Bol Heykelli Bir Ülke: Mısır
Hilal Acar — Çar, 18/02/2009 - 15:55
Mısır; tarihi zenginliğe sahip bir ülke... Daha ilk adımda bir gariplik sarıyor insanı... Bakılan yüzler yabancı, dudaklardan dökülen kelimeler yabancı “Havası bile yabancı” deniyor ister istemez ve daha çok yabancı oluyor. İlk adımımda böylesi tuhaf, anlaşılması güç duygu yoğunluklarına esir olduğum bir ülkeydi. Belki ilk defa başka bir ülkede bulunuşun heyecanı belki bir anda yabancı hissedişin garipliği...
Esen rüzgar bana farklı koktu, güneş farklıydı sanki, hatta ay bir başkaydı bu yabancı ülkede... Yoksa ben öyle görmek istediğim için miydi? Bilmiyorum. Sonra büyüleyici bir tarih ve güzel bir anlatım çıktı karşıma Garipliğimi, yalnızlık hissimi unutturdu bana...
Ne büyülü, ne eşsiz bir tarihti önümüzde uzayan... Güzel bir geçmiş yaşanmış bu ülkede diyemem . Daha çok cehaletin, bilgisizliğin insana neler yaptırdığının canlı kanıtlarını izledik uzun uzun… Binlerce yıl öncesinde yaşamış insanların bile ölümden ve sonrasından ne kadar korktuklarını gördük. Firavunların kendilerini tanrı ilan etmiş ve kulluk talep etmiş olmalarına rağmen ölümlerinden sonra Allah’a ve cennete ulaşmak için yaptırdıkları dev piramitlerin önünde durup uzun uzun seyrettikten sonra “nasıl bir düşünce yapısı bunları yaptırmış insana” dedim içimden... 3 piramit arka arkaya dizilmiş... Her biri küçük bir dağı andırıyordu. İlk önce Keops piramitinin önünde durduk.
Televizyonda veya kartlarda görünce normal bir büyüklüğe sahip olduğunu düşündüğümüz piramitlerin devasa büyüklükleri karşında büyülenmemek elde değil... Firavun Keops en büyük piramitin sahibi, 4500 yıl önce yapılmış bu piramit... En alt basamaklarda kullanılan taş blokların her birinin ağırlığı 20 ton civarındaymış. Teknolojinin olmadığı binlerce yıl öncesinde bu ağır taş blokların uzun bir mesafenden (ki; Kahire’nin dışından getirildiği söyleniyor) çölün orta yerine hangi imkanlarla ve ne şekilde getirildiği düşüncesi bile insanı bir çıkmaza götürüyor. “İmkansız!” demek geliyor insanın içinden ama devasa yapılar karşımızda duruyorken sadece hayret dolu gözlerle bakmak düşüyordu bize... Yüksekliği 420 metre olan bu piramit aradan geçen yıllarda bir miktar aşınarak yüksekliğinden yaklaşık 40 metre kadar kaybetmiş. Firavun Keops kendi mezar odası için hazırlattığı bu piramiti 7 kat olarak hazırlatmış. 6 katı yerin üzerinde 1 katıda yerin 17 metre altında...
Mezar odası yerin 17 metre derininde. Her katta sahte kapılar var. İnançlarına göre beden mumyalanarak ölümsüzleştirilecek ve bu mezar odasında kalacak, ruh sahte kapılardan geçerek (ki; bu geçiş inançlarına göre 7 aşamada olmak zorunda) önce Allah’a ardından cennete ulaşacak. Bu yedi aşamalı geçişi başarmak cennete ulaşmanın tek şartı gibi görüldüğü için mezar odasından piramitin ulaştığı noktaya kadar olan kısım 7 kattan oluşuyor. Firavunlar sahte kapılar olmazsa bir üst kata geçmenin imkansız olacağı düşüncesiyle her kata sahte kapı koydurmuş.
Keops piramitinin tam arkasında kalan piramit firavun Kefren’e ait olan Kefren piramiti... Keops piramitinden daha küçük olmasına rağmen inşa edildiği yer ve birde zirvesinin zarar görmemiş olması sebebiyle en büyük piramit görünümünde... Aynı amaçla hazırlanmış kefren piramitinin arka tarafında küçük piramitler mevcut... Bunlar firavunların eşleri ve çocuklarına ait mezarlar... Her piramitin yanında bu küçük piramitler varmış ama zamanla çoğu aşınarak görünmez olmuş. Firavun Kefren piramitini inşa ettirdikten sonra piramitin yan tarafında kalan dev kayanın görüntüyü bozduğunu söyleyerek kaldırılmasını emretmiş. Bütün uğraşlara rağmen kaya yerinden oynatılamamış. Bu sebeple kayanın olduğu yerde yontularak heykel yapılmasına karar verilmiş. Firavun Kefren bu heykelin yüzünü kendi yüzü, bedenini ise aslan bedeni olarak yapılmasını emretmiş. Aslan yelesini kulaklarının arkasında kalacak şekilde yaptırmış. Bundaki amaç her şeyi görüp, duyduğunu göstermekmiş. Bedenini aslan bedeni şeklinde yaptırmasının sebebi ise bir aslan kadar güçlü, korkusuz ve lider olduğunun bilinmesiymiş. Adına Kefrenin sifenksi denen bu heykel aradan geçen zamana rağmen çok az zarar görmüş. Burnu yok... Bunun çöl fırtınasında kırıldığını söyleyenlerin yanı sıra İngiliz arkeologların kendi ülkelerine götürmek için kasti kırdıklarını söyleyenlerde var. Kefrenin sifenksinin burnunun şimdilerde Londradaki bir müzede olduğu söyleniyor... Her Pazar gecesi bu piramitin önünde ses ve ışık gösterisi düzenleniyor.
Mikerinos piramiti 3 piramitin en küçüğü... Firavun Mikerinosa ait... Yapılış şekli ve amacı aynı... Mısır ülkesinde 12 piramit varmış ve en büyükleri bu 3 piramit... Piramit şeklinde olması ve zirveye ulaştıkça daralmasının sebebi çok zorlu yollardan cennete ulaşıldığının anlaşılmasıymış. Daha doğrusu firavunlar bu zorlu yollardan geçerek cenneti ve ölümsüzlüğü hak edeceklerine inanıyorlarmış. Bu 3 piramitten ikisinin içine girilebiliyor. Ancak içerisinin karanlık ve çok sıcak olması, basık ve kötü kokuyor olması sebebiyle girenlerin çoğunun fenalaşması yüzünden Mısır hükümeti girişi engellemek için en büyük piramit olan Keops piramitine giriş ücretini 100 dolara çıkarmış. İçinde taş duvarlardan başka hiçbir şey olmamasına rağmen sadece aşırı merak yüzünden girenlerin sayısı oldukça fazla...
Bu süre içinde dünyanın en büyük müzesi olduğu söylenen Kahire müzesini gezme imkanını bulduk. Müzeye girmeden önce en çok ilgimi çeken ve kesin olarak görmek istediğim şey rehberin yolda anlattığı; piramitlerden çıkarılan firavunların, günümüze kadar korunmuş olan mumyalarıydı. Yalnızca onları görmek için müzeye girdim dersem yalan olmaz.
Müzenin alt tarafında görülebilen tek şey heykellerdi. Başımızı hangi yöne çevirsek onlarca heykelle karşılaştık Bütün firavunların değişik şekillerdeki heykelleri, eşlerinin çocuklarının hatta hizmetçilerinin heykelleri… Bu heykeller piramitler ve firavunların mezar alanlarından İngiliz arkeologlar tarafından çıkartılarak müzeye konmuş.
Firavunların inançlarına göre öldükten sonraki yaşantılarında ihtiyaç duyacakları herkesin heykelleri yapılıp mezar odasına konmalıymış. Bu sayede kendileriyle birlikte bu heykellerde canlanacak ve onlara hizmet edeceklermiş. Böylesine batıl ve saçma inançlarla yapılmış heykellerin arasında gezmek beni çok huzursuz etti. Rehberin anlatımları bu huzursuzluğumuzu bir miktar gideriyordu. Sonuçta uzun bir yaşanmışlığın, bizlere saçma gelsede körü körüne inanılanların canlı birer kanıtının günümüze taşınmış parçalarıydı onlar...
Firavunun eşiyle birlikte yaptırdığı heykellerin önünde bir süre durduk. Rehber önce heykellerin renklerine dikkat çekti. Firavunun heykeli koyu renkteydi, ancak eşinin teni son derece beyaz yapılmıştı. Gördüğümüz diğer kadın heykelleri de erkek heykellerine göre çok fazla beyazdı. Bunun sebebini rehber şu şekilde açıkladı. O dönemlerde hür olan, özgür olan kadınlar evden dışarı çıkmaz, güneş yüzü görmezlermiş. Çıktıkları zamanda güneşin tenlerini karartmaması için bütün bedenlerini kapatırlarmış. Köle olan veya hayat kadını olanlardan tenlerinin beyazlığı sayesinde ayrılırlarmış. Daha beyaz olabilmek için tenlerini devamlı pudralarlarmış. Köle veya hayat kadını olanlar açık kıyafetlerle ve her zaman sokaklarda gezebilirlermiş. Bu sebeple hür olan kadınlardan daha koyu tenli olurlarmış. Birde hür olan kadınlar saçlarını devamlı kazıtır ve peruk takarlarmış. Peruğu alttan kazıtılmış olan saçları görünecek şekilde takarlarmış. Bu da onların hür olduklarının ispatı olurmuş.
Heykellerin arasında bir süre gezdikten sonra üst kata çıktık. Üst kattaki tarih beni daha fazla etkiledi. Gezmeye başladığımız ilk alan oldukça geniş bir alandı. Rehber burada göreceklerimizin bizi çok etkileyeceği, küçük bir mezar odasından çıkanlar karşısında hayrete düşeceğimizi ve o zamanın insanlarının inançları hakkında geniş bir bilgiye sahip kılacağını söyledi. Bu geniş alan mısırda adını çok duyduğumuz ve baktığımız her yerde heykelleriyle karşılaştığımız firavun Tutankamun’un mezar odasından çıkan eşyaların bulunduğu bir alandı.
Önce mezar odasından çıkan her biri altın kaplama, iç içe geçen dört odayla karşılaştık. Bu dört odanın en içte kalan odasında kendi mumyası kalıyormuş. Sonra dört adet altından yapılmış yatakla karşılaştık. Sonra altın oklar, altın hançerler, bol miktarda altın takı, mumyanın içinde yatacağı altın kaplama heykel görünümlü kafesler, bilezikler, yüzükler, kolyeler( hepsinden onlarca vardı) tamamı altın terlik, ayakkabı ve eldivenler, altın kaplama sandalyeler, sandıklar, çokça kap kaçak, su kapları ve daha insanın aklına gelecek, hatta gelemeyecek her şey; ama hepsi saf altından veya altın kaplama...
Bir tek firavunun mezar odasından çıkanlar dünyanın en büyük müzesinin üst katının çok büyük bir kısmını doldurmuş. Rehberin dediği gibi gerçekten hayretler içinde kaldık. Müzenin bir kenarında Tutankamun'un iki tanede kendi heykelinden vardı. Bunlar piramit içindeki mezar odasının girişinde bulunmuş. Kendi mumyasını koruması amacıyla yaptırdığı altınlarla süslü iki heykel...
Müzenin bu bölmesini çıkarken Tutankamunun mezar odasından çıkan; ölümden sonraki hayatında yemesi için mezar odasına koydurduğu simsiyah olmuş ekmekleri gördük. Yalnız ekmek değil bal, şerbet gibi pek çok gıda türü şeyler daha ölmeden mezar odasına konurmuş. Öldükten sonra yesin diye... İnsan kadar yüksek zeka sahibi bir varlığın bu derece gülünç ve saçma bir inanışa sahip olması gerçekten hayret verici...
Tutankamunun mezar odası bir İngiliz arkeolog tarafından bulunmuş. Bulunan tarihi eserlerin üçte biri bulan kişiye ait olurmuş. Ancak Mısır hükümeti Tutankamunun mezar odasından çıkan hiçbir şeyi İngiliz arkeologa vermek istememiş. Arkeolog bir şartla kendi hakkını müzeye bağışlayacağını söylemiş. Şartı; Tutankamunun mumyasının mezarından çıkarılmamasıymış. Arkeologun şartı kabul edilmiş ve Tutankamun bulunmasına rağmen kendi mezarından çıkarılmayan tek firavun olmuş. Tabi bu o zaman için geçerliydi. Şimdi bu mumyanında yerinden çıkartılıp sergilendiği haberlerde açıklandı.
Kahire müzesini bir süre gezdikten sonra sıra rehberlerin bizden ayrılacağı ve girme kararında serbest bıraktığı mumyalara geldi.
Rehber girmek isteyenler için kısa bir bilgi verip ayrılacaktı. İçeride 12 adet firavun mumyası olduğunu, bunlardan özellikle birinin çok ilginç olduğunu söyledi. Hz. Musa'nın ardından ordusu ile kızıl denize dalıp boğulan firavun Ramses... Ardından mumyalama işleminin nasıl yapıldığını anlattı
Burun kıkırdağı kırılarak, beyni burun kanalından çekiliyor, gözlerin içeriye düşmemesi için yine aynı yoldan keten dolduruluyormuş. Diğer yandan vücudun yanlarından açılan küçük deliklerden dört ayrı organ zarar görmeden çıkarılıyormuş Vücuttan çıkarılmayan tek organ kalp… Kalp, mahkeme gününde hesap vermek için vücutta bırakılıyormuş. Diğer organlar yeniden yaşama dönüldüğünde kullanılmak üzere testilere konularak mumyanın yakınına gömülüyormuş. Mastaba denilen kuyulara...
Mumyalama işlemini yapan kişi çakal maskesi takıyormuş Ölü yiyen bir hayvan olan çakal onlar için Mumya Tanrısı konumundaymış. Mumyalama işlemi kırk gün sürüyormuş. Birçok medeniyette çokluk belirten "Kırk" sayısının Firavunlar içinde önemli olduğu anlaşılıyor. Bu işlem esnasında formülü hala gizli bir sıvı etlerin çürümemesi için vücuda sürülüyormuş. En son olarak da vücut ketenle sarılarak sandığın içine konuluyormuş.
Bu bilgileri de aldıktan sonra içeriye girdik. İçerisi çok serin olmasına rağmen ağır bir koku vardı. Bütün mumyalar elleri çarpı şeklinde, omuzlarını tutar halde sarılmış. Elleri, ayakları ve yüzleri açıktı Altından başka şey yakıştıramadıkları elleri, ayakları ve bedenlerini gördük. Korkunç bir haldeydiler. Korku filmlerinden çıkmış gibiydiler, kömür siyahı tenler, kemik üzerinde duran ince bir deri, içe çökük karanlık yüz, mide bulandıran bir koku... Onlar belki kendilerini ölümsüz kılmak için mumyalatmışlardı ama bu bile aslında Allah’ın, insanlara ibret olmaları için onlara ilham ettiğinden başka şey olamazdı ...
4500 yıl önce yaşamış, kendilerini tanrı ilan etmiş, her yerlerini ve her şeylerini altınlarla donatmış, dünyada sefahat dolu bir yaşantı sürmüş, imansız firavunların korkunç birer yaratık görünümündeki mumyalarının günümüze kadar gelebilmesi de insanlara ibret olması için Allah’ın bir lütfu’dur ancak...
En son gördüğümüz mumya firavun ramsesin mumyası oldu İçlerinde en siyah renkte, en kötü görünümlü olan mumya da oydu. Düşünebilen ve anlayabilen insan için ibretlerle dolu bir ülke burası...
Mısır gibi yüz ölçümü çok büyük ancak yaşam alanı kısıtlı bu ülkenin görülmeye değer yerlerini gezmemiz 3 günden az zamanımızı aldı. Çok büyük bir ülke olmasına rağmen sadece Nil nehrinin sağında ve solunda yaşam var. Ülkenin geri kalan kısmı tamamen çöl…
Bundan uzun yıllar önce ülke Nil nehrinin taşmaları yüzünden oluşan seller altında kalmış. Zamanla bu taşkınlıkların geri çekilmesiyle büyük çöller ortaya çıkmış. Sadece Nil nehri etrafı yaşanabilecek durumda olduğundan yerleşim bölgeleri hep bu hizada...
Nil nehri güneyden kuzeye doğru aktığı için aktığı yöne aşağı mısır (yani kuzeye) geldiği yöne ise yukarı mısır (yani güneye) deniyor .
Mısırın en büyük çarşısı olan ve başkent kahire de bulunan Han el Halili çarşısında aradığımız her şeyi bulabileceğimiz söylenmişti. Çok büyük bir çarşı olmasına rağmen her dükkan’ da satılan şeyler birbiriyle aynıydı. Firavun heykelleri... Etraf heykellerle doluydu İnsan şöyle düşünmekten kendini alamıyor.
Burası Müslüman bir ülke… Camileri insanlarla dolu ama her yerde heykeller var. Yol tarif eden tabela bile heykel... Mağaza ve minik dükkanların vitrinlerini süsleyen yine heykel, en çok alınan ve satılan heykel İslam’ın şirk kabul ettiği ve kati olarak yasakladığı bu heykellerle İslam’ı nasıl bir arada tutabiliyorlar? Veya tuttuklarını sanıyorlar, anlamak güç...
Beni gerçekten çok fazla üzen bir şey daha vardı bu ülkede. Ondan da bahsetmeden geçemeyeceğim. Bu ülke bir İslam ülkesi… Dünyanın en büyük İslam eğitim ve araştırma üniversitesi olan El ezher üniversitesinin bulunduğu ülke... Peygamber efendimiz (s.a.v) in birçok ashabının yaşadığı ülke... Ancak bir Müslüman ülkesine hiç yakışmayacak şekilde pis ve bakımsız. Rehberimiz halkının çok tembel olduğunu söylemişti. Buna bizzat tanık olunabiliyor. Günün en verimli saatlerinde her köşede uyuklayan birilerini görmek mümkün… Hatta tuvaletlerde bile ve ibadet Mekanı camilerde de.
İslam temizliği önceleyen bir din. Hem bedenin hem de yaşanılan ortamların temiz tutulması sürekli emrediliyor. ” temizlik imandan gelir” hadisi şerifi de bunun bir kanıtı. Müslüman önce bedenini sonra evini ve sonra sokağını temiz tutmalı. Bu olursa zaten bütün bir ülke temiz olmuş olur. Avrupa ülkelerinin temizliği Müslümanlardan öğrendikleri herkesçe bilinen bir gerçek… Şimdi ise ne acı ki bir İslam ülkesine gelen Avrupalılar bu ülkede yaşayanlardan daha temizler. Hani şöyle düşündürüyor bu insanı. Müslümanların bir kısmı, (mısır da yaşayanlar gibi) temizlik kültürünü Avrupa’ya öğretmemişte tamamen vermiş gibi… Kendilerine bir şey kalmamış. Oysa bir Müslüman her şeyden önce temizliği ile herkese iyi örnek olmalı. Cehaletin olduğu yerde bu tip eksiklikler mutlaka yaşanıyor.
Kahire’de dolaşırken kendi adımıza üzücü olan bir olay daha yaşadık. Rehberimiz içerisinde onarım yapılan tarihi bir kiliseyi gezdirdi. Bu gezi bir saatten fazla sürdü. Üzücü olay şey bu kiliseye oldukça yakın bir yerde bulunan ( tahminen 500 metre civarında) ve peygamber efendimizin (s.a.v) ashabından olan Amr bin as ın yaptırdığı camiyi gezememiş oluşumuzdu. Islam ülkesinden bir başka İslam ülkesine geziye giden bir turist grubu başka bir dinin ibadet hanesi olan kiliseyi gezmek için bir saat vakit ayırabiliyorken kendi dininin ibadet hanesini ancak otobüsle önünden geçerken görüyor. Rehber durup gezmeye vakit olmadığını söylüyor. Ne acı…
Bu tarihi yerlerin gezisinden sonra dinlenmek amaçlı Mısırın kızıl deniz kıyısındaki çok güzel ve turistik şehrine doğru yola çıktık. Yolda görmekten mutluluk duyduğumuz yerlerden geçtik. Ekipteki diğer kişilerin neler düşündüğünü bilmiyorum ama ben etrafı seyrederken Musa peygamberin zamanına gidiyor gibi oldum. Sina çölünden geçtik. Musa peygamberin asasıyla vurması sonucu akan 12 pınardan; ikisini gördük. Diğer on tanesi zaman için de kurumuş. Sonra yine Musa peygamberin kendisine inanan grupla birlikte firavun ve ordusundan kaçarken denizin yarıldığı yeri gördük. Rehber orayı gösterdiği zaman hayret ettim. Daha önce bu hadiseyi çok okumuştum ve biliyordum. Denizin bu kısmında karşı kıyının daha yakın olduğunu sanıyordum. Oysa karşı kıyı oldukça uzakta kalıyordu. Karşı kıyıda yürüyen birileri olsa gözün asla seçemeyeceği kadar uzakta... Sanki bu hadiseye tanık olmuş gibi gözümde canlandırmak çok heyecan vericiydi. Musa peygamberin Allah Teala ile konuştuğu Tur dağını da oldukça uzaktan gördük. Rehberimiz eskiden Tur dağına da turlar düzenlendiğini anlattı. Bunun için geceden yola çıkılıyormuş. Yolculuk 3 saat sürüyormuş. Grup güneşin doğuşunu bu dağda izliyormuş. Çok güzel olmasına karşın oldukça yorucu olduğu için bu turlar iptal edilmiş. Bunu duyunca çok üzüldüm. Ne kadar yorucu olursa olsun bu dağa çıkıp güneşin doğuşunu oradan izlemeyi çok isterdim. Allah Tealanın Cemalini görüp sarsılan bu dağda ki havayı teneffüs edebilmeyi isterdim.
Son olarak gittiğimiz yer Mısır’ın diğer yerlerine göre oldukça temiz ve bakımlı bir yerdi. İsteyince temiz olunabildiğinin bir kanıtı bu... Bunun turistlerin çoğunlukla tercih ettiği bir yer olmasından kaynaklandığı belli. Bu yerde de beni etkileyen bir şey vardı. Kızıl denizdeki su altı zenginliği. Rengarenk mercanlar, onlarca hatta belki yüzlerce tür canlı. Berrak su....
En turistik olan yer en pahalı olur denilmesinin bir kanıtı da burasıydı. Her şeyin fiyatının oldukça ucuz başladığı İskenderiye ( şimdiki adı Aleksandra) dan buraya gelene kadar fiyatlar yavaşça yükseldi ve burada en yüksek halini aldı. Sharm El Shaik… Kumar haneler, barlar, gece kulüplerinin bolca olduğu bir yer. Mısır’ın diğer şehirlerinde kadınların büyük bir çoğunluğu tesettürlü iken; bu şehirde tesettürlü kadın bulmak oldukça zor… Hani bir Müslüman ülkesi değil de Avrupa kentlerinden biri gibi sanki. Burada el değmemiş bir tarih değil tahrip edilmiş bir tarih mevcuttu. Ve diğer şehirler de olduğu gibi her yer heykellerle doluydu. Artık mısır denilince aklıma beni etkileyen tarihi ile birlikte bir heykel kenti olduğu da gelecek.

Büyüleyici...
Serâzad Oruç — Cum, 20/02/2009 - 00:52Büyüleyici bir yere benziyor şu piramitler diyarı.