Romancı'nın Vefatı ve Tedaileri
M.Nuri Bingöl — Cum, 12/09/2008 - 12:31
Şerif Benekçi’nin inceleyebildiğim tek eseri var: Şimdi Ağlamak Vakti. Romanın yanımdaki “ayrıcalıklı” yanı, ilk bölümlerinin Gediz’in köylerinde geçmesi. Vefatını, dostum M.Nuri Yardım’ın köşesinden okuyunca “ İnna lillah…” dedikten sonra, bahsettiğim romanın iklimini yeniden duyar gibi oldum.
Belki de muhterem okuyucu meraklanacaktır; neden “ağlamak vakti” romanı?.. Çünkü Mekan Gediz’di ve ilk vazife yıllarım da oradaydı. Gerçi merkezi değildi ama, merkeze yakın bir nahiyeydi: Şimdi ilçe olan Şaphane…
İyi hatırlarım, kimbilir hangi sebeple kırılmış bir gönülle tayinimin Şaphane’ye çıktığını öğrenince daha beter “meyus” olmuş, bu hissim ancak kasabayı tanıdıktan sonra geçmişti ancak.
Birkaç hikaye ile gazete sayfaları arasında kalmış tefrika “Yokuşta”da yadı kalan Şaphane safahatım, hayatı yakından tanımamı sağlamıştı. Orada tuttuğum şu notu aktarırsam, belki de makanın yanımdaki ehemmiyeti daha iyi anlaşılır zannederim:
“Bazıları bin bir güçlüğe göğüs gerip de neden tepelere, zirvelere tırmanmayı pek severler diye düşündüğümüz çok olmuştur. Hafızamızdan türlü mısralar, çok sözler, çeşitli kinayeler baş uzatır uzatmasına, ama pek çoğunda, haksızlık olmasa da, eksiklik bulduğumuzu sezeriz.
İnsan kimi zaman kendini ispatlamak hissine düşermiş; öyle diyorlar. Bir şeyleri yenmek isteyenlerin gözlerini ilk başta çekiveren unsurların başında dağların gelmesinden daha normali ne olabilir? Hem yapılan, hem de düşünülen pek de haksız sayılmaz hani; sayılamazdı!.. Eğer oradan tekrar ‘inmek ‘ mecburiyet ve zarureti olmasaydı tabii...
Buna benzer sürü sepet meseleyi evirip çeviriyordu zihnimiz. İkindi sonrası idi; “ gün akşamlı” idi. ‘ Güneş batarken önce sararır’ diyen, sanki o vakti görmüşe benzerdi. Düşüncemize - madem - yine tepeler, zirveler ve dağ silsileleri oturmuştu; bari yalnız evimi kuşbakışı seyredenine - şöyle bir - tırmanmalıydım.
Evden çıktık; halimizi gören, gemileri karaya vurmuş kaptan sanırdı. Yokuşa vurmadan önce temiz dağ havasını koklamalıydık bir; tedirginlik ve gerginlik atılabilirdi belki; şükür ki işe yaradı.
Adalelerin gerilmesi ve ter dökmesi, ardarda dizili sıradağlardan beter endişeleri - galiba - itekleyip duruyordu. Yamacını yarılayınca - orada bir çeşme vardır- asıl manzaranın önünü kapatan perdenin ‘ bahem’, aniden, birden üst üste yığılmış kuruntularla birlikte sıyrıldığını anlayıp içimiz açıldı. Dudaklara ihtiyarsızca takılan bir rast nağme ve hafif gülümseme...
Endişe koyuluklarıyla fikir karanlıkları tutunamayacaklar galiba; hadiseleri tam ve doğru anlama manasındaki “güzel görme” alışkanlığı tekrar avdet edecek gibi dünyamıza... Bu iyi işte.
Vadiden sonra başlayan ormandan dönenler, zihnimizdeki son ağları da temizledi; kadınlar, erkekler, çocuklar... Merkep ve katırlar uzun dallarla yüklü; çam ve ardıç dalları. Yörenin çalışkan insanları tarlalarından dönerken, Orman İdaresi’nin işaretlediği kuru ve yaşlı bedenleri devirmeden duramamışlar demek ki...
Fazla oyalanmazdık onlarla; asıl manzara kuzeydoğuda idi çünkü; - Allah’ım - ne manzara idi. Zirvesindeki beyazlığın ancak yazın silindiği Akdağ’lar, peysajı tamamen kapatmıştı. Etekleri elma, vişne, kiraz bahçeleri; biliyoruz. Yamaçlarda zümrüt çamlar; oradan bile iyi görülüyordu.’ Acaba haklı mıydım?” sualini cevaplayabilecek halde miyiz; emin değiliz... Yalakta köpüren sulara aldırmadan kenarına oturuyoruz, iç cebimizden çıkarılan kağıtta çiziktirdiklerimiz - orada - daha sevimli geliyor bana; sesler duyar gibiyiz. Takırtılar, şakırtılar, gönül naraları...
Hindikuşlar - şimdi - böyle ak paktır; kışın çatlayan, kanayan, moraran, donan, düşman bombalarından yanan eller, baharın ılıklığında onmaya durmuştur belki... Helikopterler yine - pır pır - insan avına çıkmışlardır. Ama dağlar onların; onlar dağların. Acaba haksız mıydık? Anlamak için satırlara bakıyoruz yine ; kimbilir neler yazmışız fi tarihinde ve İstanbul’da :
‘ Dağlar bizim yüreğimiz, herşeyimiz... Oralardan kopup gelmişiz, oraları çekecek zihnimiz. Ufuklarda gene onlar, kuşatmışlar çepeçevre... Dağlar bizi dağlamadı, dağlayamaz. Bağır verdi boralara, taunlara, Calutlara...Coşkun Fırat ordan doğar, müştak Ferhat onu deler biteviye...Ya ne eser oralardan; bilmez miyiz; dağlar bizim yüreğimiz. “
Nazarımızı bunlar için mi evirir çevirir kendine bağlardı?.. Zümrüt çamlar hatırlatmada; “ Uhud bizi sever, biz de Uhud’u...” Bunu da yazmış mıyız? Hira unutulmuş mu yoksa?
‘ Her hakikat oraya iner, oradan akseder yüceliklere...Kol gerer, kanat gerer her ayak izine, gönül azmine. Hangi uzaklığın pençesinde salınsalar da, davet türküleri bestelerler daima. Gözlerimiz nur bağırlı dağlardadır; Hira’dadır, Tur’dadır, Cudi’dedir, hepsinde. Öte yandan Erek’te, Başit’te, Yuşa’da, Çam Dağı’nda...
Gözlerimiz nur bağırlı dağlardadır. Sanırlar ki onlar taş bağırlıdır ve kendilerine sunulmuş birer sofradır ; “ Han-ı Yağma” misali... Yanılmaları bu bakımdan haksız, kuşkuları o yüzden sınırsız. Asım’lar, Nesl-i cedid’ler, Mehmed’ler... Ya Zekailer?
Çamdağı’ndan bihaber olanlara, gel de onları anlat. Ama ne gam; dağlar bizim yüreğimiz. “
Öyle bir devre çatmıştı ki irfan dünyamız “ Üç Tepe” denilen bir sacayağına oturtulmak istenmişti. İstendi de ne oldu?.. Edebiyatımız insana yakışmaz, insan tanımaz, insan anlamaz beyinciklere emanet edildi. Güller solmuştu, bülbüller ‘ hamuş’, havuz ‘ tehi’ , gülistan ise ‘ harab ‘ olmuştu. O cüce tepelere - artık - zirvelerden bakacağız, ama bir bıraksalar... Yine hüzün tülleri gerilecek zihnimize; en iyisi bumburuşuk kağıdı okuduktan sonra geriye dönmek.
‘ Marşımızı her seherde onlar dokur. Domur domur günlere bağır açarlar şafak vakitleri... Kışı erken, baharı geç görürler; ama - çoğunun inadına- yine de görürler. Baharı - geç de olsa - dağlarda yaşamayı istemek... Geç görmek, hiç görmemekten elbette daha iyi. Müjdeler ve ihbarat oraya kapı açar, oralardan kapı açar.
Dağlar birer ana bağrı; tohum için toprak neyse, hepimize de aynı... Her hakikata kol germiş, kanat germiş; bilirsiniz. Dağlar bizim yüreğimiz.”
Bu vesileyle Rahmetlik Benekçi’ye Allah’tan rahmet dilerken, Gedizli , Şaphaneli dostlara ve edebiyat dünyasına da taziyetlerimi sunuyorum.
- M.Nuri Bingöl yazıları
- yorumlamak için giriş/kayıt gerekli



Son yorumlar
1 sa. 1 dk. önce
15 sa. 41 dk. önce
17 sa. 15 dk. önce
19 sa. 7 dk. önce
19 sa. 13 dk. önce
19 sa. 35 dk. önce
19 sa. 41 dk. önce
19 sa. 50 dk. önce
1 gün 45 dk. önce
1 gün 53 dk. önce