Hastanın Reçetesi
Tahir Çiğdem — Pzt, 26/01/2009 - 09:22
Bir umut insanı ne kadar değiştirebilir ki hasta yatağında durup soluk tavana bakan gözlere “dostunuzdan bir mektup var buyurun” diye ilişen ses ancak onun gözlerine dokunan bu ilahi fırçanın bütün renklerini görebilir, zira o yalnız olmasa da; hastadır gönülden ve uzanan o mektup onun istediği ilaçtır.
Zarfından soyunmaya başlayan muhabbet güneşine benzer mektup, zarfın ağzında tüllenir gibidir.
Mektup yazmak değildir zor olan zor olan bir hissiyatın tarifini yapabilmektir rengi kokusu yapısı dokusu olmayan bir şeydir Hissiyat. Kim neyi nasıl hisseder belli değildir. Limonun tadını, portakalın lezzetini, elmanı dokusunu, gülün kokusunu, ağacın kabuğunu, kağıdın suretini kim nasıl algılar bilemeyiz ki.Yazarın kağıda olan tutkusuyla çocuğun portakala olan tutkusu aynımıdır.
İnsan olarak anlamamız ve bunu resmetmemiz bir sanattır. Mektuplarımız birer harikalık çizelgesidir. Yazmaya başlarken çocuklardan daha çocuk çiçeklerden daha düşkün oluyorum nedendir bilmiyorum ,bütün bütün kopuyorum alakam yalnızca yazının içinde geçen resmi yitirmeden anlatmaya çabalamak olup çıkıyor.
Çıplak ayaklı bir çocuk resmiyle başlayan resim düşlesem; hemen eline bir köşesini ısırdığı elmayı ve paçasının sökük halini tasvir ediyorum sonra biraz yan durmuş ağaçlardan oluşan meyilli bir yamaç ve uzayan geniş sarı tozlu patika biraz da ikindi vaktinde turunculaşmış gökyüzü manzarası. Bunu anlatmak kolay ama orada eksik olan bir şeyler var işte ağacın yapraklarında sızan ışık huzmelerini rüzgârla eğilip kalkışı , çağıran bir insanın gel gel demesi gibi el sallayışını andırması evin yolunda nasıl tarif edilebilir ki. Çiçeğin kokusunu anlatmak toprağın ve çimenin nemli kokusunun esintiyle nasıl buğulu buğulu ikindi vaktinde biraz nem biraz serinlik ile nefesimize dostluk ettiğini nasıl anlatabilirim ki. Henüz eve varmışken Küçük kardeşinin gelip abisinin elinden tutmasını ve yarım kalan elmanın ona da uzatılmasını gönül den sevginin paylaşımı anlatmak hiç zor olmasa gerek. Elmayı ısırırken yanaklarına dokunan elmanın bıraktığı iz ve gülümseyişini hangi kalem doğru ve olduğu gibi anlatabilir. Bunu yapabilmek için yazmak ve bunu ben böyle algıladım ama eksik olduğunu biliyorum demek ne kadar doğru bir fırça darbesi. Mektubumu da yarım elma gibi görmeni istiyorum sadece sende bu lezzetten faydalan diye sana yarım kalan elmanın resmini sunuyorum demek bütün kaybolan değerleri tamamlamaz mı?
Peki ya abi kardeşine Elmayı vermeseydi küçük çocuğun dargın bakışını nasıl tarif etmeliyim diye düşünmek bile zor. Gözlerinde sevinci şeytana çaldırmak nasıl bir kırıklıktır. Çocuk yürek nasıl taşır nefreti ya da kızgınlığı. Çok zordur ve yürek tahammül edemez buna ; ya taşıyamazsa çocuk bu kırıklığı nefret açarsa gönlünde ne yapar sonra?
Hiç sobanın üzerinde fokur fokur kaynayan suyu henüz yedi yaşına yeni gelmiş sarı saçlı pembe fiyonklu kurdelesiyle örülmüş saçları olan kız çocuğundan istemek nasıl doğru harekettir. Hayır hayır nefret bizim işimiz olamaz dostum sevmek ve saygı duymak gerçekten güzel bir meslek. Uğursuzluk dinimizde yok amma sefilliktir hayata kötü bakmak ve baktırmak.
Bu nedenle güneş kararıp söndürülene dek nasıl ki hayatta her şey olabilir kaidesi geçerli ve hayat güzeldir o halde Sefillikten uzak kalmak için sana yazılan her bir satırın hakkını gülümseyişle taçlandır.Bir ağaç dikemk gibi kutsaldır gönülde sevgi olamsı için çabalamak.Efendimiz nasıl buyurmuş kıyamet kopacağını bilseniz dahi ağaç ekiniz.İsterse bu mektup eline hiç ulşamasın kıyamet zarfı kapadığım zaman kopsun önemli değil sevgi ekiyoruz hayata ve zamana.
Ekmeğin köşesini kırıp tuza banıp eşinle ya da dostunla yiyebiliyorsan henüz yeni aldığın kitabı sobası yanmayan odada bir battaniye altında yan yana ya da bir divanda oturup diz dize okumak nasibinse çocuğunla ailenle; inan ki şatosunda sarayında uzun uzun masasında yalnız başına yemek yiyen sultandan daha zengin ve daha varlıklısın.
Şimdi sana çok sözler söylemek yerinde olacaktır evet ama sözlerin bazısı da gönül yankısına emanettir. Bu nedenle mektubun sonuna geliyorum ve sana hastalıklarından kurtulman için benim dostluğumu kullan diye sesleniyorum lütfen dostunu unutma dostum…
- Tahir Çiğdem yazıları
- yorumlamak için giriş/kayıt gerekli
- Rastgele Yazı



Eskiden bir mektupta kağıdın
Kâni Çınar — Pzt, 26/01/2009 - 11:57Eskiden bir mektupta kağıdın en başına "Hu" (O demektir ki Allah manasına gelir) veya "Bih" (Mektubu yerine ulaştıracağına inanılan tılsım) yazılırdı. Sonra "elkap" (gönderilenin derecesine, mevkiine uygun olan sıfatların sıralanması) yer alırve sırası ile "mukaddeme" veya "dibace" (Besmele, Allah'a hamd hal - hatır sorma),asıl metin ve hatime (kalıplaşmış dua ve saygı bildiren sözler) bölümleri bulunurdu. İmzadan önce de "dainiz, kulunuz, el- fakir... min abdi'l - fakir veya el - hakir, muhibb-i muhlis... gibi sözler yer alır; mektupta boş yer bırakılmaması gerekliymişçesine alt, üst ve yanları derkenar ile doldurulurdu.
Bu şekli özellikleri. Bir de muhtevası, çağrıştırdıkları, kendisi vardı mektubun. Bazen en değerlidir mektup. Kuru, yavan, sıradan geçerken günler, hiç olmadık yerden bir mektup çıkagelir. Gözlerimiz, gönderen kısmını arar. Kimden geldiğini bilmek; sevincimizi ve heyecanımızı bir kat daha artırır. Daha zarf yırtılmamış, satırlara gömülünmemiştir. Hatıra yüklü kervanlar, katarlar yük alır, yük boşaltır hatıra pazarımıza. Hayalimizde mektubu gönderen kişinin silüeti belirir. Hep de dostça, hep de mutluca. En zarif çiçekler gibi okşanır, dikkatlice açılır mektuplar. Satırların arasında iki dost "Canım Kardeşim" veya "Sevgili Filan" muhabbete koyulur. Çabucak okunur, biter. Derin bir sessizlik, taze bir içe gömülme...
"-Kimden?" Uygunsuz, zamansız, yersiz bir soru, bu tatlı hülyadan uyandırır bizi. Geçiştiririz soruyu. Büyü bozulmasın, tılsım geri gelsin için tebdil-i mekan eyler yeniden okuruz, yeniden dalarız hülyaya. Hoşça geçirilmiş güzel günler, siyah - beyaz film şeridinden akar yüreğimize.
Araya giren ne Munzur ne Zigana...
Okunan her mektuptan sonra hemen cevap yazma arzusu yakar damarlarımızı. Aklımızda nice anlatılacak mevzu, nice emsalsiz cümleler yüreğimizde. Araya küçük, saçma sapan manialar girer. Televizyonda duyulan bir haber gibi, atlatılan bir kaza gibi, davetsiz gelen misafir gibi. Sonra deriz, sonra yazarım. Uzunca bir süre çekmecede, çantada, bir kitabın sayfaları arasında boynu bükük, mahzun, karşılık bulacağı günü bekler, durur. Belki kıyamete dek. Hiç cevap yazılmaz. Ardı arkası kesilir mektupların. Sonra telefonlar; jetonlar, kartlar girer devreye. Sesi duyulur dostumuzun. Mektup bir umman, telefon klorlanmış bir damla şehir suyu.
Boşuna buyurmamış dedim Sümmani:
Bulamadım dünyada gönüle mekan
Nerde bir gül bitse etrafı diken
Dosttan bir mektup?!...
nur zelal — Pzt, 26/01/2009 - 11:35Ruhumuzun da reçetesiydi bir zamanlar mektup.Elinize bir babacan postacının eliyle bırakılır;sevdiklerinizin kokusunu,yaşadığı toprakların ılık meltem esintisini,gönlünüzü yalnızlıktan kurtaran dost bakışları da beraberinde taşırdı.Mektup derde devaydı bir zamanlar evet.Şimdi dostlarımızla mailleşiyoruz,msn denen bir ucube dil eşliğinde birbirimizi "es"geçiyoruz-telefonların hatırını kırmayayım gerçek dostların sesini duymak ve dertleşmek için bazen bir nimet-mektubun dizdizeliğinden bihaber kaldık.Gelecek nesil varlığından ve bir zamanlardaki işlevinden bile habersiz olacak ne yazık ki.
Sabah sabah derin bir âh çektirmek reva mıdır?Revadır...
Ellerinize sağlık,tüm hastalara bir dost mektubu yollamak için bir vesile olsun yazınız..
Dün akşam "Beyaz Melek"i
Halid Aslan — Pzt, 26/01/2009 - 11:00Dün akşam "Beyaz Melek"i izledim... Yazınızın satır aralarını film üzerinden düşünmek imiş nasip... Hani hastamıza ne yedirelim diye sorarlar da Lokman Hekim'e... "Acı söz yedirmeyin de ne yerdirirseniz yedirin" buyurur... Bunun gibi. Bir yanımız tamamlayan ailemiz, dostlarımız, umudumuz varsa gam yoktur... uzak yakın lakin var. Filmdeki gibi "Gittiğiniz her yerde bir kapınız olsun"... Zıddı da şöyle olmalı: "Dostlarınız için kapı olun"
Keşke filmi de yazan bir dostumuz olsa... Şatosunda sarayında uzun uzun masasında yalnız başına yemek yiyen sultandan daha zengin ve daha varlıklı kılsa bizi... Sofraya üşüşsek, cümbür cemaat... Böldüğümüz ekmeği versek eşimize umut gibi. Suyun yarısını bize bıraksa oğlumuz...
Allah'ım yalnızlıkla imtihan etme.
Allah'ım dostlarımın acısını gösterme.
Allah'ım ellerimizi bırakma.
Eyvallah...
Tahir Çiğdem — Pzt, 26/01/2009 - 20:40Amin