Yalnız Yolculuk
şifa kantar — Paz, 12/10/2008 - 07:27
Bu şehrin bir kapısından girip öbür kapısından çıkıncaya kadar bildiklerini unutup, unuttuklarını hatırladı. Varolan varlığı yok olmuş, yoktan var edilmişti sanki. İnsan yalnızken kat ettiği yollardan ne zaman geri dönse yeni bir haber getirirdi. Bir gerçeğin peşinden bütün kentlere gitmesi gerekse de bunu yapacak güçte hissediyordu kendini. Adından da güç alıyordu, adını ona bir elbise gibi giydirip, ömre bedel sözleriyle iliklerine işleyen bir şeyi ona miras bırakan babaannesinden de. Ne çok şey okumuş, ne çok şey öğrenmişti Davut. Eğitimli ve kültürlü bir ailenin gözbebeği bir evladı olarak büyümüş, babası onun en iyi şekilde yetişmesi için elinden geleni yapmıştı. Kendisinin de bitmek tükenmek bilmeyen bir aşkla kitaplara çıkmamacasına dalması yüzünden ne kadar da çok şey biriktirmişti. Şimdi bunların onun işini mi kolaylaştıracağını, yoksa sırtındaki bu yükün yürümesine mani mi olacağını kestiremiyordu.
Durdu mu durduruldu mu anlayamadı. Bu güzel gece kokusu içine dolan, bir yanılsama mı, yoksa düş mü? Etrafta bir ağaç, çiçek, güzel kokabilecek bir şey yokken, olsa da bu kadar uzağındayken güzelliklerden ve uzağındayken kendinin, bu ancak bir lütuf olabilir uzaklardan gönderilen. Kimden olabilir diye göz gezdiriyor geçmişin sayfalarında. Aklından hızla geçen onca yüzün birden silikleşip yüzsüzlüğün boşluğunun duvarına çarpması uzun sürmüyor. Bir dost arıyor bildiği bütün pencerelerde. Ölü bir kentin belirtisinden başka bir şey değil bunca yanan ışık. Bir dünya insanın varlığı bir dostun yokluğunda yitiyor. Bu genişlik onu daraltıyor, bu düzlük her şeyi düzlüyor. Düzlük mesafeyi artırırken kıymetli olanı uzakta bırakıyor, küçültüyor. Davut derinden bir iç çekiyor. Uzaklaşırken küçülmeyen bir şey olmalı, gece kokusu yayan bir şey.
Onu aşina olduğu yüzlerden kaçarcasına uzaklaştıran neydi? Herkesin aradığını bulduğunu iddia ettiği o koca şehirde onun bulamadığı neydi? Hiç kimseye söyleyemedikleriyle varolmuştu hep, bir sır gibi heybesinde biriktirdikleriyle. Sonra konuştu, konuştu, konuştu. Konuştukça büyü bozuluyor, sıradanlaşıyordu. Ama söz vermişti elindeki ateşi ömrü yettiğince taşımaya, ışığı paylaşmaya…bu nasıl bir işti, nasıl bir çelişkiydi. Dudaklarından birkaç cümle çıkabildi: nasıl yapabildin ey Elçi! Anlattıkça çoğalmayı, bir dünyayı aydınlatmayı nasıl başardın. Bense elimdeki ateşle sadece kendimi mi yakıyorum ne!
Uzun zamandır ilk defa içini gördü Davut. Gözyaşları sildi bütün kiri, pası. Meğer ne kadar da kapatıyormuşum kendi önümü diye geçirdi içinden. İyi ki çıkmıştı bu yolculuğa. Nasılsa insan yalnızken kat ettiği yollardan ne zaman geri dönse yeni bir haber getirirdi.
Kendisini bir deniz kenarına atabilmişti, yıllardır deniz görmemiş, sert bir kentte deniz görmeden yaşamıştı. Bakarken bile boğulacağını düşünmüştü. Boğulmamıştı ama kendini içine çeken düşüncelerinin onu boğmasına engel olamamıştı. Dönemem belki geri diye çıktığı bütün yollardan hep dönmüştü burnu bile kanamadan. Sılayla gurbeti hep karıştırmış, aşkı sadece alkışlamakla kalmıştı. Bir tek ağlamıştı başlayamamıştı başlangıçlara, çıkamamıştı yollara. Sonbaharın geçişini de izlemişti hüzünler arasında, yarabere içinde.Bir saat kulesine doğru koşuyordu zamansızlığın ortasında. Yanına kendini almayı unutmuş, yanılmıştı yanmalarda. Sadece küsüp dostlara, ayırarak yolları yaşanmıyor sevdalar. Kuşlar gibi geçiyor sevdalar, derinliksiz, izsiz.. Gökyüzü sofrasında ışıksız oturan kuşlar. Unutulmuş başaklar… Kar altında kalıp sabırla baharı beklemesi gereken, yeşereceği suyun hasretiyle yanan bir buğday tanesi olsa daha soylu bir durumda olacağını düşündü. Oysa dostlarıyla bile, başka dağlarda akan aynı ırmaklar olmaktan, beslenemeyen anlamlardan kurtulamamışlar, kuruyan yapraklar olarak dağılıp, üzerlerine acımasızca basılmasına engel olamamışlardı.
İçi çölleşiyor düşündükçe. Derinlik isteyen sıradağlar sıradanlaşıyor. Gündüzün ortasında ışıksız, susuz, suskun kalıyor. Mavisiz deniz, umutsuz kuş, yapraksız bahar olur muydu? Olmuştu. Zamanın her şeyi sildiği doğru değil. Yaşananlar yakmaya devam ediyor. Sürüklüyor yağmur geride kalanları çamurlar içinde. Anlatılmayan mavi masal bir aşka dönüşmüyor. Nefesi tıkıyor, nefsi besliyor. Geziniyor akşamlar uzakta. Hiçbir şey geçmiyor, işleyen bir saatte durmuş zaman. Yağan bir yağmurda durmuş nefes. Her zaman olan bir şey yine oluyor. İçinden bir adam geçiyor. Yine kendisini birinin yerine koyuyor. Tozlu bir yolun başında ölmüş fiyakalı bir adam, üstüne toz bulaşmamış. Hiç yürümemiş, hiç yaşamamış hiç ölmemiş. Yumruğunu sıkmış, alamadığı nefesleri yutmuş, yaşayamadıklarını unutmuş. Hiç isyan edememiş karşı çıktıklarına. Hep tehlikede, hep tetikte bir korkak adam. Krallıklarda toz bulutu gibi savrulmuş korkak bir köle. Özgürlük için öldüğünü düşünmüş, gözlerini açtığında zincirler boğazına düğümlenmiş ne garip. Bir çile ömrü içinde düşmeye devam eden bir sürgünün çiçeğiydi şimdi. Çıkmazların derinlerinden kurtulacak bir yol yok muydu? Hayatın konuşmalarına susmak gerektiğinde başka seslere kulak kesilmiş bir zavallı olarak mı ölecekti? Aldanmasaydı keşke şarkılara. Yoksa bir kıyıda mavinin hasretiyle yanacak, yakacaktı ateşi de. Buz kesen suya giremeyecek miydi tüm benliğiyle? Temizleyebilecek miydi yılların korkularını, kırıklarını, yaralarını. Uzun zamandır babaannesinin içine koyduğu o şey yetişti sanki imdadına. Fısıldadı sıcacık bir sesle: “Temizle yaralarını, yeşert umutlarını. Kalk ayağa, buradayım de. Yaralarım ve ben buradayım, yaralıyım”
Hamallığını yaptığı sevdanın yükünü erteleyerek ruhuna diş geçiriyordu. Bir ömür ertelemişti sevgiliyi. Başka bir ömür de istemeyerek. Tahammül etmeye aşinalığı vardı nasılsa. Hamalı olduğu bir ömrü sırtında taşımaktan gocunacak değildi. Daha kutsal olanlara ömrü verip, yükü atıp omuzlarından özgürleşmek varken kim sevgiliyi seçerdi ki? Tutsaklığı seçecek aptallık şu an yapılacak son şeydi.
Durdu. Onu sürükleyecek, tutacak, bırakacak, serin bir nehirde yüzdürecek özgürce… hiçbir şey yok, hiç kimse yok. Yalnızlık bir tek bu yüzden zor geliyor. Durduruyor; elini, ayağını, yüreğini, canını bağlıyor. Hani bu yolculuğa sürünerek de olsa katılırım demişti ya, galiba bir yol ayrımında ayrılmıştı yolculuktan. Etrafta kimse yok. Yolsuz, yoldaşsız yolculuk olur mu? Işığını kaybetmiş gölge, kapanıp dağ olmuş bir mağara, geri gelmeyen sessiz bir gemi olur mu? Olur, olur. Çöl çıktı yola. Büyü bitti. Düş düştü.
- şifa kantar yazıları
- yorumlamak için giriş/kayıt gerekli



klasikleri okuyalı 2 sene
gürbüz ünal — Paz, 12/10/2008 - 11:36klasikleri okuyalı 2 sene oluyor .biraz dostoyevski çağrıştırdı,biraz tolstoy...üniversite yıllarında jan dallsaın dergah yayınlarından gariplerin kitabını da unutmamak gerek,hele yola çıkmışsak...hele bu yolculuk çöle,düşün düşmeyip ayağa kalktığı çöle yönelikse....ikinci bölüm herhalde çöldeki şahlanış olacak.saygılar...
yalnızlık sözleri
muhsin kalender — Çar, 15/10/2008 - 12:01Yolculukların yalnız olanı efdaldir. Kervana dönüştüğü an hicrete gark olur, orası müstesna. Afrikalı Leo ve Sidarta yalnız yürümüştür bu yolda. Cafer-i Tayyar yalnızlıkların sesi olmuştur. Yalnızlık bir içe yöneliş, bir içsel yolculuk olduğunda azığı acı ve sızıdır yolcunun. Aksi takdirde kişi hiçbir zaman yalnız olamayacak ve hiçbir zaman yola iman edemeyecektir. Ian Dallas(Ebubekir Siraceddin)'in garipliğinde yatan mana budur. Bu manadır Muhyiddin Şekûr'un Su Üstüne Yazı Yazmak kitabındaki dervişin yolculuğu. Yazınızı okuyunca yalnızlığım aklıma geldi yine. Yola düşesim yolculuğu düşleyesim var.
Saygı ve selamlarımla.
bir filistin gözlerin, yakılmamış