpeksi, sadık, manyak, mübalâğacı yarı vahşide –bence– sahte, hayvanca kozmopolit uygarlığımızın bir tür simgesini gördüm ve eski Ispartalıları, çocuklarına körkütük, iğrenç bir sarhoş köleyi göstermeye yönelten amacın tıpkısıyla onu okuyucularıma sergiliyorum.
Şüphesiz, bugün Gog’a benzeyen birçok kimse var. Fakat Gog bence çok öğretici ve aydınlatıcı bir örnektir. İki sebepten: Birincisi, benzerlerinin sadece rüyâlarında düşünebilecekleri saçma ve canice delilikleri serveti sayesinde bir cezaya çarpılmadan yapabilmesi; ikincisi başkalarının kendi kendilerine bile itirafa cesaret edemeyecekleri en isyan ettirici düşünceleri ilkel yaratık içtenliğiyle utanmadan açıklayabilmeleridir.
Gog, tek kelimeyle bir canavardır ve bu bakımdan bazı modern akımları abartılı bir biçimde yansıtıyor. Ancak bu abartı, onun günlük notlarını yayımlamakla, benim güttüğüm amaca hizmet ediyor; çünkü, gülünç şekilde büyütülmüş olaylarda, içinde bulunduğumuz uygarlığın gizli hastalıkları daha kolay görülmektedir.
Beni okuyanlara yararlı olacağını sanmasaydım, bu yazıları yayımlamazdım.
Nihayet şunu da haber vereyim ki, Gog’un acele ve çıplak yazılarını, kendimden bir şey ekleyip çıkartmadan, düzeltip güzelleştirmeden olduğu gibi çevirdim. Bu kitap, bir üslûp örneği değilse suç bende değildir.
Bölümlerin birbiri ardına konuluş sırası da tahmin ve yakıştırmayladır, hemen hepsi yanlıştır. Başka bir türlü yapamadım. Gog, çoğu kez yerini, günün ve ayını not etmiyordu ama yılını değil. Ben de varsayıma dayanan bir kronolojiyle yetinmek zorunda kaldım. Bu da, Gog’un hastalığını hepimizin yararı için ortaya koymak yolundaki büyük iyiliğin yanında pek önemli sayılamaz.
GOG [I-II]
Giovanni Papini
Çeviren Fikret Adil
T. İş Bankası Kültür Yayınları
3. Basım Şubat1999
- Kerem Dağlı yazıları
- yorumlamak için giriş/kayıt gerekli



alaylı ve yergili bir dille
Nefi Selamoğlu — Per, 04/09/2008 - 19:29alaylı ve yergili bir dille dünyaya bakarken birçok gerçeği de dile getiren yaman bir yazardı.. gog'dan bir iki alıntıda bunu görebiliriz. sözgelimi marx, freud ve einstein için papini'nin değerlendirmesi ilginçtir..
marx için:
''insanlar politika, ahlak, din ve sanatın, yüksek fikirlerin dışavurumları olduğuna, kese ve mideyle ilgili olmadığına daima inandılar. trevesli marx adında bir yahudi çıktı, bütün bu çok yüksek ideallerin aşağı ekonominin dışkı ve gübresi içinde yetiştiğini ispat etti..''
freud için:
''hepimiz kendimizin ahlak sahibi, tabii bir insan olduğumuza inanmışızdır. freiburg'tan bir yahudi, sigmund freud, göründü, en ahlaklı ve kibar asilzadenin içinde bir katil, bir cinsi sapık gizlendiğini keşfetti..''
einstein için:
birbirinden ayrı ve değişmez bilinen zaman ve mekân temellerine dayanan, düzenli, sağlam bir evrende rahat rahat yaşıyoruz sanılırken, ulm'de doğmuş bir yahudi, einstein, zaman ile mekanın aynı şey olduğunu, tam olarak ne zamanın ne mekanın var olmadığını, her şeyin sürekli bir görelik (izafilik) üzerine kurulduğunu, modern ilmin övündüğü eski fizik yapısının yıkıldığını saptadı..''
papini, bu gibi düşüncelerinde son noktasını şu sözleriyle koyacaktı:
''yahudiler özgürce yazmak olanağını elde ettikleri andan başlayarak, sizin fikir yapınız yıkılma tehlikesindedir..''
Açlık ve Gog
Halid Aslan — Per, 04/09/2008 - 19:26Giovanni Papini "Gog" isimli muhteşem eserinde dünyanın en ilginç adasının özelliklerinden şu şekilde bahsediyor:
"Pat Cairness anlattı:
Bu adanın tuhaflığı, dedi, manzarasında değil. Hemen hemen öteki Pasifik adaları gibi. Halkında değil. Onlar da ırklarının adetlerini, geleneklerini değiştirmemişler. Garip olan şey şu: Kabile reisleri, adanın belli sayıda insan besleyeceğini yıllardan beri kabul etmişler. Tam sayı yedi yüz yetmiş. Adanın büyük kısmı dağlık. Denizde de balık bol değil. Dışarıdan da beklenecek bir şey yok. Onlardan sonra kimse bu adaya uğramamış, ilk gelenlerin çocukları ile torunları ise büyük gemi yapma sanatını unutmuşlar. Bunun sonucu, kabile reisleri, pek eski zamandan beri, çok garip bir kanun çıkartmışlar: Her doğum, bir ölüme sebep olacaktır, ta ki ada halkının sayısı hiçbir vakit yedi yüz yetmişi aşmasın. Öyle sanıyorum ki, böyle bir kanunun dünyada eşi yoktur. Büyücü ve savaşçılardan seçilmiş kurul onu şiddetle uygulatıyor. Bütün dünyada olduğu gibi, doğum sayısı ölümünkinden fazla, öyle ki, her yıl, dünyadan uzak kalmış bu bahtsızlardan on ya da yirmi kişi kabilece ölüme mahkum ediliyor.
Açlık korkusu, Papu kabile reisleri kurulunu pek ilkel, fakat açık bir nüfus sayımı sistemi yaratmaya götürmüş. İlkbaharda yapılan toplantıda, doğanların ve ölenlerin listesi okunuyor. Yirmi doğum ve sekiz ölüm varsa on iki kişinin, topluluğun korunması için kurban edilmesi gerekiyor. Bir zamanlar, dediler, en yaşlıların ölmesi usulmüş, ama kurul üyelerinin çoğu yaşlılardan olduğu için, bunlar bir biçimine getirip, işi kadere ve talihe bıraktırmayı başarmışlar. Ada halkından her birinin, üzerinde resimle ya da işaretle adı yazılı bir tahta parçası var. Korkunç gün gelince, bu tahtalar, kurulun toplandığı kulübeye, gömülü bir kayığın içine konuluyor. Büyücülerin en yaşlısı eline bir kürek alıp dikkatle karıştırıyor. Sonra bu iş için eğitilmiş bir köpek kayığa giriyor, tahtalardan birini alıp büyücüye getiriyor ve kaç kez gerekliyse o kadar sefer bunu tekrarlıyor. Kaderin gösterdiği kurbanların ailelerine veda etmek ve en hoşlarına gidecek şekilde kendilerini yok etmek için üç günlük süreleri var. Eğer üç gün sonra intihara cesaret edememiş biri kalırsa en güçlüler arasından seçilmiş dört kişi onu yakalayıp deriden bir torbaya tıkar, içine taşlar da koyup denize atarlar.
Böyle anlatmak kolay ve mantıklı geliyor, bir bakıma. Ama, bu kanunun dehşeti, feci ya da gülünç sonuçları hakkında bir fikir edinebilmek için, benim gibi bu adamların arasında bir süre yaşamak gerekir. Önce, gebelik duyan her kadın, kulübesine kapanır ve kimseye görünmeye cesaret edemez. O bir düşmandır ve herkes kendisinden nefret eder. Her doğacak çocuk, doğmuş olanlar için bir tehdit, genel bir tehlikedir. Anası ve babası için de öyle......
Bundan başka, adada cinayet çok oluyor. Böylece caniler doğum sayısına karşı koyarak hiç olmazsa bir süre talihin müthiş kararlarından kurtulmak çaresini arıyorlar......"
(Giovanni Papini, Gog 1-2, 4. Baskı, T. İş B. Yayınları, Sy:34 -35)
Giovanni Papini'nin kurgusu aslında dünyanın bir çok yöresinde vukua gelebilecek açlık korkusu üzerine, mükemmel bir yaklaşımı içermektedir. Açlık, insanlığın kaderinde vardır çünkü. Çünkü açlık, bütün medeniyetlerin kuruluş, yıkılış senaryolarında başrolü oynayan bir aktördür. Knut Hamsun, Açlık romanını hangi durgular içerisinde yazdı, bilinmez ama bilinmesi gereken bir husus, açlığın canilik için bir vasıta, bir basamak olduğudur. Aç insan her şeye hazır bir mekanizma halindedir. İyiliğe ve kötülüye sevki kolaydır.
Toplumumuz, yarı aç yarı tok halinde yaşamak rolünü oynuyor. Kendisine biçilen bir rol bu. Büyük ekseriyet bu sınır içerisinde debelenip dururken çok küçük bir azınlık, sefahat ve debdebe içerisinde yaşıyor. Bir zamanların Arabistan'ı, İran'ı, Bizansı gibi... Koskoca medeniyetlerin çöküşünde bu açlık sınırında yaşayan insanların dahlini, araştırmacılar teyid ediyor.