Yazar Namzetlerinin Tırmandığı Yokuş: Pop Kültürü…
M.Nuri Bingöl — Çar, 12/03/2008 - 20:11
- Hüseyin Yılmaz dostuma-
“Bu bir kaç sahife köklü bir romanın malzemeleriyle kapalı bulunduğu odayı aydınlatan bir ışık rolünde olabilir. Sanki o ‘ bir vatandaşı’ bir yerlerden tanıyorum. Kimbilir evvelki gün gemide karşımda oturan emekli miydi, yoksa Bab-ı Ali yokuşunu güçlükle çıkan genç hammal mı, yahut elinde bir tomar kağıtla yayınevlerinin eşiklerini aşındırdığına çok defa şahit olduğum genç kabiliyet mi?”
1997’lerde, tenkitlerini almak için Hüzün Çiçeği Yazarı hemşerimiz Hüseyin Yılmaz’a yolladığım “Bir Vatandaş” hikâyemin tenkidinde ( hicyasanmamisgibi.azbuz.com), amatör bir yazarın yaşadıklarını, belki de yazarlığının ilk yıllarındaki çektiği zorlukları hülasa etmişti.
Hemen hemen bütün yazar namzetleri yaşamıştır bunları. Mesele ilk adımı atıp, ilk göz ağrısı gibi olan ilk eseri ortaya çıkarabilmek, yani tanınabilmektir.
Ülkemizdeki eli kalem tutanların en büyük “açmaz”ı belki de budur. Nedense yayınevleri, irfan dünyasınca tanınmayan bir sanatçının eserinin edebî ve fikri değerine değil, ne kadar satıp satmadığına bakıyor önce; bir açıdan haklı da olabilirler. Çünkü öyle bir irfansızlık zemini açıldı ki önümüze, çorak bozkırlardan beter!
Bilhassa 1980’den sonra gençliği ve cemiyeti “okumadan” uzaklaştırmak için hususi gayretler sergilendi biteviye. “Dünyevileşme” cereyanı hızlandırıldı, cemiyetin önüne yeni hedefler dikildi, harflerin değişmesinden beter bir cahillik büyüten bir pop kültürü yerleştirilmeye çalışıldı.
Bütün bunların yayıncıları tesir altına almaması düşünülemezdi elbet. Onlar da böylesi cereyanlardan uzak, köklü ve hem, mâziyi, hem müstakbeli, hem de “öteler ötesini” düşündürten eserleri okunamaz bulduklarından, bunları orta yere koyan her yazar namzedinin bu şekilde yorulmasını, belki de büyük kısmının nefesinin tükenmesine ve ellerindeki “ kalemi”n geçim derdiyle yerlere düşmesine sebep oldular.
Kıymeti Yazar’ın satırlarına tekrar dönmek, hem mâziyi hatırlatacak bize, hem de dolaylı bir özeleştiri olacak. Hüzün Çiçeği’nin basılışından önceki meseleleri de şu satırlarıyla özetliyor:
“ ..................................
Daha önce neler düşündüğümü sana yazdığım için tekrar etmek istemiyorum, fakat ısrarla söylediği husus, bir kimseyle ilk defa bu kadar hararetle alâkadar olduğu ve çok şey ümit ettiği mânasında idi. Ona kalsa kitap basılmalı, fakat kendisinin istediği şekilde! Üslubumu muvaffakıyetli, fakat ağır bulmuş. Bir sayfa üzerinde bir kaç cümlemi kendince basitleştirmeye kalkışmış. Son görüşmemizde basitleştireyim derken bozduğunu, yanlış yaptığını izah etmeye kalkışmam bir parça canını sıktı, ancak buna mecburdum. Herşeyden önce ortaokul ve lise seviyesini düşündüğü için, işin ticari tarafını da unutmuyor. Fazladan kaç kitap satacağının kendisini fazlasıyla alakadar ettiğini müşahede ettim. Sonra ......................’yi yegane ölçü alıyor ve çok büyük bir yazar olduğunu söylemekte de bir beis görmüyor. Neredeyse Türkiye’nin yetiştirdiği en büyük muharrir olma iddiasını alenî bir şekilde bağıracak sanıyorsunuz.
Hülasa, bir yazarın en dokunulmaması lazım gelen, çok şahsi tarafı olan üslubuna dokunmaya kalkıştığı, kendi kalıbına dökmek istediği için, reddettim. Uzun uzadıya konuştuk, fakat bütün bunları burada zikretmenin imkânı yok. Çok fedakârlık istiyordu, kabul etmem mümkün değildi, zannediyorum bu hususu en iyi takdir edeceklerdensiniz.
Kendisine senin selamlarını söyledim. Bir parça konuştuk. Üzülerek söylemeliyim ki, sana vereceği cevap da benden pek farksız olmayacak. Üslubunu biraz dağınık bulmuş! Kendisine Montaigne’in ‘Eskiler ve yaşlılar yenileri kabulde hemen her zaman güçlük çekmişlerdir.’ Sözünü hatırlatmak mecburiyetinde kaldığımda ne kadar bozulduğu görülmeye değerdi.
Ne yapalım, günün realitesi bu. İnsanlar mücerret kıymetleri hakkıyla anlamak ve takdir etmekten uzak bulunuyorlar, sabretmek lazım. Ne yapacağıma henüz karar vermiş değilim, fakat sanıyorum kitapta bazı ufak değişiklikler yaparak, başka bir yayıneviyle anlaşmaya çalışacağım. Fakat şimdilik acele etmiyorum, hatta bu kararım bile kesin değil, sadece bir düşünce...”
“Bir Vatandaş” için samimi düşüncelerimi istemişsin. Üç sefer okudum, yanlış bir şey söylemek beni mahcup eder. Gerçi yüz yüze olarak çok şey söyleyebilirdim, çünkü izah imkânı fazladır. Fakat şimdi söyleyeceklerim mücerret olmak zorunda.
Doğrusu psikoloji ve tem noktasında bu beş sahifeye baktığımızda muvaffakıyetli bir bütünlük yakalamak mümkündür, ancak bu bütünlük alışılagelen hikâye bütünlüğü mü? Evet demekte biraz müteredddidim. Bana her üç okuyuşumda da rastgele açılmış bir romandan okunan bir bölüm gibi geldi ve hayalimde yüzünün bir tarafı aydınlık, yalnız başına derin derin düşünen bir adamın silüeti canlandı, kendimi bir muammanın karşısında sandım. Hikâye bittiğinde, bende devam vehmiyle yeni bir sahifeyi açma arzusu vardı. Gariptir ama, bu histen hâla kurtulabilmiş değilim.
Fakat doğrusu o ‘ bir vatandaş’ yine de sizden başkası değildi ve hikâye bütün kuvvetini de buradan alıyor. Ama dostum, herşey bir parça müphem ve sisler arkasından görünüyor, acaba bunun sebebi biraz daha ileri gitmek istemeyişinize, perdeyi büsbütün aralamaktan kaçışınıza verilebilir mi? Belki...
Fakat bunu kaç kişi böyle değerlendirecek? Biliyorsunuz, insanlar en fazla düşünmekten kaçıyorlar, bırak ki müşkilleri çözmeye kalkışsınlar... Elbette bunları söylerken neden çok basit ve açık yazmadınız, demek istemiyorum. Hayır... Ancak acaba diyorum, daktilonun başına bir parça hazırlıksız oturmuş olmayasınız? Bazı sıkıntılı ve muğlak ifadelerinin sebebi bu hazırlıksız oturuş olmasın...
Sonra okuyucunun hemen her hikâyede arama itiyadında olduğu hadisenin olmadığının farkında olduğunuza eminim, Öyle ise zaman zaman aralanmak istenilen bir yenilik kapısındasınız ve her yeninin kabulde karşılaştığı güçlüklere, uğradığı tenkitlere de hazır olmanızı temenni ederim. Çok kimseye boş sayıklamalar gibi de gelebilir, bazıları da bir filozofun kıvamını bulmamış kayıp düşünceleri olarak değerlendirebilirler. Ve çoğunu da karşımda istihza ile bükülmüş dudaklarla durup bu zavallı sayfaları kıymetsiz bir şey gibi yere atarken görüyorum.
Bütün bunlar okuyucusu için tahmin ettiğim şeyler, fakat bunlara bir kıymet veriyor muyum? Kusuru bizde olmamak şartıyla, hayır... Faust’u yazan Goethe değil, onu anlamayanlar utansın...
Bir noktayı daha hatırlatmama müsaade ediniz. Bazı ifade bozukluklarına rastlar gibi oldum; belki çok az, ama hassas bir kimse için mühim. Bir daha dikkatle okursanız bunların farkında olursunuz, eğer olmazsanız, demek ki yanlışlık bendedir.
Söylenilmesi lazım gelen teferruatlar üzerinde durmama - burada- imkân yok. Esasen bu meseleleri karşı karşıya konuşabilmek ne iyi olurdu. Yeni düşüncelerinden haberdar olmak isterim.
............................
29.3. 1984- Perşembe/ Beylerbeyi”
Nazikâne üslubuyla çalışmamı değerlendiren Hüzün Çiçeği ve Hiç Yaşanmamış Gibi’nin Yazarı Hüseyin Yılmaz’ın birlikte mesai arkadaşlığı yaptığımız günleri hatırlatan ifadelerini, üçüncü vazife yerimde alınca, gözlerim buğulanmadı desem yalan olurdu.
1984’ün Mart’ına ait mektuptan bir kaç sene sonra, bahsettiği roman çalışmasını “aynen”, sadece başlığını değiştirerek ( Hüzün Çiçeği) neşrettiğini iyi bildiğim eser tabii ki Anadolu’yu anlatmıyordu ama, ondan büyük bir ıtır ile nilüfer çiçeği iriliğinde bir beyazlığı da mekân seçmiş, alışılmışın dışında, İstanbul’dan ayrı bir şehri seçmekle, asıl yeniliği yapanın kendisi olduğunu belki tahmin bile etmiyordu!
Bahsettiği ve yayınlanamayacağı endişesi ile, onu “ köklü bir roman”a dönüştürme temennisini seslendirse bile, Doksandört Mayıs’ında neşrettirdiğim hikâye fert merkezli bir büyük dairede sezilenleri anlatıyor, dairenin çevresini bir çelenk sarma niyetimiz bile zihinleri hazırlama kaygısından başka bir şey değildi. 2000’lerden sonra aynı metni zenginleştirmek için tekrar kaleme almamın sebeplerinden biri de işte bu tenkitlerdir.
Teklifini düşünmedik desek yalan olur, hatta kimi zaman teşebbüste de bulunduk. Hepsinde de ya hiç arzulamadığımız bir gayyanın içinde bulduk kendimizi, ya da çok sevimsiz ve beklenilmeyen dar görüşlülüklerle başka caniplere sevkedildik; belki istikbal ufuklarındaki fecrin ilk ışıkları gibi avlanabilecek “ ibret düşünceler”den bir “yed-i beyza” ile çerçeveli basamaklarla asma bahçelerini seyredebileceğiz; belki...
“47 Yıldır Mezar Yeri Tartışılan Nur Üstad” eserimin yayıncısı Erguvan Yayınevi Sahibi Mekki Yassıkaya’nın “yayın dünyası”nın özeleştirisi sayılabilecek ifadeleri ve “Bir vatandaş” hikâyemi dergida yayınlama vaadiyle yazıma son veriyorum:
"Egemenlerin" değil, "FİKRİ HÜR, VİCDANI HÜR" olanların'egemenliği' söz konusu olacak. Pop yayınların, çok satanların değil, değer katan yayınların sığınacağı sakin liman olacak ERGUVAN. Erguvan Yayınevi, aynen efsunkâr ve hülyalı çiçeklerinin güzelliği gibi
şairlerimizin, edebiyatçılarımızın, ozanlarımızın da güzelliklerini sergileyip gür bir seda ile haykırabildikleri özgürlük mekânı haline gelecektir. Erguvan Yayınevi, insanlık âleminde kötü giden gidişata karşılık toplumu sarsacak söylemi olanların, yok olmaya karşı var olma
sinerjisi üretebileceklerin arenası olacaktır.” ( erguvanyayinlari.com, sayhadergi.com)
Bu hikayemin de bulunduğu bir kitabımın bir yayınevince incelenmekte olduğumu, yazının başlangıcındaki “sıkıntı”larla karşılaşmayacağını temenni etmekteyim. Ne diyordu Yılmaz:
“ Sanki o ‘ bir vatandaşı’ bir yerlerden tanıyorum. Kimbilir evvelki gün gemide karşımda oturan emekli miydi, yoksa Bab-ı Ali yokuşunu güçlükle çıkan genç hammal mı, yahut elinde bir tomar kağıtla yayınevlerinin eşiklerini aşındırdığına çok defa şahit olduğum genç kabiliyet mi?”
- M.Nuri Bingöl yazıları
- yorumlamak için giriş/kayıt gerekli
- Rastgele Yazı
Kategorilerden




Son yorumlar
7 sa. 38 dk. önce
7 sa. 43 dk. önce
7 sa. 49 dk. önce
13 sa. 8 dk. önce
1 gün 1 sa. önce
1 gün 8 sa. önce
1 gün 12 sa. önce
2 gün 3 sa. önce
2 gün 3 sa. önce
2 gün 3 sa. önce