Bildiklerimiz Bilmediklerimizdir
Nadir Marmara — Salı, 07/07/2009 - 09:16
Kaynakları tararken kimi zaman karşıma ilginç ve çoğu zaman da şaşırdığım kelime ve kavramlar çıkmaktadır. Genelde bunları ayrı bir dosyada not eder, yeni bulduklarımı da onlara eklerim. Bu şekilde alakalı alakasız 100-den fazla kelime dosyalarım arasında kendisine fazla geniş olmayan bir yer edinmiştir. Bunları paylaşmanın güzel ve yararlı olacağı düşüncesiyle birkaçını burada yayınlamayı düşündüm (1). Umarım, benim zevk ve keyf aldığım kadar, okurlar için de ilginç olur. Ayrıca, bu kelime ve tanımları hiçbir anlama çekmeden tarafsız biçimde değerlendirdiğimi de belirtmek isterim.
I. Türban
“Baş örtüsü” ve “tesettür” sözcüklerinin eşanlamlısı olarak dilimizde yer alan “türban” sözcüğü, aslında İslam kaynaklarında bulunmaz. Yaygın bir tanımlamaya göre kelime Farsça “dülbend” anlamındadır. Ama bu açıklama yetersizdir. Bu kelime, ilk defa XV. Yüzyılda Avrupa kaynaklarında karşımıza çıkmaktadır. Avrupalı kaynaklar (özellikle de Ortaçağ Latin kaynakları) Türkler ve Mağribliler’den (ki ikisi de zaman zaman aynı anlamlarda kullanılmıştır) söz ederken özellikle iki tanıma yer verirler: “turbante” ve “cimitarra”. Bunlardan ikinci sözcük “ucu kıvrık kılıç” anlamında olup İspanyolca’da “cimitarra”, İtalyanca’da “scimitarra”, İngilizce’de ise “scimitar”dır. Kelimenin orijini Farsça “şemşir” olup, “eğri Türk kılıcı”nı ifade etmektedir.
Türban sözcüğünin aslı Farsça “dülbend”dir. Ama bu sözcük Farsça’nın konuşulduğu alanın çok dışında ortaya çıkmıştır. Farsça’da “dül/tül” “perde ve parça” anlamına gelmektedir. Yine aynı dilde “bend” de “katlanmış”ı ifade eder. Bu durumda kelime “katlanmış perde veya katlanmış parça” gibi bir anlam gelir. Nitekim bu sözcük genelde “sarık” için kullanılmıştır. Kelimenin ortaya çıkışının geniş bir tarihçesi vardır.
Müslüman Araplar İspanya, yani Endülüs’ü fethettikten sonra Fransa içlerine kadar irellemiş, hatta Paris’e kadar yaklaşmışlardır. Müslümanlar ele geçirdikleri İber yarımadasında yeni bir uygarlık inşa ettiler. Ele geçirilen Güney Fransa da bu uygarlığın içinde yer almıştır. Müslümanlar burada Tulle adlı bir kasaba oluşturmuşlardır. Tulle’nin özelliği burada üretilen kumaş parçaydı. “Türban” sözcüğündeki “tür/tül/dül” aslında “Tulle’de üretilen parça”yı ifade etmektedir (örneğin Semerkandi, Zerefşani gibi ipek adlarında olduğu kimi). Söz konusu bu parçını Müslümanlar sarık ve yüz örtüsü olarak kullandıklarından Avrupa literatüründe Müslümanları ifade ederken “turbante” sözcüğü sıkça kullanılmıştır. Hatta ünlü hiciv yazarı Moliére bile “Kibarlık Budalası” eserinde Müslümanlara vurgu yaparken bu sözcüğe başvurmuştur.
II. İstanbul
İstanbul adı aslında 1930 yılında resmileşmiş bir isimdir. Bu sözcüğün çıkış yeri hâlâ tartışmalıdır. Nitekim bir çok dilde de farklı anlamlar ifade etmektedir. Örneğin başta Ruslar olmakla Slavlar buraya “Çargrad” – yani “çar/imparator şehri”; İskandinav halkalrı ise “Myklagaad” veya “Micklegarth” – yani “büyük şehir” derler. Yunan ve ilk dönem Latin kaynaklarında ise “Bizantium” adı kullanılmaktadır. İstanbul bir şehir olarak inşa edilmeden önce, şimdiki surların içinde kalan saha Bizantium köyü hesap ediliyordu. Doğu Roma İmparatorluğu anlamındaki Bizans adı buradan kaynaklanmaktadır. Köyün ilk sakinlerinin ise zulümden kaçan Hıristiyan azizler olduğu iddia ediliyorsa da, bu bilgi ilk dönem Latiin kaynaklarında yer almayan, muhtemelen başkent olması sebebiyle sonraki dönem Hıristiyan kaynaklarınca uydurulmuş bir hikayedir.
330 yılında İmparator Conistantin tarafından inşa ettirilen ve başkent yapılan şehir Yunan ve Latin kaynaklarında Konistantinapolis olarak geçerken, Arap kaynakalrına Kostantiniyye veya Kustantiniyye olarak girmiştir. İstanbul adı da yine şehri kuşatmaya alan ilk Arap Müslümanlarca üretilmiştir. Onlar şehri kuşatmaya aldıklarında şehre giden civar köylüleri yakalandıklarında nereye gittiklerini sormuş ve “eis ten polin” (yani “site’ye/şehre gidiyorum”) yanıtını almışlardır. Buradan da “İstanbul” adı ortaya çıkmıştır. Ancak bu isim Türk kaynaklarında geçmez. Zira, Türkler İstanbul için “İslam bol” ifadesini tercih etmişlerdir. Nitekim, fetih sonrası ilk dönem Osmanlı paraları ve belgeleri üzerinde “İslambol” adı yer almaktadır. Ancak Osmanlı evraklarında İslambol adı yaygın değildir. Türkler genelde “Kostantiniyye” adını kullanmışlardır. Yine evraklarda İstanbul için “Asitane” ve “Dersaadet” isimlerinin tercih edildiği gözükmektedir. İstanbul adının resmileşmesi ise 1930 yılında gerçekleşmiş ve Türk Dışişleri uzun bir süre bu adın bu şekilde kabulü için diplomasi mücadelesi vermiştir. Hatta, bazı yabançı belgeler ve açıklamalar İstanbul yerine diğer isimler kullanıldığı için geri çevrilmiş ve kabul edilmemiştir.
III. Ole ole (oley, oley)
Uluslararası futbol kültürünü ifade eden ortak sözcük olan İspanyolca “ole, oleeee” (bizdeki yaygın ifadesi “oley, oley”) Türkler’in dünyaya armağanıdır. Kelime ilk kez XV. Yüzyıl İspanyol metinlerinde geçmektedir. Aslında Müslümanların bir feth, savaş veya gaza öncesi topluca sözyledikleri, bütünleşmenin ve Tanrı’nı yardıma çağırmanın ifadesi olan “Allah, Allah” nidalarının bir ifadesidir. Özellikle, İspanyol-Osmanlı askeri karşılaşmasında Türkler saldırı sırasında hep bir ağızdan bu nidaları seslendirirdiler. Kelimeni “ole, ole” haliyle ilk defa Katalanlar kullanmışlardır. Kelimenin ortaya çıkış tarihçesi oldukça uzundur.
Nitekim, 1303-1304 yıllarında Bizans, Karasi Türkleri’ne (Karasioğulları Beyliğini kuran Türkler) karşı yardım için İspanya’daki Aragon krallığından çeşitli vaadler karşılığında yardım istedi. Bunun üzerine Aragon krallığu Katalan-Almugavar askerlerinden oluşan bir birliği Türklere karşı Bizans’ın yardımına göndermiştir. Nitekim, gelen askeri birlik Bizans’la birlikte Türkler’le savaşmış; ancak savaş sonrası Bizans’ın kendilerine vaat ettiği sözü tutmaması üzerine bu defa Katalanlar Türklerin tarafına geçmişlerdir. 1305 yılında Bizans’a karşı ayaklanan Katalanlar Gelibolu’ya gelip burasını ellerine geçirmişlerdir. Bu sırada denizin karşısından gelen Karasi Türkleri Katalanlar’la işbirliği yapmış ve 3.000 Türk, 6.000 Katalan Gelibolu yarımadasına yerleşmişlerdir. Bunların da başına İshak adında bir Türk komutan geçmiştir. İshak komutasındaki Türk-Katalan birliği 1308 yılında Atina üzerine hücum etmiş ve bu sırada Atina’nı elinde bulunduran Fransız dükünü mağlup ederek 1311 yılında bölgeye sahip olmuşlardır. Bu savaş sırasında Türkler’in “Allah, Allah” nidalarından etkilenen Katalanlar da onlara “Allah” sözünü telaffuz edemediklerinden “Ole, ole” diye katıldıkları belirtiliyor. Bunu bir saldırı parolası ve işareti olarak kabul eden Katalanlar bundan sonraki tüm savaşlarında “ole, ole” işaretini kullanmış ve bunu İspanya’ya götürmüşlerdir. Nitekim, futbol maçlarında “ole ole” sözcüğünün çıktığı ilk yer de Katalanya olup, Barselona taraftarlarının kendi takımlarına “saldırın, saldırın” anlamında “ole ole” diye destek vermesidir.
Böylece, “Allah, Allah” nidaları, Türkler aracılığıyla İspanyol savaş kültürüne “ole ole” olarak girmiş, ardında da futbol türbünlerine yansımıştır. Ve ne ilginçtir ki, dünyada yaklaşık 2,5-3 milyar düzenli izleğicisi olan bu sporun hayranları hep bir ağızdan farkında olmadan “Allah, Allah” diye seslenmekteler.
(1). Vakt-i zamanında www.cemaat.com da benzer içerikte "İnchallah (İnşallah)" diye bir yazı yayınlamıştım.
(isteye bağlı devam edebilir...)

Alkış: Arapçadan Türkçeye
Kâni Çınar — Cts, 11/07/2009 - 14:48Alkış: Arapçadan Türkçeye geçen "dua", "sena", "münacaat" karşılığı "hayır dua" anlamındadır. Kelimenin Dede korkud'da geçen "alkalamak (dua etmek)" kökünden geldiği sanılmaktadır. Özellikle halk edebiyatında insanların kendileri, yakınları, veya sevdikleri için söyledikleri iyilik, mutluluk ve sağlık dileyen kalıplaşmış sözler ve dualar birer alkıştır. Bazı örnekler:
Allah iyiliği versin.
Allah insanı altın beşikle baba evine koymasın
"Kandım" diyene kadar nur içinde yatsın.
Cennet hatunu olasın.
Su gibi ömrün olsun
Düğünün güzün olsun
Bir oğlun bir kızın olsun.
Günümüzde ise alkış'ın kullanım yeri ve amacı epey bir değişiklik göstermektedir. Bakınız cenazeler
kelimelerin peşinde dolaşmak
cihad meriç — Çar, 08/07/2009 - 08:48kelimelerin peşinde dolaşmak güzel, kapı kapıyı açar.
İstanbul "İslambol" olarak kalsaydı nasıl olurdu, diye insan düşünmeden edemiyor. Şehir tümden irticacımı olurdu :-) veya bu isim laikliğe karşıdır diyerek mahkeme kararıyla değiştirilir miydi?
bilgi paylaşıldıkça güzeldir.
Kani kaptanın gemisinde bulunmak şereftir, sadece bu nedenle bile yazılabilir. Kaptanı seven ve ona saygı duyan arkadaşlar mutlaka yazmalı.
Sayha bu denizlerin amiral gemisi.
sade bir muhabbet
Aman efendim estagfirullah. O
Halid Aslan — Çar, 08/07/2009 - 09:28Aman efendim estagfirullah. O şeref daim bize aittir. Sayha "kendince" bir yolculuktur ve sizler de gayet iyi biliyorsunuz ki sizlerle vardır. Beraber yürüyoruz. Niyyetimiz halis. Umulur ki istikametimizi kaybetmez, menzile birlikte varırız. Elbet: Ya Nasip... Selamlar efendim.
Benim de var kelimelerim
Halid Aslan — Salı, 07/07/2009 - 16:13Benim de var kelimelerim durun, hem ben "haytanın biriyim bunu bilsin insanlar..."
Hayta, zamanında Osmanlı ordusundaki bir sınıf askere verile ad. Savaş yeteneği üstün olan askerler arasından seçilir, sınır boylarında düşman topraklarına yapılan akınlarda görev alırlardı. Yeniçeri ocağında olduğu gibi düzenleri bozulunca eşkiyalığa başladılar. Bu sebeple Hayta sözcüğü "haydut, haylaz" anlamını aldı...
Bir de bu var çıkınımda:
Elazığ < elaziz < mamuretülaziz
Hikayesini dahi anlatabilirim ama yazarımıza ayıp olmasın ve yazıyı maksadından aşırmayalım...
Ne güzeldir kelimelerin
Kâni Çınar — Salı, 07/07/2009 - 10:12Ne güzeldir kelimelerin peşine düşmek. Ortaya çıkışları üzerine kafa yormak, tarihsel süreç içerisinde yaşadıkları anlam kaymalarına şahid olmak, mecralarını izlemeye çalışmak... Bazen bir kelimenin bizi alıp götürmesine rızamız olur da kamuslara ayak direriz. Oysa dili canlı bir varlık olarak tarif eden zihniyet ne de haklıdır. Sayın Marmara'nın yazısını okur okumaz içimde bir heyecan dalgası kabardı, vitrinde (?) görüp sevdiği oyuncak alınan çocuk oluverdim çünkü ben kelimelerle hısımlığı olan birisiyim... Bu değerli çalışmayı mutlaka takip edecek hatta kendimce katkılarda buunacağım...
Sayın Marmara. İyi ki varsınız.
"Her halde"yi belki bu minvalde düşünebiliriz.