Sayha Dergi

  • söz makamı
  • 100 türk büyüğü
  • kitap makamı
  • site haritası
  • ara
  • İletişim
Ana sayfa › Bloglar › Güçer KAFA yazıları

Bir Otuzuncu Yaş Hikayesi

Güçer KAFA — Per, 18/06/2009 - 12:02

Gece boyunca yağan karın ardından başını usulca kaldırmakta olan güneş, müjdecisi olduğu günün farklı olduğunun farkındaydı. Fark denilen olgu, farkın fark edilmeyecek kadar daraldığı bir bakış açısından, yaman tezatların keskinleştirdiği bir uçurumdan dipsizliğe bakmak kadar tarifsiz, ürkütücü, iç yakan ve baş döndüren bir tasavvurun gölgesiydi. O sabah, zaman, cam kırıklarıyla bezenmiş aynaların, ağıt yakan sesiydi. Ve hâl, maziden koparak âti denizinde şuursuz dalgalarla sürüklenen bir kalyonun gittikçe tenhalaşan güvertesiydi. Zamanın parmağına doladığı bir fani, bundan öte nasıl bir hüzne esir düşebilirdi ki? Hüzün… Hüzünlerin en asili… Yarım halde gezip dolaştığı alemi, her nefeste kulaç kulaç idrâk ederken, yarım derken, yarı olan bir ömür taşımak, ruhunun çelimsiz omuzlarında… İşte oradaydı… Tam ortadaydı… Bu, mânâ alfabesiyle hassas müsellesin tam ortasında… Yaşanmadan geçen bir çocukluğun ve ardı sıra dört nala geçen, geçerken de farkına varılamamış bir gençliğin, tutması ar, unutması ar… Her şeyiyle âşikâr yasındaydı…

Ne Dante ne de bir başkası… Zaman çığlık çığlığa haykırıyordu bu acı gerçeği… Ey hayal diyârının müsvedde sultanı! Ey yarımların en yarımı… İşte yarıyı geçiyorsun… İşte senin kırılma noktandayız… Bugünü enine boyuna, keyfinin çıkararak yaşa!
Adam… Suskun, şaşkın, yıkılmış, perişan olmaya bir adım kala durmuş… Bu duruş öyle bir duruş ki, hayaller bile zavallı adamın gözlerine pusu kurmuş… Hem yarım kalmışlığını yüzüne vuran zamana söylenecek ne kaldı ki? Her şey gibi… Söz de yarım bu şafak vakti… Tıraşsız yanaklarının taşıdığı çizgiler, dizginleri boşlanmış bir küheylan misali derinleşmekte inatçı… Kanatları ateşten bir Ankâ ile getirilmiş bir alev mektubu gibi bu ikaz… Dönüp arkaya bakmak için cesaret gerek… Yarınlara ümit biriktirmek için, görünmez zincirlerle hakiki esaret gerek! Bunca gerekliliğin arasında, sessiz, içten ve harabe bir teselli neye yarar ki?

Güneş doğmuştu. Güneşin doğuşuyla, hicrân ile örgülenmiş bir devrin batışı da bir olmuştu. Kimseciklerin bilmediği, duymadığı, hayal dahi edemediği bir ânı yaşıyordu. “Ölüverecekmişim gibi!” diyebildi. Derken öldüğünü hissetti bir an… Ten kafesinden sıyrılıp, bir kuş misali, kendi bedeninin üzerinde döndü bir müddet… Ve sonra… O boş ve loş bakışların merkezine doğru dalarak, bin yara ile yamalanmış yürekte, ökse otlarının bürüdüğü gönül ağacının dalına konuverdi. “Yalnızlık” diye iç geçirdi. Tam o sırada yalnızlığın elleri tuttu yarısı ak yarısı kara saçlarından… Yalnızlık gözlerinde büyüdü, büyüdü, büyüdü… Büyüdükçe yarım bir yalnızlık olduğu da belirginleşiyordu. Fani bir yalnızlık! Mücerred mânâda insan zaten yalnız olamazdı ki… Yaradan her zaman ve mekânda vardı çünkü… Çünkü, Yaradan yarattığını, diğer yarattıklarından ayırmak istediğinde… Kendinden başka hiç kimsenin olmasını istemezdi. Kuluyla baş başa kalmak diledimi, kul kısmının yalnızlık dediği hâli estirirdi başına… İşte adam… Böyle bir hâlde ilk adımını attı yeni yaşına…

Yeniydi… Onlar basmağının değişiyor olması, bir insanda niçin bu kadar fırtına kopartırdı? Halbuki daha evvel -hem de iki defa- onlar basamağı değişmişti. Bu defa ki ne sebeple, bir uğru misali talan etmiş, yağmalamıştı yüreciğini? Köşede kıs kıs gülen bir gölge, olduğu yere bağdaş kuruvermişti. Kurşuni bir hayalden öte, ışığın kırıldığı yerde, bütün kırılmışlıkları heybesinde taşır gibi oturan bir gölge… Maziye benzeyen bir siluet belki de… Artık daha fazla ürküyordu. Beyninin kıvrımlarında fır dolanan düş-gerçek-evham tabiatlı fikirlerin, birbiri ardınca koşturuyor olması, ruhunu kamaştırarak, siyahı bile örten bir siyahı buyur etti içine… Gece boyunca yağan kar yine başlamıştı. Bozkırdan ferman alıp, şehri tavaf eden rüzgarın ıslığıyla, karşıdaki kavaklıktan birer birer açığa çıkan pişmanlıkları gördü. Yenik olduğunu, defalarca yenilmiş olduğunu yüzüne çarpan rüzgara kızdı. “Halbuki…” dedi, kendi kendine… “Bu rüzgar bir vakitler, o tarçın kokan ellerden hatıralar taşırdı nikotine bulanmış gecelere…” Zaman vefadan nasibi olmayan bir kavram olarak ilişiyordu, kızıla çalan her nefese…

Yarı yol… Yol mu? Yollar birbiri üzerine kıvrılarak büyüyordu hayalinde… Her yeri gurbet edinmenin bir neticesi olsa gerek, dar geliyordu alem! Kalem… Siyah mürekkebin dudaklarından aldığı her busede perişanını haykırıyordu. Harflerin, fani olmayan bedenlerinde sonsuzluğun parmak izini görür gibi oldu bir dem. İşte yine aynada… O… Ben… Adem! Havva derken berhava olmuşlardandı. Beyaz… Bu sabah… Annesi olan kardandı. Kar, temizlemeye yemin etmiş gibi bu siyah tabloyu, yağmaktan zevk alırcasına örtüyordu caddeleri. Caddeler, kaldırımların refakatinde, ıstırab dolu yürüyüşlere uzanırken, gece bitmişti. Şafak sökeli, akreple yelkovanın üst üste geldiği an misali, bir gongun vurmaya hazırlandığını duydu derinliklerinde. Azap dedikleri bu olmalıydı. Ve şu Ârâf dedikleri… Cevrin atlıları gökten dört nala geliyordu kar tanelerine basarak…

Bir kapı kapanıyordu. Bir kapı açılmak üzereydi. Kapanan kapının ardında kalan, bir çift çocuk gözü, bir rüzgar gülü, bir topaç, bir gençlik hatırası, bir hicran ve bir… Ve açılmakta olan kapının hafif aralanmış kenarından görünen… Kelimelere sığmıyordu görünenler… Zaten daha fazla bakamamış, arkasını dönerek terk etmişti odayı… Ardında, bir fiskede tuz buz olmuş bir ayna, beyaz fayansların üzerine damlamış üç damla kan ve duvarları sarhoş eden bir çığlık bırakarak…

………/………

Ayaz, önü iliklenmemiş paltosundan içeri kollarını dolayarak sarmaktaydı, zayıf vücudunu. Şuursuz adımlarla yürüdüğü şehrin sabah telaşından bir nebze olsun bulaşmamış dudaklarında, çocukluğunda öğrendiği bir bilmeceyi, sanki bir şarkı mırıldanır gibi tekrar etmedeydi: “Bir hoca geldi Şam’dan, minaresi çamdan, kırk gün vaaz etti, bilmedi kıblesi ne yandan?” Yanı sıra yürüyüp gittiği koruluk bittiğinde, köşeyi dönmek üzereyken, yitik bir şey bulmuşçasına parlayan gözleriyle haykırdı: “Ağustos böceği!”

Evet… Diline sabah sabah dolaşan bu bilmecenin cevabı Ağustos böceğiydi. Ocak ayının en amansız soğuklarla hücuma kalktığı bu sabah… Üstelik, ömrünün otuz kapısından ilk adımı attığı gün… Her ne hikmet eseri aklına gelmişti. Aslında aklına gelmek denilmezdi buna… Çünkü, tıpkı yazdığı şiirlerin ansızın dilinden dökülüvermesi gibi söylenmeye başlamıştı. Dilinde tekerlenip duran bu bilmeceyi fark ettiğinde, ne kadardır içinden söyleyip durduğunu da bilmiyordu aslında… Bir müddet bu fikirlerin cenderesinde kalan aklını, soğuğun etkisiyle tekrar toplayıp: “Ağustos böceği gibi geçti gitti üç deste ömür parçamız ha!” dedi. Hakikat ne kadar acıydı o an… Sadece o an değil her daim acıydı hakikat… Hem şu fani alemde tatlı ne kalmıştı ki?
Metro istasyonuna girdiğinde, ayazın uyuşturduğu çehresine şekil vermek adına kasılan kasların tamamı kendini bırakıvermişti. Bu bırakış, çökmüş simasının ağırlığını hissettirmekteydi. Peronda bekleşen uykusuz gözler, mahmur olduğu kadar acıyan bakışlarla süzdü adamı. Bilmiyorlardı ki; üçüncü eşikten atlamak pek çok şeyin nihayete ermesini de beraberinde getirmişti. Ağlamaklı bir iç geçirdikten sonra, peronun en sonuna doğru firar eden adımlarla seğirtti. İnsanlardan uzaklaşmak istiyordu. Eski… Çok eski zamanlarda olsa, bu hâlet-i ruhiye ile dervişlik hırkasına bürünüp kendini dağlara, taşlara ve uçan kuşlara vakfedebilirdi. Çığ gibi büyüyen mağlubiyetten başka türlü kaçılamayacağı fikrine saplanıp kalmıştı. İçinde savrulan bu hayal huzmesinden, perona, eteğindeki rüzgarı bırakan trenin vagonlarıyla sıyrıldı. Önünde açılan kapıdan metroya bindiğinde, işine, okuluna giden insanların sabah huysuzluğuyla nemlenmiş, parıltısında çipildeyen gözleriyle vuruldu. İçerisi o kadar sıcaktı ki, içindeki ateşle kardeş olduğunu düşündüğü bu insan nefesi kokan sıcaklığın tazyikiyle terlemeye başladı. Vagonun sonundaki boşlukta dikilen birkaç lise talebesinin, sabah saatlerinin dinginliğini yırtıp atan şen şakrak sohbetlerine misafir olmak isteyen kulaklarına, kalbinin en karanlık dehlizlerinden çağıldayan bir ses mani olmak istiyordu. Her durakta inen-binen insanlar, içlerindeki ümitlerle gözünde dev gibi büyümekteydi. Kendini bir nokta kadar küçülmüş hissediyordu. Kalabalığın yutmaya bile tenezzül etmeyeceği bir nokta… Gücenmişti… Gücenikliği, aynı vagonda yolculuk ettiği insanları da muhatap tutmuştu belli belirsiz… Daha fazla dayanamayıp, iki durak önce iniverdi. Bu inmekten ziyade bir kaçıştı kuşkusuz. Çünkü hareket etmeden önce kapanmak üzere olan vagonun kapısından, rüzgarda salınan bir tül gibi sıyrılarak son anda inmişti. Merdivenden caddeye açılan yerde bir kavga vardı. Yerin altından başını göklere uzatmak isteyen sıcak hava ile, çıkışı tutmuş ayaz, yalın kılınç vuruşuyordu. Bir müddet bu mücadeleyi seyretti son basamaklarda. Durduğu basamak çıkışa üç kala bekleyen basamaktı. Fark edince buruk bir tebessüm ilişti dudağının kenarına… Yalvarmaktan, kırmızısı siyaha çalan dudaklara…

Tatlı bir yokuşu çıkıyordu. Yerler karla kaplıydı. Kaymamak için azami dikkat bürünmüş adımlara inat, pervasızca yürüyordu. Aslında ayakları yere değmiyordu. “Kaymak”, dedi. “Yıldız misali kaymak…” Ağır kar yağışı altında felç olan trafiğe aldırmaksızın yürüyordu yokuş yukarı. Tıpkı ömrün merdivenlerini çıkar gibi âheste adımlarla yürüyordu. Yürüdükçe, gözlerini çaresizlik bulutları, sabırla bürüyordu. Üst geçidin merdivenlerine sarılan adımları, duyduğu sesle önce ağırlaştı ve nihayet donup kaldı olduğu yerde. Yanık bir çoban kavalının, davudi sesi, içinde kördüğüm olmuş his yumaklarını, yaramaz bir kedi yavrusunun, güçsüz ama ısrarlı pençeleriyle darmadağın etmesiyle bulandı ruhu. Kavalın sesi kulaklarından sızıp, tıpkı gece karanlığında konaklayan bir kervanı basan eşkıya sürüsü gibi ruhunu zaptediyordu. Bu zapt edilişin yüksünülecek bir tarafı yoktu. Kavalın keskin nâmeleri, içinden koparıp aldıklarının yerine, o âna kadar tanımadığı, tatmadığı hisler serpiyordu. Aslında serpilen, varlığını kuşatan alevlerin üzerine kendini bırakan su damlalarıydı. Ve aslında… Her damla buhar olup göğe savrulacağını bile bile, esirgemiyordu kendini adamın ateşinden… Sonunda kimin kâr ettiği meçhul bir alışveriş gibiydi olanlar. Dinledikçe unutuyor, unuttukça sessizliği duyuyordu. Sessizliği duymak, görünmeyeni tarif etmek… İçinden bunlar geçerken irkildi yine!

Titredi…

Yürümeye devam ediyordu ama kavalın sesi peşini bırakmıyordu. Çok gerilerde kalmış olması gereken kaval sesini duymak… Hem de bu şehrin hengâmesinde… Dönüp arkasına bakmaya mecbur hissetti kendini… Ne o kavalı dinlediği üst geçit, ne de o geçidin bağladığı yol vardı ardında… Ardında hiçbir şeyin olmaması, aniden başını çevirmesine sebep oldu. Geçenler geçmiş oluyor demek diye düşündü. Tıpkı ömür gibi…

Günün ışıldayan yüzü, geceden kalma ayazın cevvalliğini ortadan kaldırmaya başladığında, saçaklardan, eriyen buz parçalarının gözyaşları kaldırımları ıslatmaktaydı. Birkaç adım sonra, adamın önüne “Küt!” diye, tıpkı bir mızrak ucunu andırır bir buz parçası düşerek tuz-buz olmuştu. Bu bir göz açıp kapamalık sürede olan hadise esnasında, öyle bir ter boşanmıştı ki sırtından… Rüzgarın nefesiyle üşümeye başlamıştı ansızın… Saatlerce bu olayın şaşkınlığını üzerinden atamadı.
Kendini biraz olsun topladığında, bu uğurlu mu yoksa uğursuz mu olduğu meçhul, ömrünün devrettiği günün sabahında, bütün olanları harmanlayıp bir mânâ çıkarmak istedi. Çıkaramadı… Zaten bütün acayiplikler, anlam verilemedikleri için acayiptir ya… Fazla üstelemedi, dimağını taşıyan yorgun fikir atına…

Takvimler otuz demişti. Ömür saati otuz! Gidenler dönmeyecekti. Yaşanmamışlıklar öylesine… Pişmanlık yakışmıyordu bahtiyarlık nedir tanımayan ihtiyar umutlarına… Sustu… Çevirdiği bir taksiye atlayıp, misafirhanedeki odasına döndü. Söyleyemediklerini, haykıramadıklarını hapis tuttuğu hücresine… Sanki aylarca at sırtında diyâr diyâr gezip kılınç sallamış bir bahadır kadar yorgun, uzandı yatağına… Gözlerini yumduğunda, henüz okul çağına gelmemiş, kestane gözleri ışıldayan bir çocuk, turuncu renkli flütüne, çocuk nefesiyle, bilmediği bir lisânı konuşması için üflüyordu.
………/………
Yarım açık pencerenin önünde duran sehpanın üzerine, âdeta fırlatılır gibi bırakıldığı belli, pembe renkli kitabın yaprakları uçuştu rüzgarda… Rüzgar hiçliğe esiyordu sanki… Böyle buyurdu Zerdüşt…

  • Gelişi Güzeller
  • Güçer KAFA yazıları
  • yorum yap >giriş/kayıt
  • yazıcı sayfası
  • Rastgele Yazı
  • gönder

içimde bir hüzün yatağı vardı

Kâni Çınar — Cum, 19/06/2009 - 22:52

içimde bir hüzün yatağı vardı daha bir derinleşti hikayenizle... aşk'ın kılıç kesmez harflerine zarif bir "mim"...

  • yorum yap >giriş/kayıt

Benzer Yazılar

  • Gelişi Güzeller - 7
  • Zemheride Serenat
  • Devr-i Firkatte Elif Miktarınca Sükût
  • Edebiyatta İletişim Eksikliği
  • Şiirin Avlusunda Hasretten Bir Gece

Üye girişi

  • Üyelik başvurusu
  • Şifremi unuttum

Gezinti

  • Son Gönderiler
  • Site Rehberi (Yol Haritası)
  • Komşularımız
  • Fotografhane
  • Kategoriler
  • İzlence

Üyelerimiz

  • Çevrimiçi
  • Yeni Üyeler

Şu an 0 üye ve 4 misafir çevrimiçi.

  • mucahit
  • Ahmet Halid
  • halim
  • nermin şen
  • almira

Son Yorumlar

  • bu taşı görünce aklıma
    1 gün 20 sa. önce
  • Bu dünyada yolcu olduğunu
    1 gün 20 sa. önce
  • Fotografcinin aci talihi
    2 gün 14 sa. önce
  • TSE standartlarında..
    3 gün 15 sa. önce
  • Heidelberg,Melekler Mekanı
    4 gün 2 sa. önce
  • direnebildiğimiz kadar
    6 gün 8 sa. önce
  • Neden olmasın?
    6 gün 9 sa. önce
  • Oğullar ve Babaları
    6 gün 13 sa. önce
  • Sağnak sağnak...
    6 gün 13 sa. önce
  • Şans mıdır?
    6 gün 14 sa. önce

Anket

Asla Vazgeçmem...:

Fotografhane'den

Maketten evler yaptım hayalimde

Rastgele

  • İçerik
  • İzlence

  • Kabus
  • Çanakkale İçinde
  • Yazı Bizi Bağlar
  • Rabb'e Hicret
  • Dosta ve İnsana Mektup
  • Bir Hazân Vakti
  • Akıl Oyunları - Beautiful Mind, A
  • Demokrasi veya Her neyse Bize 'Adalet' Lazım
  • Her gün kin ve nefret daha da büyüdü.
  • Rotterdam’da Yarışacak İlk Türk Filmi; Uzak İhtimal

Gözdeler

Bugün:

  • Okul Sevgisi
  • Gül Kokulu Aşk
  • Gümüşhane'nin Saklı Güzellikleri

Son görüntülenme:

  • Kuyu Dergisi – Ocak/Şubat 2010
  • Var Olma Kuramı Olarak Çatışma
  • Ölü Kuşlar Cenneti

Sayha Dergi © (1990) 1998 - 2010
Gizlilik ve kullanım şartları I Künye

  • söz makamı
  • 100 türk büyüğü
  • kitap makamı
  • site haritası
  • ara
  • İletişim

@ İktibas - Yazılar için kaynak belirtirseniz acayip memnun oluruz.