Nasılsınız?
Mushab Yasin — Paz, 21/12/2008 - 09:30
Türkiye’nin Çalışmayan Üç Mekanizması: Özür, İstifa, Şeffaflık!
Kanal D’de yayınlanan ‘Nasılsınız’ programında gene üniversite öğrencileri söz sahibiydi. ‘Türkiye’nin en büyük sorunu?’ teması kaçınılmaz olarak hâkimiyeti ele geçirmişti. Zira türlü müdahalelerle magazin beyinli, neredeyse karikatürize edilmiş bir eğitim sisteminin doğurduğu, ‘dünyanın sayılı ülkelerinden’ olmamızı sağlayan nicelik-li gençlik, niteliksizliğe atmıştır, atmaktadır adımlarını.
Tek ereği ‘bize armağan edilmiş kusursuz Cumhuriyet’i korumak olan, kollamak olan eğitim fabrikasının son mahsulleri neyse ki, artık biraz da ‘kendini arama’ yoluna girmiş medyanın dürtüklemeleriyle, düşünebilme yeteneğinin farkına varmış! Ama kafesten ıramış bir kuşun yön tayin edememesi gibi, amaçsız, hedefsiz kalmış ne yazık ki. Program sunucusu Tayfun Talipoğlu'nun açıklaması gecikmiyor: ‘Bizim zamanımızda böyle miydi; ooo, iki kelime söyleyebilir miydik biz! Siz gene şanslısınız. (Kelime kelime olmasa da anlatılanı karşılıyor sanırım.) Söz söyleme hakkı var artık ama ne söyleyeceğini pek de bilemiyor öğrencilerimiz; kuşun ‘uçmak bilmezliği’ gibi, bir o konuya konuyor, bir ötekine! Ve hiçbirinde de fazlaca duracak kadar cesaret edemiyor.
‘Türkiye’nin sorunu?’ sorusuna en çok ‘işsizlik’ yanıtı veriliyor. Sırayla eğitim, sağlık ve hatta küresel ısınma diye fikir birlikleri ediliyor. Öylesine temel, öylesine yüzeysel! Talipoğlu konuklarını ilgiyle dinliyor, dikkate alıyor; söylenenlere önem veriyor. Çekinmeden her konuda konuşuyor; konuşulmasını istiyor. Gerçekten ‘sorun olanlara’ değiniyor. Bir noktada, Türkiyede çalışmayan iki mekanizmanın varlığından söz ediyor; biri özür, öteki istifa! Esasında bu iki mekanizmayı da çalışamaz hale getiren ‘başka bir mekanizmanın çalışmazlığı’ var; Türkiye’nin, bu coğrafyada var olan herkesin hayatının her anına dâhil etmesi gereken bir kelime, bir yokluk. Şeffaflık!
Yönetim hakkını elde eden herkesin hesap vermeme gibi bir alışkanlığı oluyor. Dünden bugüne kimseden hesap sormayan bir ülke olduk biz. Savaşın, terörün faturasını çıkaramıyoruz örneğin; ordumuzu, harcadığı paraları kimse denetleyemiyor! Kimse ‘dur’ diyemiyor. (Bu noktada da Taraf gazetesine, gazetecilik anlayışına, duruşuna takdirler…) Devletin her kademesinde, örtülü ödeneklerle asıl hortumculuğu yapanların örtülerini kimse kaldıramıyor örneğin. Atamaların kimin elinden yapıldığını bir Allah biliyor. Hangi ülke yöneticileri ile neyin, neden, hangi ‘devlet stratejisi’ bağlamında görüşüldüğünü de…
Kıtalara yüzyıllarca hâkim olmuş; yönetmeyi bilmiş, dünya nüfusunun büyük bir kısmını bir hükümdarın emir ve istekleri doğrultusunda mutlu etmeyi bilmiş bir imparatorluğun nasıl olup da bütün dünyanın nefret ettiği, hedef haline getirdiği bir varlık olduğunu hiç sorgulamadık örneğin! O noktadan öncesini irdeledik derslerimizde, tarih kitaplarımızda. Hep kazandığımız savaşları ezberledik. İsimlerini ve yıllarını… Bir mezarı olmayan şehitlerin Cumhuriyetini, nasıl oldu da o şehitlerin ailelerine karşı silahlandırdık! O Cumhuriyeti kimler, neden sancılarla, demokrasisiz bıraktı, ‘aman vermedi’ sormadık hiç kendimize. Tarihe, yakın tarihimize kara perdeler çekildi; kimse görmesin, kimse bilmesin istendi. Şeffaflık yitirildi. Kurşunlandık sesimiz çıkmadı, idam edildik sesimiz çıkmadı. Başbakanımızı idam sehpasına sürükleyebildik örneğin. Sürüldük, evlerimiz yakıldı, biz sustuk! ‘O’ ya da ‘Bu’ yaptı… Yapan değil, yapılan önemli idi ama… Sadece düşündüğü ve düşündüklerini ifade ettiği için öldü insanlarımız! Yazarlarımız evlerinden alınıp meçhullere gömüldüler. Sağ da, sol da öldü; birbirini öldürdü hatta; öldürtüldü! Şimdi gençlerin düşünürken yön tayin edememesi bundan işte; sağdan da korkuyor, soldan da; ikisi de sabıkalı! ‘Nebil Özgentürk’ demek geliyor içimden şimdi; ‘Türkiye’nin Hatıra Defteri’ni aralamak gençliğimize ve bilhassa kendi gençliğini çok çabuk unutmuş Büyük’lere! Hesap sormalıyız biz! İtaati seçen değil, seçilen eder! Gündemin en önemli başlığı olan duruşma sanırım geleceğimizi, demokrasimizi, özgürlüğümüzü belirleyecek en büyük şans, dönüm noktası. Devlet ‘özür dileme’yi başardı sonunda Engin ile. İstifa da edebilmeli gerektiğinde.
Şüphe yok ki, 21.yy ile ülkemiz artık iletişimin, medyanın gelişimi ile, ‘herkeslere’ ulaşır hale gelmesi ile somut adımlar, büyük adımlar atmıştır. Ancak hala ‘devlet meselesi’ diye niteleyebileceğimiz stratejilerden yoksun olarak, hedefsiz yol alıyoruz. Kendimize bir çizgi belirlemeli, ona göre, ‘OHAL’ ilan edeceğimize, seferberlikler ilan etmeliyiz. Yalnız afetlerde değil, refahın yüksek olduğu dönemlerde de, en azından istihdam adına elbirliği, söz birliği, gönül birliği etmeliyiz. Özgürlükler adına seferberlik etmeliyiz; Boğaziçi öğrencilerinin başörtülü bir arkadaşları için yaptıklarını tüm üniversite öğrencileri yapabilmeli üniversitelerde. Taraf’ın yatığı haberi ‘kartel medya’ da paylaşabilmeli. Bir şehit babasının Aktütün’de, ‘Çocuğum niye öldü?’ sorusunu sormalı her şehit yakını; ‘vatan sağ olsun’ demezden evvel!
- Mushab Yasin yazıları
- yorum yap >giriş/kayıt
- yazıcı sayfası
- Rastgele Yazı
- gönder

Eğitim şart ama bu manada değil
Nefi Selamoğlu — Pzt, 22/12/2008 - 17:26Güzel ülkemizde en fazla dejenere edilen kelime herhal "eğitim"dir... Eğitim şarttır da kimse (klasik manada yanlış anlaşılmaya aman) eğitimin bizi ne hale getirdiğ konusunda fikir yürütmez, hataları kabul etmez, yanlıştan dönmez. Eğitim şart güzel kardeşim de nasıl ve hangi eğitim sorusunu sormazi cevabını vermez. Sahi hangi eğitim aziz kardeşim... Hep aynı nakarat bilimsel tarih (!) ve güdük matematik mi? Ahlaksız Ahlak bilgisi mi? Soysuzlaştırılmış mantık, felsefe hatta edebiyat mı? Sahi şu kdar zaman yabancı dille eğitim gördük kaçımız ingilizce adımızdan başka bir şey diyebiliyoruz? Eğitim şart ama bu manada değil efendim. Saygılarımla
hangi mana
Mushab Yasin — Pzt, 22/12/2008 - 20:36İyi de siz hangi manadan bahsediyorsunuz? Yok hadi bahsi geçen bir mana var diyelim; olmadığını söylemekle yetinmeyin, siz de bahsettiğiniz gibi öyle olmaz deyip durmayın, nasıl olur söyleyin!
nasıl?
Nefi Selamoğlu — Pzt, 22/12/2008 - 22:10Kastettiğimi gayet iyi anladınız. Mevcudun yerine (yani işlemeyen, kırılan, dökülen, nakıs...) eğitim sistemini sil baştan yenilemek. Program çıkartma değil işimiz. Aksayan yönleri tıpkı sizin gibi tespit etmek. Siz de hesap sorulmalı filan diyorsunuz da bunun kıytırık bir mikrofona mı yapılacağını, derin araştırmalar sonucu mu olacağını beyan buyur muyorsunuz yani? Tespit ve tedavi ayrı hadiseler.
Yönetim hakkını elde eden herkesin hesap vermeme gibi bir alışkanlığı oluyor. Dünden bugüne kimseden hesap sormayan bir ülke olduk biz.
Ne zaman hesap soran bir ülke idik ki mesela aziz kardeşim? Sahi sınırlar içerisnde olmakla "özgür" mü olduğunuzu sanıyorsunuz? Hem hangi özgürlük? "Taraf yaptı bizde yapalım" mantığı pek akılcı gelmiyor bana. Hesap soralım amenna, siz buyrun, söyleyin "nasıl?"
'Dünden bugüne kimseden hesap
Mushab Yasin — Salı, 23/12/2008 - 02:23'Dünden bugüne kimseden hesap sormayan bir ülke olduk biz.' M.Y.
'Ne zaman hesap soran bir ülke idik ki mesela aziz kardeşim?' N.S.
Buradaki analizi sizin ve okurun takdirine bırakıyorum.
'Taraf’ın yatığı haberi ‘kartel medya’ da paylaşabilmeli.' M.Y.
'Taraf yaptı bizde yapalım" mantığı pek akılcı gelmiyor bana.' N.S.
Gene bir analiz hatası var sanırım. Yazımı alelacele okumuş olabilirsiniz; gözden kaçırmış olabilirsiniz bir ihtimalle; ancak yorumunuza konu ettiğinize göre farkındasınız. Burada Taraf'ın hareketine katılalım, haydin herkes Taraf olsun demiyorum ki ben. Bir süre evvel Taraf manşetten gündem belirlerken özellikle gazetelerine televizyonlarına o gündemden yer vermeyen magazin ile bülten dolduranlardan bahsediyorum. Durum budur. Sizse dediğim gibi, ifadelerinize bakılırsa, daha genel bir şekilde; sanki katılım, taklit, eşleniklik gerektiriyormuş gibi betimlemiş, değerlendirmişsiniz ifadelerimi.
Buyurmak kelimesini kabul etmiyorum. Ancak önerilerimi paylaşma(k) konusunda cevap verebilirim; öncelikle 'nasıl?' sorusu ile algıya açıklık göstermenizden memnun oldum. Keşke eleştiren herkes üslubunuzdan benzetmeleer kursa hayatına. Sayha'da yayınlayacağım yazılarla 'nasıl?' üzerine daha çok tartışmak dileğiyle diyorum. De-yip kaçmıyorum; yarından sonra buradayım inşaallah. İyi geceler. İyi okumak'lar.
merhabalar
Mushab Yasin — Pzt, 22/12/2008 - 12:18aslında insan olanla olması gereken farkını habire irdelediğinden sorunlara boğuluyor zannımca. böylece olanı kabullenenleri ve alması gerekeni arayanları karşı karşıya getiriyor. oysa üslup; usul gibi kavramlar üzerine kafa yormak ve yol çizmek gerek evvelin. bu ülkede olan ile olması gereken farkı hep pusuya düşmüş üniversite gençliği üzerinden oynanmaya çalışıldı. uşak gibi! öğrencilerden öğretim üyelerine kadar sıçradı. e tabi sonra da öğretmenliği hala kutsal algılayan -algılaması gereken halka... bu ülke ne cahilelrden zarar gördü ne de aydınlardan. bir yarı aydın oluşumu var dert yanılası.
olanla olması gereken
gürbüz ünal — Paz, 21/12/2008 - 14:22olanla olması gereken arasında gittik geldik.olana tabi olduğumuzda olması gerekenlerimizi terkettik,olması gerekene takıldığımızda hep bulut üstü akşamlık ümitsiz ve dağınık nöbetlerden kurtulamadık.dengeyi bir türlü kuramadık.kendimiz televizyonlarda ifade ettiğimizde aynadaki yüz de bizden değildi.ucube bir nesli bir teşekkül ettirdik ki bu ucubenin kendimiz olduğunu da tanıyamaz hale geldik.farklılık adına farkında olmadığımız kendimizdi.kendimiz olmadığımız için de hep kendi adımıza yapılan tariflerin nesnesi konumundan kurtulamadık.kendinin farkında olanlar olmak için...