Sessiz Sinemanın Gülen Çığlığı : Safety Last
muhsin kalender — Paz, 15/03/2009 - 11:19
''Parmağımı kestiğimde bu bir trajedidir.
Açık bir lağım çukuruna düşüp öldüğümde bu bir komedidir.''
Mel Brooks
1923 yılında Fred C. Newmeyer ve Sam Taylor tarafından yönetilip, dönemin ünlü komedi ustası Harold Lloyd'un muhteşem performansıyla sentezlenen Safety Last, sinema tarihinin en iyi komedi filmi olma sıfatını kesinlikle hakediyor. Sürükleyici senaryosu, sessiz sinemanın sınırlarını sonuna kadar zorlayan espri anlayışı, o dönemlerde kullanılması pek akla yatkın gelmeyen çekim teknikleri, sinemaseverlerin yıllarca unutamadığı saat kulesi sahnesi ve üzerinden seneler geçmesine rağmen koruduğu canlılığıyla, sinemanın yüzakı filmlerinden biri Safety Last.
Dönemin sessiz sinema furyasında Charlie Chaplin'in popülarite açısından gerisinde kalan Harold Lloyd, en az Chaplin kadar yetenekli olduğunu ispatlıyor 'The Boy' karakteriyle. Memurları andıran klasik giyimi, sinemaya 'Glasses Character' kavramını kazandıran kendine has gözlükleri, en absürd durumlarda bile üzerine yapışmayan jest ve mimikleri, sevgilisini oynayan Mildred Davis (aynı zamanda gerçek hayattaki eşi) ile olan komik maceralarındaki sempatikliği ve saat kulesi sahnesindeki orjinalliğiyle, gelmiş geçmiş en büyük oyunculardan biri olduğunu ispatlıyor.
Dünyanın en saygın sinema sitesi olan Imdb (The Internet Movie Database)'nin En İyi 250 Film listesinde her zaman kendine yer bulan ve çoğu sinema organizasyonunun gelmiş geçmiş en iyi komedi filmi seçtiği Safety Last gibi bir şaheserin Cumhuriyet'in kuruluş tarihiyle (1923) aynı yılda çekilmiş olması, Türkiye'nin daha doğrusu Türk Sineması'ndaki komedi anlayışının dünyaya ne kadar geri kaldığını trajikomik şekilde anlatıyor bizlere. Aradan geçen zaman içinde Ertem Eğilmez'in katkılarıyla kısıtlı bir zamanda bu çıtayı yükseltse de Türk Sineması, son dönemin absürd komedileri düşünülünce maalesef umutsuz kılıyor bizleri.
Mizah anlayışı varoş esprilerden, bacak arası diyaloglardan ve plastikleşmiş tiplemelerden oluşan günümüz komedi sineması (Türkiye), sessiz sinemada dahi mükemmel mizahiliği yakalayan Safety Last'ı tekrar tekrar izlemeli. Ama birkaç örneği görünce bu konuda da umutsuzluğa düşüyoruz. Sadri Alışık'ın her kesimden olumlu intibalar alan Turist Ömer karakterinin Cem Yılmaz tarafından günümüze adapte edilmiş hali olan Arif'in, ne kadar plastik ve zorlama bir karakter olduğunu hep beraber gördük. Turist Ömer'in ruhunu Bereket Tanrısı'yla geri getiremeyeceğimiz ortadayken, neden hala belaltı çalışıyoruz anlamak zor. Safety Last'ın sessiz olmasına rağmen senelerdir bitmeyen haykırışı karşısında Recep İvedik, Maskeli Beşler, Gora, Arog gibi yapımların sesli olmasına rağmen birkaç ay sonra biten sessizliği oldukça hezeyan dolu bir paradoks.
Safety Last'ın başarısı ve tüm kitleler tarafından kabul edilişinin ardındaki sır, başrol oyuncusuna ve filmin bütününe giydirmediği sosyal elbiselerden kaynaklanıyor. Harold Lloyd'un canlandırdığı The Boy karakteri hiçbir sınıfa atıfta bulunmuyor, hiçbir sınıfı eleştirmiyor. Sadece minimal bir biyografi gibi seyir alarak kendi içselliğinde komedi ile aksiyonu harmanlıyor. Komedi filminde aksiyon öğelerinin barınmasının miladı, Safety Last ile çizilmiştir. Saat kulesine tırmanmaya çalışan Lloyd'un yaşadığı gerilimi izleyici sonuna kadar hissediyor. Ve güldürdüğü izleyiciyi şöyle bir alıp gerginliğin ortasına bırakıyor.
Komedi filmlerinin sacayağı olan, Harold Lloyd'u kitlelere tanıtan, sessiz sinemanın kapılarını ardına kadar açmaya çalışan, saat kulesi sahnelerindeki çekim hileleri hala merak edilen ve en betonlaşmış suratları dahi tebessüm vadilerinden alıp kahkaha tufanına salan Safety Last'ı sinema tutkunlarına ve özellikle zamanın plastik Türk komedi filmlerine gülebilen bireylere şiddetle tavsiye ediyorum.

Batıdoğu komedi anlayışı üzerine
Edip Bilge — Paz, 15/03/2009 - 19:36''Parmağımı kestiğimde bu bir trajedidir.
Açık bir lağım çukuruna düşüp öldüğümde bu bir komedidir.'' Mel Brooks
Mel Brooks..Amerika’nın Oscar Ödüllü oyuncu, yazar ve yönetmeni.. Resmine baktığınız an Amarika’nın şımarıklığını, alaycılığını, yüzünün her çizgisine kazımış haliyle; arsızca güldürmeye çalışıyor bizleri:
“Haydi Ortadoğu, sen lağım çukuruna düş ben güleyim”,
“Haydi dünya, benim parmağım kesildiğinde herkes ağlasın”;
“Haydi global dünya hep beraber, bir, iki, üç..müzik”..
Müzikten sonra bir başka görüntü beliriyor perdede.. Bir basın açıklaması (ya da basın kandırmacası).. Irak Devlet Başkanı El Maliki ve yanında George Bush.. İşte oldu.. Şu Mel Brooks büyük adam doğrusu.. Söylediği söz tarihe kazınıyor işte bak.. İki parmağı kesilmiş (ikiz kuleler) bir trajedi ile lağım çukuruna düşmüş bir komedi yan yana duruyor işte..
“Ama dur daha bitmedi.. Dün mahallenin köşkerine demir çaktırdığım ayakkabıyı kafana yediğinde, trajedi-komedi birbirine karışacak” diyor içinden biri ayakkabısına davranırken..
İki ayakkabı peş peşe havalanıyor Bush’un üzerine doğru..
Iska-1
Iska-2.. (füze adı gibi oldu)
Tam bir Amerikan kurnazlığı ve çabukluğu ile komedi ve trajedinin yeni bir tanımının yapılmasına müsaade edilmiyor yine.. Lübnan’dan havalanıp İsrail’e yollanan füzeler geliyor aklıma..Bunlar efsunlu mu neci.. Füze kalkanından önce ayakkabısavarı icat etmiş olabilirler mi acaba başlarına gelecekleri yüz yıl önceden hesaplayan bu mendeburlar..
Neyse ki Muntazır El Zeydi iyi bir ayakkabı atıcısı olduğunu kanıtladı Allah var.. Buna kimse itiraz edemez.. Herkes biliyor ki hedef oynak her alanda olduğu gibi..
Aman Allahım! Ya Muntazır El Zeydi usta bir atıcı olmasaydı? Ya da elinde azıcık bir titreme oluşsaydı da Bush ile yan yana, omuz omuza duran El Maliki’ye doğru gitseydi o ayakkabılardan biri? Başına bela üstüne bela almış bir devletin başbakanı, acaba aynı refleksle sıyrılabilir miydi başını.. Hiç sanmam.. Hatta kafasına ne geldiğini bile göremezdi bence ve Maliki’nin kafasındaki ökçe izi, batının espri anlayışının, Ortadoğunun başının üstünde yeri olduğunun bir kanıtı olarak sinama ustalarımıza bir esin kaynağı olurdu.. Olmadı ama batının komediye bakış açısına bakışımızda da bir değişiklik olmayacak çok şükür(!)..
Ama bakın George Bush ne demiş:
“Ayakkabılar kırk iki numaraydı” ..İşte bu..İşte tam bir doğu espri anlayışı ile söylenmiş bir söz.. Nasrettin Hoca fıkrası gibi.. Müthiş bir zeka kıvraklığı, açılımlı, düşündüren akıl-söz senteziyle yapılan bir espri..
Ne haber, adamlar ayakkabı numaranıza kadar her şeyinizi biliyorlar!..
Yaa, bunlar bizim her bir şeyimizi elimizden alıp kullandıkları gibi, şimdi de esprilerimizi mi kullanmaya başladılar ne?
Gerçi bize de güzel şeyler veriyorlar bakın, haklarını yemeyelim.. Her akşam her televizyon kanalında bulabileceğimiz videoya çektikleri, bisikletten düşen çocuk, direğe çarpan adam, tahterevalliden fırlayan bebek (bebek dedim de Gazze’deki bebekler de geldi aklıma), pasta savaşında oluşan komik görüntüler (Afrika açları gelmiyordur umarım aklınıza), suni bir rüzgarın azizliğine uğramış eteklerini toparlayan kadınların komik(!) görüntüleri, kamera şakaları, Mel Brooks’un dediği gibi açık bir lağım çukuruna düşüp debelenenler, vs vs.. Oturup ne güzel seyrediyoruz bakın çağdaş esprileri.. Hem adamlar bize zahmet olmasın diye kahkahası ile birlikte yollamışlar.. Biliyoruz ki artık kamera şakaları “in”, ortaoyunu “out”, Mel Brooks içeri, Nasrettin dışarı.. Recep İvedik “geh geh”, Şener Şen “kış kış”..
Sayın Muhsin Kalender
Yazınızı okurken Charlie Chaplin ve Lorel-Hardi filmleri gibi biraz hızlandırılmış şekilde batı-doğu komedi anlayışının ortasına düşüverdim birden nedense.. Mel Brooks mu çekti beni, siz mi daha da anlamış değilken, Charlie Chaplin ve Lorel-Hardi filmleri hızlandırılmış bir şekilde sunulmasaydı bizlere, bu kadar güler miydik acaba düşüncesine ince ince dalarken, emeğinizi saygı ile selamlıyorum.
müzmin muhalif
komedinin bizdeki halini
Nefi Selamoğlu — Paz, 15/03/2009 - 15:09komedinin bizdeki halini Recap İvedik'le somutlaştırdık. gayrı sırtımız yere gelmez... Koca adamların torunlarını kucaklarına alıp da "söz bakayım amcana" müsaadesinden sonra tırnak kadar bebenin savurduğu küfür ile patlayan kahkaha tufanı ile ivedik denen zatın ağzından dökülenlere hele hele kızların gözlerinden yaşlar gelene kadar gülmeleri "mizah"ın şahikasıdır bizde.
aslında 1923 tarihi de bir mizah unsurudur lakin...
aynaya bakmak
muhsin kalender — Paz, 15/03/2009 - 15:31Nefi Selamoğlu, yorumunuz için sağolun üstadım.
Geçenlerde Mehmet Yılmaz'ın köşesinde bir anektoda rastladım. Aşağı yukarı şöyle diyordu: "Biz halk olarak küfür etmeyi seviyoruz. Mesela stadlarımız olumsuzluğa karşı tek refleks olarak küfürü alır. Başbakanımız dahi ananı da al git diyebilecek kadar bu mefhum içredir. Elbette bu ortamda Recep İvedik'in küfür yoğunluğunun gişede talep görmesini yadırgamak anormallik olur".
Ahlaki aşamada dezenformasyona uğrayan toplumların tezahürlerden birisidir aslında küfür. Recep İvedik, yapbozun bütünüdür bu adeseden bakılınca. Yapbozun parçalarını oluşturan yani Voltran'ı meydana getiren unsurları ele almak meselenin izahı ve analatiği açısından daha akılcı bir yöntem gibime geliyor. Ne kadar hava üflenirse o kadar şişer balon filhâkika. Yıllarca küfürü sokak paradigmasının sacayağından birine dönüştüren Türk halkı için, Recep İvedik kendini aklama ve kendini kamufle etme fırsatıydı ne yazıkki. Küfür edene alkış tutmak en büyük küfür olsa gerektir. 1923'ün mizahi altyapısından beri süregelen bir durum bu. O halde 80 senedir tebliğ ve meşakkati elde bırakan ümmete ne demeli? Kocaman bir parantez...
kalp penceresinden günışığı sızdıkça
şiiri tutuklayamaz hiçbir gardiyan