Dârü'l Fünûn
Aynur Yavuz — Cts, 13/09/2008 - 08:08
Toplumların her bakımdan gelişme göstermelerinde ve ilerlemelerinde eğitimin rolünün ne derece büyük bir ehemmiyete hâiz olduğu herkesçe bilinmektedir. Bu yüzden bir ülkenin üniversite tarihinin bilinmesi oldukça önemlidir. Çünkü üniversiteler, ilmin öğretildiği ve ilerletildiği bilgi evleridir. Bundan ötürü üniversite tarihi, biraz da memleketin ilim tarihidir.
Bugünkü bütün üniversitelerimizin temelini ve kaynağını teşkil eden Dâr’ül-fünûn tarihinin bilinmesi hem bu müessesenin kurulmasının arkasındaki zihniyete ışık tutabilmek hem de modern anlamdaki ilk üniversitenin kuruluşundan bugüne ilmi zihniyet açısından ne derece terakkî edebilmiş ve değişim göstermişiz bu noktaları sorgulayabilmek açısından önemlidir. Ancak burada Darülfünun’dan evvel bilmemiz gereken bir kavram vardır ki o da üniversitedir. Peki nedir Üniversite, ya da başka bir ifade ile üniversite, ne değildir? Her şeyden önce şunu belirtmek gerekir ki; Üniversite, öğretim dilinin öğretileceği ve öğrencilerin her bakımdan eğitilmeye muhtaç bireyler olarak görüldüğü bir yer ise, gerçekte üniversite değildir. Üniversite öncelikle hakikatin, bilginin ve bilimin peşinde ve bunları tüm yönleriyle ortaya koyarak tartışan, geliştiren ve sunan bir kurum olmak zorundadır. Bu özellikleri oluşturamayan yapılar, adları üniversite olsa dahi, fiilen birer yüksek okul olmaya mahkumdurlar.
***
(Konu, Darülfünun’un serbest dersler veya halka açık konferanslar şeklinde eğitim ve öğretime başladığı 1863 yılı ile İstanbul Darülfünun’un ilga edilerek, yerine İstanbul Üniversitesi’nin kurulduğu 1933 yılı arasıyla sınırlandırılmıştır. 1933 üniversite reformu konuya dahil değildir.Çünkü reformu anlamlandırabilmek ve sorgulayabilmek için evvela Darülfünun’un ne olduğu ya da ne olmadığının anlaşılması gerekmektedir. Aslında diyebiliriz ki bir bakıma Darülfünun, 1933 üniversite reformunun da ta kendisidir.)
Osmanlı Devletinde Dâr’ül-fünûn kurmak için ilk çalışmalar Sultan Abdülmecid devrinde 1845 yılında Meclis-i Vâlâ-ı Ahkam-ı Adliyede yedi kişiden oluşan Meclis-i Muvakkat adındaki geçici bir maarif meclisi tarafından başlamıştır. Meclis-i Muvakkat’ın 1846 yılında Meclis-i Vâlâ’ya sunduğu raporda, Osmanlı literatüründe ilk defa karşılaştığımız Darülfünun adı ile yeni bir eğitim kurumunun tesisi fikri yer almıştır. Dârülfünun’a “fenler evi” manasına gelen bu ismin verilmesi ise, o günün şartlarında medreseden ayrı bir müessese olduğunu çarpıcı bir şekilde ortaya koymak düşüncesinden doğmuştur.Resmi makamlar daha çok halkın eğitilmesi meselesi içerisinde böyle bir okul kurulmasının gerekliliğine inanmışlardır. Zira Osmanlı imparatorluğunda yapılan reformların tam olarak başarıya ulaşabilmesinin halkın bilgilendirilmesine bağlı olduğu, bizzat padişahın (Abdülmecid Han) telkinleriyle ortaya konmuştur.
Ancak Tanzimat dönemine gelindiğinde batı tarzında yeni tip okulların kurulmasına rağmen, açılacak olan Darülfünun’a öğrenci hazırlayacak yeterli bir orta öğretim kurumu mevcut değildi. Hatta sıbyan mektepleri bile henüz ıslah edilmemiş, rüştiye mektepleri de yeni yeni kurulmaya başlanmıştı. Osmanlı eğitim sistemi işte böyle karışık ve yetersiz bir durumda iken, Osmanlı yöneticileri medrese dışında, Batı tipinde bir Darülfünun kurmak için teşebbüse geçmişlerdir. Fakat ileride de görüleceği üzere, başından değil de sonundan başlanan işlerin daima başarısızlığa mahkum olduğu bir gerçektir. İlk Darülfünun’ların, toplumun ihtiyacı yahut baskısı ile değil, açık fikirli bazı devlet adamlarının çabaları ile kuruldukları bir gerçektir. Fakat Tanzimatçı devlet adamları, ortada henüz liseler yok iken işe Darülfünun’la başlayarak, başarısızlığı peşinen kabul etmişlerdir.
Tanzimat Dönemi Dârulfünûn Teşebbüsleri
Birinci Dârül-fünûn (1863-1865)
Dar’ül-fünûn’dan Osmanlılarda ilk defa söz edilirken, bununla neyin kastedildiği ve nasıl bir müessese kurulmak istendiği 1846 tarihli Meclis-i Vâlâ mazbatasındaki Darülfünun’a ait ibareden tam olarak anlaşılamamaktadır. Ancak öngörülen ilk hedefin, devlet hizmetini daha iyi bir şekilde yürütecek memur yetiştirmek olduğu açıkça belirtilmektedir
1846 yılında 3 katlı 125 odalı olacak şekilde yapımına başlanan Darülfünun binası 20 yakın bir zamanda tamamlanmıştır. Buraya külliyetli para harcanması karşısında, devrin vakanüvisi Ahmet Lütfi Efendi,” inşa işi senelerce uzadı hatta o kadar uzadı ki Avrupa’dan getirilen mimara senelerce verilen maaşların toplamıyla epeyce bir bina-i ilmî meydana getirmek mümkündü” diyecektir. (Bu bina Fasotti adındaki İtalyan bir mimara yaptırılmış ve ölünceye kadar da devlet hazinesinden her ay yüz altın ödenmiştir. Tabi Mimar Sinan’ı yetiştiren bir ülkenin, üniversitesini İtalyan bir mimara yaptıracak kadar düşmesi de ayrı bir bahistir.)
1863 yılına girildiği günlerde, büyük Darülfünun binasının bir süre daha gecikeceğini anlayan Sadrazam Fuat Paşa’nın, daha fazla beklemeden bazı derslerin halka açık konferans şeklinde verilmesini uygun görmesi üzerine Darülfünun binasının bazı odaları dershane olarak hazırlanmış ve kimyager Derviş Paşa Darülfünunda ilk dersi vermiştir.
Mehmet Ali Aynî, Darülfünun adlı kitabında şöyle anlatır ilk dersi.” Birinci dersin üç yüz kadar dinleyicisi vardı. Yapılan deneyler garip işlerden olup, hazır bulunan dinleyicilerin büyük çoğunluğu ömürlerinde böyle şeyleri ilk defa görmüş olduklarından hayretten hayrete düşmüşlerdir. Bilhassa elektrik deneyi yapılırken özel aletten kıvılcımlar çıkması, demir telin adeta yanan bir madde gibi ışık saçması hayretleri bir kat daha çoğaltmıştır.” Ay sonuna doğru bir ders daha yapılmış ve bu dersi de oldukça kalabalık bir halk topluluğu dinlemiş, hatta konuyla yakından ilgilenmeyen kimseler (Münif Paşaya göre cahil halk), önceden gelip yer tutmuş olduğundan, dersleri izlemeye gelenler dışarıda kalmıştır. Bazı kimseler tecrübeleri bir oyun telakki ettiklerinden, sadece bunları seyretmekle yetinmişlerdir. Ancak Darülfünun’da verilen dersler neticesinde, dersleri takip edenlerin, bu maddî dünyada mevcut olan her türlü acayip ve garip olayların meydana gelmesinde Allah’ın kudret ve büyüklüğünün bir kat daha anlaşılmış olduğunu ifade etmeleri, derslerin ilmi derecesini ve fikri yönünü belirtmesi açısından önemli bir açıklamadır.
Halka açık konferanslar şeklinde devam eden dersler, Darülfünun binasının bazı odalarında devam ederken, 1865 yılında hizmete hazır hale gelen Darülfünun binasının, Maliye nezaretine tahsis edilmesi ise oldukça düşündürücüdür. Bunun üzerine yeni bir Darülfünun binasının inşaatına başlanırken, derslerin kesintiye uğramaması için geçici olarak Çemberlitaş civarındaki Nuri Paşa Konağı kiralanmıştır. Bir süre daha burada devam eden dersler, Nuri Paşa konağının bir yangın sonucu, içerisinde bulunan 4000 cilt kitap ve çeşitli aletlerle birlikte yanıp kül olması ile birlikte sona ermiştir. Böylece birinci Darülfünun denemesi, yeterli bir başarıya ulaşamamıştır.
İ lk kuruluş yıllarında Osmanlı bilim ve devlet adamları, Darülfünun’un ne olduğunu ve amaçlarının nelerden ibaret olduğunu belirgin bir şekilde ortaya koyamamışlardır.Hatta bu dönemde Darülfünun’un henüz bir nizamnamesi bile bulunmadığı gibi devamlı bir eğitim kadrosu ve belirli bir programı da mevcut değildir.
1863 yılı Darülfünunu’nun dikkati çeken en önemli yanı, çoğunluğu Fransızca olmak üzere çeşitli yabancı dillerde 4000 ciltlik kitaplığın kurulması ile, o zamana göre mükemmel denebilecek bir fizik ve kimya laboratuarına sahip bulunmasıdır. Bu Darülfünun modern anlamda bir üniversite değildi;ancak, gelişerek üniversite haline yükselebilecek bir nitelikte idi. Darülfünun’a devam edenlerin bir kısmının memur olmaları sebebiyle derslere yeteri kadar devam edememeleri;bir kısmının muntazam devam ettikleri halde dersleri anlayacak seviyede olmamaları; bir kısmının ise tarih felsefesini efsane, fizik deneylerini de eğlence niyetiyle takip etmeleri nedeniyle serbest konferanslar şeklindeki bu Darülfünun dersleri yeteri kadar yararlı olamamıştır.Kısacası, eski düşünce sahipleriyle yenilik ve ıslahat isteyenler ve Avrupa medeniyetlerini tercih edenler arasında devam eden ihtilaftan Darülfünun’a da bir hisse düşmüştür.
Darülfünun-ı Osmanî Denemesi (1870-1873)
Eğitimin ve modern bilimin öğretilmesinin önemini kavramış olan Osmanlı yöneticileri, daha küçük çapta bir Darülfünun binasının inşa edilmesi için teşebbüse geçmişler ve Sultan Abdülaziz’in iradesini alarak çalışmaya başlamışlardır .1869’da Darülfünun’un bugün Basın Müzesi olarak kullanılan yeni binası tamamlanmış ve aynı yıl Fransa’dan yeni bir nizamname aktarma yoluna gidilerek Maârif-i Umûmiye Nizamnâmesi ile ilk defa Batı sistemine uygun bir eğitim modeli ortaya konulmaya çalışılmıştır.Ancak bu nizamnâmenin esasları tam olarak uygulanamamıştır. Öncelikle devlet bu yeni müesseseyi sağlam malî kaynaklara kavuşturamamıştır.
Nizamnâmenin Darülfünunla ilgili bazı maddelerinin tahlilini yapacak olursak; bu nizamnâmenin 84. maddesinde,Türkçe takrire muktedir muallimler yetişinceye kadar Fransızca takrîr olunmak caiz olacaktır deniliyor. Peki, ülkemizde adları dahi yeni duyulmaya başlayan bazı bilimleri, Aynî’nin de dediği gibi, hangi müderris, hangi kitaplarla okutacaktı. Bu Fransızca dersleri anlayacak kaç Müslüman öğrenci bulunabiliyordu? Nizamnâmeyi hazırlayanlar galiba bu noktayı düşünmek istememişlerdi. Göze batan bir diğer eksiklikte öğrencilerin mezun olduktan sonra nerelerde istihdam edileceklerinin ve ne gibi işler yapacaklarının belirtilmemiş olmasıdır. Ayrıca okutulacak dersler nizamnamede belirtilmiş olmasına rağmen, gerek hoca, gerekse kitap bulma güçlüğü yüzünden bu programda değişiklik yapılması zaruri görülmüştür. Nizamnamede belirtilen ders sayısı 37 olduğu halde sadece 10 ders Darülfünun’da verilmiştir. Buradan da anlaşılacağı gibi nizamnamenin Darülfünun’a ait maddeleri, memleketin o günkü durumu göz önünde bulundurulmadan hazırlanmıştır.
1870 sonlarına rastlayan Ramazan ayına mahsus gece konferanslarının onuncusu, fen ve sanatların ilerlemesi üzerine idi. Bu konferansı daha önce Darülfünun-ı Osmani’nin açılışında da konuşma yapan Cemaleddin Afgani’nin vermesi kararlaştırılmıştır. Ancak Cemaleddin Afgani’nin bu dersin bir yerinde, Nübüvvet sanattır sözünü söylemesi, büyük bir tepkiye sebep olmuş Afgani de İstanbul’dan uzaklaştırılmıştır. Bunun üzerine 1870 sonlarına rastlayan Ramazan konferanslarına Cemaleddin Afgani’nin konferansı yüzünden son verilmiş, fakat, Darülfünun derslerine epey bir süre daha devam edilmiştir.
Darülfünun-ı Osmani’den söz eden eser ve makalelerde, bu ikinci Darülfünun’un kapanması meselesi, genellikle Afgani’nin ünlü Ramazan konferansı sonucu ile açıklanmıştır. Oysa Afganî olayından sonra, bu müessese daha 2 yıldan fazla bir süre, öğretim faaliyetine devam etmiştir.1870 yılı sonlarındaki bu olaydan sonra olsa olsa, Darülfünun’a olan ilginin azalması söz konusu olabilir. İkinci olarak, en az 3 yıldan fazla devam eden bir öğretim kurumunun kapanışını, açılışındaki bir olay ile açıklamak herhalde doğru olmaz
Peki bu ikinci teşebbüste eğitim faaliyetleri ne durumda idi? Dönemin levanten gazetelerinde Darülfünun’un eğitim derecesinin çok düşük olduğu izah edilmekte hatta, The Levant Herald Gazetesi, Darülfünun’da okutulan matematik dersinin normal ilkokul matematiğinden biraz daha gelişmiş olduğunu söylemektedir.
Bu ikinci teşebbüste Darülfünun’da bir laboratuvar ve bir kütüphane kurulması planlanmış ve teşkil edilmiş olan kütüphanesine Paris’ten muhtelif kitaplar getirtilmiştir.Paris’ten satın alınan kitapların listesi incelendiğinde hümanizm ve pozitivizmin bütün belli başlı eserlerinin bu listeye dahil edildiği görülmektedir.Ayrıca kurulacak olan laboratuar için Avrupa’dan fizik ve kimya deney alet ve edevatının satın alınması, teşebbüsün hakikaten ilmi bir yaklaşımla ele alındığının delilidir.Fakat modern bilimin deneye dayalı olduğunun farkına varılmış olmasına rağmen, kütüphane için araştırma neticelerinin bulunduğu periyodiklerin satın alınmasından vazgeçilmesi, ders kitaplarıyla yetinilmesi ve ayrıca Batı’nın temel bilim kaynaklarını değil de daha ziyade satın alınan ders kitaplarının tercüme edilmesi, Darülfünun’un ilmî hüviyetini ortaya koymaktadır.
Fransız eğitim sisteminden etkilenerek hazırlanmış olan 1860 Maarif-i Umûmiye Nizamnâmesi’nin öngördüğü Darülfünun ile 1870-1873 yılları arasında faaliyet gösteren Darülfünun-î Osmanî arasında büyük fark vardır. Şayet Maârif-i Umûmiye Nizamnâmesi’nde çerçevesi çizilmiş olan üniversite anlayışı uygulanabilseydi, 1870 Darülfünun’una üniversite denebilir hatta bu müessese gerçek anlamı ile ilk üniversitemiz olarak kabul edilebilirdi.
1870-73 yılları arasında kesintisiz eğitim verdiği anlaşılan bu ikinci Darülfünun’dan veya şubelerinden talebe mezun olup olmadığı bilinmemektedir. Ayrıca bu müessesenin faaliyetlerinin ne şekilde bittiği de henüz tam olarak açıklığa kavuşmamıştır.
Öyle anlaşılıyor ki, 1870’li yılların başlarında, Osmanlı toplumunun kültürel, sosyal ve ekonomik yapısı, gerçek bir üniversite kurulmasına, gelişmesine ve uzun ömürlü olmasına elverişli değildi. Bu noktayı göz önüne almadan, Darülfünun-î Osmanî’nin eğitim ve öğretim seviyesini tartışmanın da fazla bir önemi yoktur.
Darülfünun-ı Sultani Denemesi(1874-1881)
1873’te Darülfünûn’un kapanması ile bu işe başka bir çözüm aranmaya başlanmıştır.1874-1881 yıllarını kapsayan Darülfünûn, bu sefer medresenin etkisinden uzak olan Galatasaray Lisesi’nde Hıristiyan müdür Sava Paşa ile, çoğu Hıristiyan ve Avrupalı muallimlerin eliyle kurulacak ve geliştirilecektir. Bu üniversitede her şey Avrupa tarzı olacak ve Fakülteleri, Maârif-i Umuiye Nizamnamesine uygun bir biçimde düzenlenecektir.
Darülfünun-ı Sultanî adıyla anılan bu yeni kurum Hukuk, Fen ve Edebiyat yüksek mekteplerinden oluşmaktaydı. Bu mekteplerin açılışı, önceki Darülfünun’un açılışlarına nazaran daha temkinli ve gösterişsiz bir şekilde yapılmış, hatta bu okullar 1876 yılına kadar halka tanıtılmamıştır.
Osmanlı Devletine bağlı müslim ve gayri müslim aydın vatandaşlar yetiştirmeyi amaçlayan Darülfünun-ı Sultanî’nin, farklı bir niteliği vardı. Galatasaray Lisesi’nde olduğu gibi burada da derslerin bir kısmı Fransızca olarak okutulacak, öğretim üyeleri mümkün olduğu kadar Fransız profesörlerden oluşacaktı. Malî açıdan devlete yük olmayacak; giderleri, Galatasaray Lisesinin ödenek ve gelirleri ile karşılanacaktı. Ayrıca her bilime ait çeşitli araç gereçlerin Avrupa’dan sağlanması yoluna gidilmiş; bir kimyâhane, bir müzehane ve iyi bir kütüphane kurulmuştur.
İlk iki teşebbüsten daha farklı bir statüde ele alınan Darülfünûn-ı Sultani, daha çok, orta eğitimi bitiren talebelere yönelik bir yüksek eğitim müessesesi şeklinde ortaya çıkmıştır. Darülfünûn-ı Osmani’den mezun olacakların hangi sahalarda istihdam edilecekleri belirtilmemiş olmasına rağmen, Darülfünun-ı Sultâni’de bu husus açık bir şekilde ortaya konmuştur. Daha önceki iki Darülfünun’da herhangi bir ihtisaslaşma ve ihtisaslaşma neticesinde belirli meslek sahiplerinin yetişmesi ve bunların belli sahalarda istihdam edilmesi söz konusu olmadığı halde, burada devletin o günkü ihtiyacına göre belli alanlarda ihtisaslaşmaya doğru gitme hedefi vardır.
Darülfünun-ı Sultani’den 1880’de mezun olan 7 hukuk öğrencisinden yalnız biri Türk olup, 1881’deki 6 mezundan hiç biri Türk değildir. 1875-1877 yılları arasında öğretim yapan Darülfünûn-ı Sultanî Edebiyat Mektebi ise hiç mezun vermemiştir.
Darulfünun-ı Sultani’nin 1881 yılında faaliyetlerine son vermesine, mali durumdan ziyade siyasi unsurların ve devlet adamları arasındaki ihtilafların sebep olduğu gözden kaçırılmaması gereken bir husustur.
***
İlk kuruluşundan yirminci asrın başına kadar elli beş yıllık bir devredeki üç ayrı teşebbüste, eğitim faaliyetlerini toplam olarak sadece on üç yıl fiilen yürüten Darülfünun’da dersler, ya katılanların anlayamayacağı kadar ileri veyahut elementer seviyede işlenmiştir. Bu teşebbüslerden hiçbirinin başarılı olmadığı ortadadır. Acaba bu niçin böyle olmuştur? Koskoca Osmanlı Devleti sınırları içinde, hiç olmazsa başkent İstanbul’da bir tek üniversite kurmak, bunu geliştirerek devam ettirmek çok mu zordu?
Bu ilk üç teşebbüsün hangi sebeplerden ötürü başarısız olduğu, o dönem toplumunun içinde bulunduğu durum da göz önüne alınarak incelendiğinde ortaya şöyle bir tablo çıkmaktadır; Ki bütün bunlar göz önüne alındığında, Tanzimat döneminde Darülfünun kurma teşebbüslerinin niçin başarılı olamadığı daha iyi anlaşılacaktır. Her şeyden evvel Tanzimat döneminde orta öğretim kurumları Darülfünun’a öğrenci hazırlayacak bir durumdan çok uzaktır. Yöneticiler halkı Darülfünun’un önemine inandıramadıkları gibi, Darülfünun’a girmeyi teşvik edici tedbirler de almamışlar ve Darülfünun’a devlet tarafından ödenek ayırmamışlardır. Darulfünun’da ders verebilecek derecede yetişmiş öğretim elemanları yok denecek kadar az olduğu gibi, özellikle eğitim alanında görülen ikilik yani eski- yeni, mektep-medrese çatışması, kültürel ve siyasi görüş farklılıkları da, girişilen iyi niyetli çabaların sonuçsuz kalmasında büyük bir rol oynamıştır.
1900- 1933 Dönemi Darülfünun Teşebbüsleri
Batı üniversiteleri seviyesinde bir Darülfünûn kurma düşüncesinin varlığını Sultan II. Abdülhamid devrinde Sadrazam Said Paşa’nın bir arîzasında görmekteyiz. Said Paşa, 14 şubat 1895 tarihli arîzasında, Osmanlı yüksek eğitim müesseselerinin ve özellikle Darülfünun’ların gerçekte asıl fonksiyonlarını yerine getirmediklerini, bunların birer meslekî okul olduklarını ve ülkede Amerika ve Avrupa üniversitelerinin fonksiyonlarına sahip bilim adamı yetiştirmeye yönelik bir Darülfünun kurulmasının gerekliliğini arz etmiştir. Bütün bu tecrübelerin sonunda II. Abdülhamid’in 25. Cülus yıldönümüne tesadüf eden 31 Ağustos 1900 tarihinde Darulfünun-ı Şahâne adıyla beş fakülteli, modern Osmanlı üniversitesinin ilk sağlıklı kuruluşu gerçekleşmiştir. Meşrutiyetin ilanıyla adı İstanbul Darülfünunu şeklinde değiştirilen Darülfünun-ı Şâhâne bugünkü Türk üniversitelerinin temelini oluşturmuştur. Netice olarak Sultan II. Abdülhamid’in saltanatının başında kurulan Darülfünun-ı Şahane örneklerinde aynı devir içerisinde biri başarısız diğeri başarılı olan iki ayrı teşebbüs, bize Osmanlı eğitim ve bilim anlayışının böyle bir müesseseyi yaşatabilecek gelişme noktasına ulaşmış olduğunu göstermektedir.
Acaba Osmanlı yönetimi Darülfünun’u hangi sebeplerle açmak istiyordu? Aynî’ye göre, öğrenimini tamamlamak amacı ile Avrupa’ya firar eden öğrencilerin Türkiye’de üniversite öğrenimi görmelerini sağlama düşüncesi, Darülfünun-ı Şahane’nin açılmasının en önemli sebebidir. 1900 yılına yaklaşıldığı sıralarda, Osmanlı yöneticileri, Avrupa’ya giden gençlerin ahlaklarının bozulmasından ve yabancı fikirlere kapılmalarından kaygılanıyorlardı ve dolayısıyla Sultan II. Abdülhamid’i bir Darülfünun açmaya ikna etmek için çaba harcıyorlardı. Burada şunu vurgulamak gerekir ki, Avrupa’ya öğrenim için giden öğrencilerin, siyasetle uğraşmaya başlamaları ve dış güçlerin etkilerine kapılmaları basit bir mesele değildir. Bu konu üzerinde bazı açıklamalar yapmak yararlı olacaktır. Çünkü 1900’de Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu siyasi ve kültürel durum az da olsa göz önüne alınmadan, Darülfünun-ı Şahanenin nasıl bir ortamda açıldığını kavramak biraz zordur.
1880’li yılların sonlarında, Mekteb-i Tıbbıye’de Allah’ın varlığı üzerinde yoğun tartışmalar yapıldığı, buradakilerin içinde yaşadıkları toplum değerleri ile korkunç bir çatışma halinde oldukları bir gerçektir. Zaten mekteb-i Tıbbiye II.Abdülhamid’e karşı muhalefet hareketinin merkezi ve kalesi gibidir. Tüm bunlara açıklayıcı bir örnek olarak Akil Muhtar Özden Bey’in 1898’de İshak Sükûtiye gönderdiği bir özel mektubunda “çok şükür (Allah’a değil ha!) dün imtihanları bitirdim demesi hem dikkat çekicidir hem de bu konuda ki tereddütlerin haklı olduğunun somut bir göstergesidir.
Üniversite tarzında çalışmaya yönelmesinden itibaren, Darülfünun, Balkan savaşı, I. Dünya Savaşı ve Milli Mücadele dolayısıyla uzun bir süre tam olarak çalışma ortamına sahip olmamış ve bazı yıllarda da öğrenci bulunmaması yüzünden tedrisata ara verilmiştir. Dolayısıyla Darülfünun’u değerlendirmeye tabi tutarken göz önünde tutmamız gereken hususlardan biri hatta en önemlisi o günkü şartlar altında ülkenin içinde bulunduğu ortamdır. Tüm bunları dikkate aldığımızda şu sorular kendiliğinden ortaya çıkacaktır.Bu şartlar altında Darülfünun ne kadar başarıya ulaşabilir, ulaşsa bile bu başarıyı ne kadar devam ettirebilirdi?
Devletin sahip çıktığı kurum haline gelen Dârülfünun-ı Şâhane’nin, eğitim yönü tenkit görmüştür. Şöyle ki öğretim düzeyi acınır durumdaydı, ders kitapları orta okul kitaplarından farksızdı. Araştırma ve bilim yöntemi sözleri bol bol kullanılıyordu ama ortada eser yoktu. Çünkü, dönemin siyasi durumu, ilimdeki serbest çalışma imkanını sınırlandırmış, plan ve programlarına müdahale etmiştir.
Darülfünun’a tüzel kişilik, bilimsel ve idari özerklik verilmiş, bütçesi ayrılmış ve ödeneği de artırılmıştır. Ancak tüm desteklere karşın Darülfünun kendisinden beklenen görevleri yerine getirememiş, Cumhuriyetin ve toplum sorunlarının uzağında kalmıştır. Ve nihayet 31 mayıs 1933’te ilga edilerek yerine İstanbul Üniversitesi kurulmuştur.
***
Darülfünun’u tenkit edenler olduğu kadar imkanları dahilinde başarılı kabul eden fikir adamları da olmuştur.Darülfünun, Osmanlı’nın Batı bilim ve eğitim sistemi karşısındaki tavrını gösteren iyi bir örnek olarak kabul edilmelidir. Tam anlamadan, mefhumu oluşmadan, duyulan ihtiyaçlara göre müessese kurma cihetine gidilmiş ve deneme yanılma metodu ile gelişerek ancak o günkü seviyesine gelebilmiştir.
Eğitimin genellikle, iyi yurttaşlar yetiştiremediğini söyleyen Ziya Gökalp şöyle devam eder sözlerine. ”Türkiye’yi diğer ülkelerden ayıran bir özellik var; Başka milletlerde en seciyeli ve ahlaklı kimseler tahsilde en ziyade ileri gitmiş fertler arasından çıktığı halde, bizde çoğu kez bunun zıttı oluyor. Türkiye’de vatan için en muzır adamlar medrese yahut mektepten nasip alanlardır.” Özellikle Dârülfünûn-ı Şahane döneminde de görülen bu durum peki hangi sebeplerden kaynaklanmakta idi? Tüm kurumları ile birlikte eğitim ve öğrenim süreci neden arzu edilen düzeye ulaşamamıştı.
Bizce bu sorulara cevap olacak en güzel sözleri de 1923’ten itibaren bir süre Darülfünun Eminliği de yapan İsmail Hakkı Baltacıoğlu vermiştir. Mekteplerimizde malumatlı, terbiyeli, hafızası kuvvetli, gençler yetişiyor, fakat adam yetişmiyor, memleketin muhtaç olduğu, faal, müteşebbis, azimli, cesaretli adam! Mekteplerimizin bu aczi, talim ve terbiyemizin bu müthiş iflası karşısında yalnız bir çare buluyoruz: Programları değiştirmek. Program! program! Fakat memleketin maarifi program değiştirmenin adam yetiştirmediğini senelerden beri tecrübe etti. Bundan 20- 30 sene evvel Fransa mekteplerinden sökülüp getirilen programlar, bu memleketin terbiyesinde esaslı olarak hiçbir şey değiştirmemiştir. Değil Fransa gibi maarifçilikte pek de birinci sırada bulunmayan ülkelerin, ABD gibi her hususta yeni ve gelişmiş bir memleketin en mükemmel mekteplerinin en son programlarını da getirsek yine boştur. Çünkü gerçekte, maarifin kalbini besleyen daha gizli, daha kuvvetli damarlar vardır. Bu can damarları, genel olarak, derslerin sayısı ve sırasıyla, kitap yapraklarının çokluğu ile, hafızanın kuvveti ile ilgili olmaksızın güçlü etkilerde bulunur. Bu öyle bir şeydir ki yani mektebin usul-i terbiyesi, ve usul-i tedrisi , çeşidine göre, bazen en iyi programlar izleyen bir mektepte en basit bir hayat meselesini tahlilden, en ufak bir teşebbüsü yapmaktan aciz adamlar yetiştirir; bazen de en fena programlar takip eden, en az malumat veren bir mektepte, bir toplumun mutluluğunu sağlayacak sağlam kafalar, demir eller, yüksek emeller vücuda getirir.
Eğitim alanında dünle bugünü kıyaslarken dikkatimizi çeken en önemli husus şu oldu. Aradan geçen onca zamana rağmen eğitimin her kademesinde hala, hakkı verilmiş, enine boyuna tartışılmış, bizden motifler taşıyan bir Türk eğitim sistemi/modelinden bahsedemiyorsak ne kadar ilerleme gösterirsek gösterelim hep bir yanımız eksik kalacaktır. Zira dünyanın hiçbir yerinde ilk, orta, lise ve üniversite tahsil tarzlarının ayrı ayrı ıslahı düşünülemez. Değil ilmi verilerle hazırlanmış bir eğitim sisteminden deneme yanılma metotlarıyla dahi oluşturulmuş sağlam bir eğitim modelinden bahsetmek bugün bile mümkün değilse biz sanki biraz geç kalmışızdır!.
Bu çalışmayı yaparken ilgimizi çeken kısa bir anekdotla ve hiçbir yorum yapmadan yazımızı noktalayalım.
1931 yılının başında Vakit Gazetesi tarafından Türkiye kadınları için düzenlenen “En güzel bacaklı kadın yarışması” dolayısıyla Darülfünun şiddetli tenkitlere uğramıştır. Vakit Gazetesi, gönderilen bacak resimlerini yayınlıyor ve bunlara birer numara veriyordu. Ayrıca verilen kuponlar okurlar tarafından doldurularak gazeteye gönderilecek ve fazla puan alan birinci seçilecekti.Bu yarışmayı hoş gören Darülfünun hocaları olduğu gibi gayri ahlakî bulan hocalarda olmuştur. Bu yarışmayı tasvip etmeyenlerden biri de Edebiyat Fakültesi müderrisi merhum Fuat Köprülüdür.Ancak kanaatimizce yarışmadan daha vahim olan Sadri Ethem tarafından kaleme alınan ve Vakit gazetesi tarafından yarışmayı tenkit edenlere karşı cevap olarak yayınlanan yazılardır. O cevaplardan bazı satırlar şöyledir;
“Profesörler, gürültüyü biraz bırakıp kültürümüzü sistemleştirmek için çalışmalıdır. İlim ve kültür Darülfünun hocalarından çok uzaktır.’Hars’ fakültesinin reisi olarak Fuat Köprülü, bir ahlâk veya estetik mevzubahis olduğunda mutlaka ilmî şahsiyetten, hüviyetten bir şeyler ilave ederek konuşmalıydı. Veyahut “beni mazur görün diyerek”, bir mahalle imamı gibi davranmamalıydı. Memleketin fikir ve kültürü namına yazık olmuştur. Zira Türk Edebiyatı tarihinde metotla çalışmayı öğreten Köprülüzâde ortadan kalkmış yerini senelerce dövüştüğü Ali Emirî’ye terketmiştir. Kısacası Ali Emirî Efendi hortluyor. Darülfünun hocası, benim kanaatim diye cevap veremez, şahsiyetli olur, biraz okur, Darülfünun hocası gibi evet veya hayır diye cevap verir”…
KAYNAKÇA
Akyüz, Yahya, Türk Eğitim Tarihi, A.Ü. Eğitim Bilimleri Fakültesi Yayınları, Ankara, 1985.
Arslan, Ali, Darülfünun’dan Üniversiteye, Kitabevi Yayınları, İstanbul, 1995.
Ataünal, Aydoğan, Türkiye’de Yükseköğretim Sistemimiz, Ankara: Ütopya Yayınları, 2007.
Aynî, Mehmet Ali, Daru’l-Fünûn Tarihi, Pınar Yayınları, İstanbul, 2001.
Bingöl, Cemil, Darülfünun Ve Türkiye’ye Modern Eğitimin Girişi ( Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), Ankara, 1991.
Ergin, Osman Nuri, Türkiye Maarif Tarihi, Eser Neşriyat, İstanbul, 1977.
İhsanoğlu, Ekmeleddin, “Darülfünun Tarihçesine Giriş”, Belleten, LIV/210 (1990), s.699-738.
İhsanoğlu, Ekmeleddin, Sultan II. Abdülhamid ve Devri Semineri, Edebiyat Fakültesi Basımevi, İstanbul, 1994.
Siler, Abdurrahman, Türk Yüksek Öğretiminde Darülfünun(Basılmamış Doktora Tezi), Ankara, 1992.
Yalçınkaya, Alaeddin, Cemaleddin Efgani Ve Türk Siyasi Hayatı Üzerindeki Etkileri, Osmanlı Yayınevi, İstanbul, 1991.
Almıla Dergisi, Sayı:VIII., 2008.
- Aynur Yavuz yazıları
- yorumlamak için giriş/kayıt gerekli



Küçük bir Zeyl
Halid Aslan — Paz, 14/09/2008 - 18:53Darülfunun ile yeni Türkiye Cumhuriyeti rejimi 1933'ten önce bir kaç kez karşı karşıya da gelmişler. ilk olay 1923'te cumhuriyetin ilanı üzerine bir kutlama mesajı gönderilmesi teklifine, Darülfunun Talbe Birliği genel kurulunun "üniversitenin siyasi akımların dışında kalması kanaatiyle" karşı çıkmasıdır.
İkinci olay ise harf devrimi konusunda bası Darülfunun hocalarının çekinceler ifade etmeleridir. Ancak bardağı taşıran damla, Atatürk'ün 1930'dab itibaren benimsediği Türk tarih ve dil tezlerine Darülfunun'un ilgi göstermemesi olur.
1932 Türk tarih Kongresi'nde bazı profesörlerin (Mehmet Ali Ayni ve Zeki Velidi Togan) açıkça, bazılarının tevil ve yumuşatma yoluyla Gazi'nin tezlerine karşı çıkmaları, Darülfunun'un sonunu yaklaştırmıştır.
Sevan Nişanyan
Yanlış Cumhuriyet 2. Baskı Sy. 188