Maya Takvimi
ümmügülsüm tat — Cum, 03/07/2009 - 06:41
Aslında her şey 1925 yılında takvim ve saat ölçülerinde yapılan değişikle başlar, inkılaplar ve ihtilaller ülkesi Türkiye’de. Çünkü o zamana kadar hicri takvim kullanılmakta, hicretin hüznü, gidebilmenin cesareti ve muhacirle ensarın kardeşliği bu toprakları sarıp sarmalamaktadır. Hicri takvimden düşen her yaprak; bir Peygamber kaderine dokunmaktır. Her günün Allah’ın günü olduğunu hatırlamak, her günü Allah için bağışlamak ve Allah’tan her gün bağışlanmayı ummaktır. Hal böyle iken, yeni Cumhuriyetin resmi ideolojisi ile hicri takvim birbirini tutmamaktadır. Var olan takvimi değiştirmenin, bir hayat tarzını değiştirmeye yeterli olduğuna inananlar o gün sahiden yanılmaktadır. 26 Aralık 1925 günü ise pek çoğu için hiçbir zaman ait olamayacağı bir takvimin miladıdır.
Artık yeni bir takvimi; yeni ayları, yeni günleri, yeni bayramları ve öncekine yabancı zamanları vardır bu ülkenin. Zannedilir ki kullanılan takvim biriminin değişmesiyle dünya tarihine daha bağlı olur Türkiye. Kadınlar, Amerika’da yada Fransa’daymış gibi yeni yıl gelince alış veriş yapar, kırkıncı yaşına bastığı gün /bu yaşın bir Peygamber rahmeti olduğunu unutup/ “Eyvah, yaşlandım” diyerek kırışıklık kremlerine koşar, hafta sonu olunca Avrupalı gibi yaşar. Zannedilir ki ancak miladi takvimin kullanılmasıyla yaz mevsiminde herkes tatile gider, ramazan bayramları ‘şeker’ bayramına çevrilir ve şubat ayında tüm çocukları can sıkıntısında öldüren ’on beş tatil’ bir sömestr şenliği ilan edilir. Zannedilir ki… Zannedilenlerin hiç birisi gerçek olmaz ve yurdum insanı değil kaderini bu takvime bağlamak yıllar boyu miladi takvimdeki ayların ismini bile hatırlamaz.
Fark ettiniz mi bilmem, bu gün kırk yaşın üzerinde olan hemen herkesin doğum günü eğer aile büyükleri tarafından bir kenara not edilmediyse net olarak bilinmez. Ya darbe zamanı doğmuştur, ya harman mevsimi yada pek sevilmeyen bir akraba düğününün hemen ertesi. Çünkü kadınlara değmemiş, onlarla kesişmemiştir yeni takvim. Hal böyle iken, Anadolu’da tarhanaların, reçellerin, düğünlerin, ölümlerin, kandillerin, iyi ve kötü günlerin arasında kendilerine has bir takvim oluşturmuştur kadınlar. Onlar için her düğünün, her gelinin bir vakti vardır, kendisini anlamlı kılan. Tarhanalar yaz sonunda yapılmalı, turşular son baharın ilk haftası kurulmalı, baharda meyve bahçeleri unutulmamalıdır. Her ne kadar ilahiyatçılar ve doktorlar kabul etmese ve “Bunlar hurafe” diye üstümüze üstümüze yürüse de, ölenlerin ardından tam kırk gün kırk yasin-i şerif okumak, yeni gelinlere kırk gün boyunca gittiği evde misafir muamelesi yapmak, doğum yapmış anneleri ve yeni doğmuş bebekleri tam kırk gün boyunca koruyup kollamak… Masallarda, şiirlerde, efsanelerde sevinçleri tam kırk güne yaymak, acılar içinse kırk gün boyunca ağıt yakmak; var olan zamana ayak uyduramayan kadınların kendilerine has bir takvime bağlanma arzusundandır. Ayrıca miladi takvimin yanına küçük puntolarla hicri takvime dair notlar yazılması, milli ve dini bayramların küçük takvim yapraklarında ince bir çizgiyle ortadan ikiye ayrılması hali manidardır.
Dünyanın dört bir yanında insanlar /özellikle de kadınlar/ aynı günü hatta aynı saati bile farklı farklı yaşarken… Yani tutmazken zaman birbirini hiçbir yerde… En az Türkiye kadar ısrarcıdır ‘takvim birliği’ konusunda diğer ülkelerde. Amerika’da çok akıllı, çok zeki, çok güzel, çok bakımlı iş kadını tanımına uymak sabahtan akşama tanık olduğu her anı ‘süper kadın’ olmanın peşinde harcayan bir kadınla; Kızıl denizin ötesinde yaz mevsiminde eşinin tuttuğu balıkları sahil boyunca serip kurutan, kışın ise bu kurutulmuş balıklarla çoluk çocuğun karnını doyuran kadınları aynı zamana, aynı takvime ve aynı milada bağlamak mümkün müdür? Aynı coğrafyayı, aynı türküler, aynı toprak kokusunu ve aynı yarınları paylaşmayan kadınların ortak bir gelecek beklediklerini kim söyleyebilir? Hal böyle iken tüm dünyasının yazısını sözde Hz. İsa’nın doğum günü olan bir milada bağlamak nedendir?
Nerdeyse yüzyıllardır buraların kaderine hep beklemek düşmüştür. Okula gitmek için başörtü yasaklarının kalkmasını, okulu bitirmek için başındaki peruğa rağmen projesinin okunmasını, evlenmek için darbe sonrası ceza evlerinin boşalmasını, kına gecesinden önce bile sabahlayıp da çeyizinin tamamlanmasını, bazen doktora gitmek için yolların açılmasını, şöyle bir oturup nefes almak için mevsimin yaz olmasını… Hiç doğmayacak bebeği için ördüğü kazağın tamamlanmasını, ‘bir gün her şey’ düzelir yalanının onu avutmasını… İnandığı masallar kül olup da avuçlarına yağarken ‘bari son kez’ diyerek tüm dünya için ettiği duanın kabul olmasını… Çağlaların olgunlaşmasını, mevsim ne kadar hüzünlü de geçse bahar olmasını… Aklı tutulduğunda ağlamamayı… Gördüğü rüyanın peşinden koşmayı bırakıp hiç umulmadık bir anda “Evet” diyebilmeyi… Yine de çok sevmeyi o rüyayı… Gördüğü rüyaların hayra çıkmasını, bir yazı yazıp yazdığı yazıyla dünyanın kurtulmasını… Hani olur ya “Bil ki senden başka kimseler anlamaz” hallerini… Bir şans daha vermeyi, hayatı temize çekmeyi, gün gelip de evine dönebilmeyi… “Beni affet” diyenleri, “Değişeceğim” diye söz üstüne söz verenleri… Mesela Salı pazarında hayalleri hiç konuşulmamış o küçük kızın anlattığı masalların içinde kaybolmayı… Sandıktaki çeyizlerini yakan kızların, haziranın bir anne tesellisi olduğunu hatırlayıp yeniden umutlanmasını… Hep beklemiştir buradaki kadınlar. Ve bu yüzden tüm tarihleri, günleri, mevsimleri silip atarcasına kendi takvimlerini oluşturmuşlardır bir maya takvimine tutunurcasına.
İnce ince kurgulamışlardır işte her şeyi… Yazılan ve rıza denklemi üzerinden yeniden yorumlanmıştır hayat. Görülen bir rüyaya inanmış, kapı önü sohbetlerini kayda almış, her kandili kabul olmuş bir dua saymıştır. Bir evdeki diğerini tutmayan, herkese kendi hikayesini yazdıran bir takvimdir maya takvimi. İçinden söyleyene bile ağır gelen sırlar, bir rüyanın peşinden giden kızlar, memleket fotoğrafları, vefat eden annesini çok özleyen kızların yaz mevsiminde tatile gitmek yerine küçük bir apartman balkonunda tarhana yapma telaşı geçer. Aynaya bakıp da kendi güzel bulmayanlar, tüm dünyaya güzellikleri dağıtıp da “Korkma, sen de güzelsin” karşılığını dünyadan bir türlü alamayanlar… Kısmet açmak için elindeki anahtarlıkla kapı kapı dolaşıp bildiği tüm kilitleri açma telaşına tutulanlar… “Başımıza ne gelirse beraber gelsin” sözünü hâlâ bir yerde sayıklayanlar… Biraz hoyrat, biraz kızgın ve en çok da kırgın bakışlar geçer.
Maya takvimin içinden bir kadın çıkar gelir günün birinde. Tanıdıktır en az rüyalarımdaki kadar, korku doldur tüm hoyratlıklarımı bana unutturacak kadar. “Düş peşime” der ve yürütür beni günlerce. İncir ağacının altından, çocukken hiç inmediğim salıncağın yanı başından, altıncı yaşımın vazgeçilmezi olan kırmızı hırkanın içinden, bir bayram sabahı yere düşürdüğüm kolonya şişesinin dağılmış parçalarının üzerinden ve en son da kendimden geçirir beni. Önce kan sonra yaban çiçeği, önce kına sonra çay, önce düş sonra sevda bırakıverir avuçlarıma. “Unutma” der, “Hepsi hepsi bir maya takvimi uzunluğundadır dünya”. Sonrası ağıttır, sonrası çığlık… Sonrası burukluktur, sonrası yaralara merhem bulma telaşı. Yazmaktır sonrası. Vakitsiz uyanılmış bir çocukluğun ardından her küçük kızın “İnan ki değişecek bir gün dünya” tesellisidir maya takvimi.
Turuncu Dergisi - Haziran 2009

Her şey'in sonlu olması ne
Nefi Selamoğlu — Pzt, 06/07/2009 - 18:19Her şey'in sonlu olması ne kadar güzel... Mevsimlerin, bitkilerin, kocaman ve büyük adamların, devletlerin... Hani insan su misali kıvrım kıvrım akarken yaşadıkları bazen sert bir kayaya çarpmak bazen kumlar üzerinden sıyrılıp gidercesine yumuşak ve zevkli iken filmin son karesinde The End, Bitti, Son yazısı ile filmin dünyasından kendi dünyamıza geçişin zorluğunu yaşar ve bir yanımızla hala film sahneleri arasında eğilip bükülürdük. Sahi fark ediyor musunuz filmlerin sonunda BİTTİ yazmıyor artık. Burada dahi kaçış söz konusu. Nereye, ne zamana kadar peki? Kırışıklıklar gider i ya? Bu arada "karakış'ta doğmuşum"... Kar diz boyu imiş ve kar kapıları bastırıyormuş....
Hamdolsun