Seyyah... yol ve ben...
Adem Dönmez — Cts, 15/08/2009 - 07:34
... devam ediyor... \seyyah
Yatağın içinde bir sağa bir sola dönerek vakit geçirmeye çalışmak ve gün içinde neler yapmam gerekiyor diye bir liste yapıp koşuşturmaca içinde olmamak hayatım boyunca tatmadığım bir duyguydu. Dün gece yaşadığım bir düştü ve ben o düşten hiç uyanmak istemiyorum.
Telefonumu kapadıktan sonra kimsenin bana ulaşmaya çalışmamış olması ne kadar üzücüdür. Demek ki ben bu kadar kötü bir adammışım.
Odanın dört bir yanına kitaplar dağılmıştı. Ayakucumda boş su şişeleri vardı. Kafamı kaldırıp saate baktım. On bire geliyordu, bu saate kadar sadece asalaklar uyurdu ve ben şimdi asalak durumundaydım. Yıllardır bu duyguyu niçin tatmamıştım. Kanepeye uykulu gözlerle oturdum ve bekledim. Etrafıma şaşkın şaşkın bakarken bekledim, duvardaki manzara resmine uzunca bir süre baktım. Ağaçlar ve aralara serpilmiş kulübeler ne güzel görünüyordu. Birde sol alt köşede sırtlarında bir şeyler taşıyan insancıklar vardı, gariptir ki bu resim daha önce dikkatimi hiç bu kadar çok çekmemişti. Çünkü hiçbir zaman bu kadar uzun bir süre bu resme bakma tenezzülünde bulunmamıştım. Çıplak ayaklarımla parkeler üzerinde yürüyerek banyoya gittim ve aynanın karşısına geçerek musluğu açıp yüzüme birkaç defa soğuk su çarptım. Damlacıklar iki kaşımın arasından ve yanaklarımdan aşağı doğru tişörtümün üzerine doğru akıyordu. Sol elimi aynanın yan tarafına dayadım ve kafamı kaldırıp aynaya baktım. “Bu ben miyim?”
İnsanın kendisiyle yüzleşmesi bu olsa gerek. Aynada görünen siluet aslında gerçek benin oluşum sürecinden başka bir şey olamazdı. Yüksek binalar arasında büyük lokmaları küçük parçalar halinde yiyen insanların sol ellerindeki çatallarla sağ ellerindeki kaşıkların yerlerini karıştırmamaya dikkat eden bir garson parçasının haykırışlarını duyabilmek çok zor olmasa gerek. Gökyüzünün maviliklerini hayal ederek kafamı hiç havaya kaldırmadan sokak aralarında yürümek çok zor geliyor. İnsanın kendisiyle yüzleşebilmesi neden cam kırıkları arasında parçalanıyor…
Mutfaktaki çöp birikintisinin oluşturduğu koku ve üzerindeki sinekler umurumda değildi. Dün hatta dünden önceki gün ve hatta bir önceki gün kullandığım tavada iki yumurta kırıp yedim. Kitaplarımın arasına geri dönüp, Hayyam’ın hikâyesini okumaya devam ettim…
“ kaybolan rubailer…”
Öğle ezanı okunuyordu, kafamı kitaptan kaldırıp şöyle bir etrafıma bakındım. Gözlerim yorulmuştu. Boynumu bir sağa bir sola çevirdim. Küt küt diye ses geldi. Sonra bir daha çevirdim boynumu ve işte o anda pencere pervazında gördüğüm manzara karşısında şoke uğradım. O güvercin masumca bana bakıyordu. Oturduğum yerden kalktım. Güvercini ürkütmemek için yavaşça pencereyi açtım ve onu içeri aldım. Ayağında yine bir kâğıt takılıydı. Pencereden dışarıyı izledim acaba insanlar ne yapıyor diye; bir koşuşturmamanın devam ettiğini fark ettim ve ben o koşuşturmanın çok uzağındaydım.
“
Bu düşü gören sadece sen değilsin.
Sanıyorum ki sadece bende değilim.
Sultan Süleyman öldü, yıllar asırlar oldu, sözlerin gerçek mi? Bu güvercin benim sahipsiz mektuplarımı nerelere taşıdı.
İçini döktüğün kağıt parçasının her bir hecesi öyle değerli ki benim için. Kim bilir çektiğin acılara katlanabilmek için neler yapıyorsun. Babam öldüğünde küçücük bir çocuktum ve ailemin geçim yükü tamamıyla benim üstüme binmişti. Evet babamın öldüğüne üzüldüğüm doğruydu ama ben daha çok o ölümün ardında hayallerimin de uçup gittiğine üzülüyordum. Medrese eğitimimi o gün tamamlamış oldum. Dünyayı dolaşma ümidi bir yana ben artık küçücük bir çay ocağına hapsolmuştum. Ama annem ve kız kardeşim var tabi ki onlara bakmalıyım. Er kişi kadınlarına sahip çıkar.
Biliyor musun, bu oyun nereye kadar devam edecek bilmiyorum ama bitiren asla ben olmayacağım. Yaşadığın devirde yaşamayı ve tüm dünyayı dolaşabilmeyi çok isterdim. Neden dünyayı dolaşmıyorsun?
“
*****
Sözlerimi geri alamam, yazdığımı yeniden yazamam, bir daha geri dönemem…
Çok fazla kelime biriktirip içimde istediğim cümleleri kuramamanın acısını yaşamak gönlümü burkuyor. Oysa anlatmak istediğim çok fazla düşünce, istek ve hayalim var. Küçük bir çayhanede sıkışıp kalmışlığın bıraktığı izi üstümden atıp, silkinip, bir şeyler yapabilmek istiyorum.
Seyyah gitti ve ardında yitik bir ben bıraktı. Onun çizgili masum teni hala gözlerimin önünde ve bana “çok mu çirkin göründüm gözüne?” demişti. Hayır, hiç çirkin görünmemişti, yüzündeki çizgiler düşlerime yol çizmiş ve yapamayacağım gerçeklerle beni yüzleştirmişti.
Peki ya sonra, seyyahın ardından gelen o güvercine ne söyleyebilirim. “Sultan Süleyman öldü ve aradan yıllar geçti,” diyordu taşıdığı kağıt ve bir masaldan çok daha hayaliydi.
Günlerim gecelerim güvercinin tekrar gelip gelmeyeceğini düşünerek geçti. “Bir daha, lütfen Allah’ım bir daha” diye yalvardım. “şu sabite hayatımı değiştiren güvercini bir daha pervazımda göreyim.”
Sonunda olmuştu, hiç beklemediğim bir andı…
Öğle yemeğinin ardından elime tepsimi alarak Arnavut kaldırımının ev sahiplerine çay dağıtmak için hızlı adımlarla yürüyordum. Ayakkabıcı amcanın gülümsemesini gördükten sonra tüm dükkanlara tek tek çaylarımı bırakıyordum ki sağ omzumun üzerinde hafif bir ağırlık hissettim ve başımı çevirdim.
Elimden tepsiyi düşürünce kendime geldim. Bütün gözler üzerime çevrilmişti. Ne yapacağımı şaşırmıştım. Yavaşça eğildim. Güvercini ürkütüp kaçıracağım diye korkuyordum. İnsanların bakışları arasında tepsiyi elime aldım ve yavaş adımlarla hiç kimse ile konuşmadan çayhanenin yolunu tuttum.
İçeri girince incitmeden güvercini elime alarak ayağındaki kağıdı açtım ve içinde büyük harflerle yazılı bir satırlık cümleyi okudum.
“
Bütün hayatıma yön vermeni istiyorum, ilk olarak nereye gitmeliyim?
“
******
Ah güzel şehir, ah düşlerin güzeli. Yıllardır seninle ama sensiz yaşamışım. Ne olursa olsun deyip hiçbir sabah sokaklarında avare avare dolaşmamışım. Üstelik seninle geçebilecek her vakti bir kayıp olarak düşünmüşüm. Yanılmışım.
İstanbul, gizemini istiyorum.
Güvercinin getirdiği son mektubun ardından bir sonraki sabah erkenden yollara attım kendimi. Hava hafiften çisiyordu. Sokaklar bomboştu. Tramvay durağına kadar hızlı adımlarla yürüdüm. Merdivenlerden çıkarken paçalarıma su sıçrattım ve görevliden jeton alarak turnikeden geçtim. Tramvay bomboştu. Oturdum. Önce Yusuf paşa durağını geçtik ardından Aksaray ve Laleli’yi geçerek Beyazıt’a ulaştık. Tramvayın kapısı açıldığında inip inmemek arasında sıkıştım ve tam kapı kapanma sesi çalmaya başladığında kendimi istemsizce durağa attım. Sağıma soluma bakındım. Beyazıt caminin minareleri gözlerimin önündeydi. Cadde boyunca park etmiş sarı ticari taksiler mevcuttu. Aralarından kıvrılara meydana çıkan merdivenlere doğru yürüdüm. Durağın arkasına geçtim ve attığım her adımın sonunda Beyazıt Meydanı gözüme daha hoş görünerek karşıma çıktı. Caminin önündeki kocaman söğüt ağacının dibine oturdum.
Kapalı çarşının içine girmeden dar sokaklardan yürüyerek sahile ulaştım. Sarayburnu’ndan üç yüz altmış derece İstanbul’u izledim. Geçmişi ve eski beni düşündüm. Hayatımı ikiye ayıran günü ve sonrasında meydana gelenleri tekrar yaşadım. Sonucunda bu bankta saatlerce oturmuş vaziyette buldum kendimi.
Sultanahmet önünden Ayasofya’ya kadar yürüyüp Topkapı sarayı önünden sol taraftaki dar sokağa girince zaman bir anda kayboluveriyor. Gülhane parkının önüne vardığımda içime aldığım her nefes beni hayata daha da bağlı kılıyor. Ümitlerim, sevinçlerim ve gelgitlerim artıveriyor.
Galata kulesinden Üsküdar’a doğru süzülen Hazerfan Ahmet Çelebi geliyor aklıma, Eyüp sırtlarından haliç manzarasını izlerken dünyadaki en mutlu adam olduğunu söyleyen Pierloti ve daha nicelerini düşünüyorum bu şehri tanımaya başladıkça.
Vakit öğleyi geçiyordu ben hala Sarayburnu’nda bir bankta oturuyor ve İstanbul’u izliyordum. Omzuma yavaşça onun konduğunu hissettim…
“
Her şeyin başladığı yerden yeniden bir başlangıç yapmaya ne dersin? Eskiden yürüdüğün yolları tekrar yürü ve bana anlat. Dolaştığın her yerde yanında olmamı sağla, lütfen…
Seyyah’ın dostu…
“
*******
Bazı şeylerin farkında olmak bazılarını ise umursamamak gerektiği hakkında konuşuyordu iki tane orta yaşlı adam. Biraz irice olan omuzlarını kaldırıp, “Ha bunu iyi bileydin,” dedi ve cebinden çıkardığı mendille burnunu silerek, “O arsada onun olduğu kadar seninde payın var, özellikle diğer ortaklar sesini çıkarmasa da sen susmamalısın.”
“ Peki,” diğer adam, bir ayağı sallanan masanın üzerindeki çayını eline alıp büyük bir yudum aldı ve çayın boğazından aşağı geçişi çok yavaş oldu, “Ne yapmalıyım. Sözünü ettiğin adam el değil,” dedi.
Elinde tuttuğu boş bardakları ocağın önüne bıraktıktan sonra safça yürüyerek konuşan iki adamın yanına yaklaştı çaycı ve boş bardakları masadan aldı. adamlar konuşmalarına ara verdiler, çaycının geldiğini görünce.
“Neden dalgınsın evlat,” dedi irice olanı.
“dalgın mı?” dedi çaycı. “ Dünya dönüyor, sizler burada iki karış toprağı tartışıyorsunuz. Bir nefes sıhhatten gerisi yalan diyordu birisi hatırladınız mı? Dalgın olmalı insan biraz, birazcık umursamamalı…”
İki adam şaşkın şaşkın baktılar çaycıya, çaycı boş bardakları ocağın önüne bıraktı ve hemen çayhaneden çıkarak Arnavut kaldırımı sokağın ucuna çıktı. Gökyüzü bulutsuz masmaviydi. Kafasını havaya kaldırdı. Beklediği bir şey varmış gibi etrafına bakındı. Kafasını aşağı eğdi ve kendi kendine tam dört gün oldu,” dedi.
Her şey bir güvercinin ayağına bağladığı kağıtla başlamıştı. Sonrasında gelen cevap ise olayın tuzu biberi olmuştu. Ardı ardına gelen mektuplar iki kapalı kuyuyu küçük bir delikle birleştirmişti. Son olarak yazdıklarının ardından gelecek olan cevabı çok merak ediyordu. Günlerdir gözleri hep gökyüzündeydi ve yaşadığı her anda gelecek olan bir mektubu bekliyordu.
Mektup geldi, güneşin batarken oluşturduğu kırmızılıkta akşam ezanının okunduğu bir anda geldi ve dükkanın kapısını kapatıp masanın üzerine yaktığı küçük bir kandilin ışığında okumaya başladı çaycı.
“
İçimi kaplayan sevinci hangi kelimelerle anlatabilirim. Bu sokaklarda, bu evlerin arasında büyüdüm ve her taşın altına onlarca anı sıkıştırdım ama inan şimdi ki kadar içten ve hissederek yürümedim. Yüzümü döndüğüm her yönde mutluluğun ve geçmişin güzelliklerini görüyorum.
Yüksekçe bir tepeye çıktım önce, şehrin içindeki Arnavut kaldırımlardan yürüyerek ve köşe başındaki bir simitçiden taş fırın simidi aldım. Arkamda bir saat kulesi ve sarı renkli eski hükümet konağı şimdiki şehir müzesi. İçimden içeri girip müzedekileri görmek gelmedi ve eski hükümet konağının duvarlarından birine oturup şehri izledim. Birbiri içine gizlenmiş eski konakların düzensiz ama bir o kadarda düzenli görünümleri çok güzeldi. En son bir mezarlık görünüyordu. Dakikalarca bu manzarayı izledim ve şimdi, birkaç dakika önce yanımda taşıdığım kalemi, defteri çıkararak senin için bu satırları yazmaya başladım. Keşke görebildiğim güzellikleri sana harfi harfine anlatabilseydim ama beni affet, acemiliğime ver. Bu şehri senin yaşadığın zamanda görebilmeyi ne kadar çok isterdim.
Gözümün ulaştığı en son noktalardan onun bana doğru uçtuğunu fark ettim. Mektubumu bitirmeliyim.
Artık yola çıktım ama hangi yöne gideceğimi bilmiyorum. İlk otobüsle kimseyi görmeden bu şehirden ayrılacağım ve yol beni nereye götürürse o yöne gideceğim.
Hiç kimse olamayan adam…
“

bir şey eksik
Günseli Işık — Pzt, 24/08/2009 - 08:40bir şey eksik... biri eksik...
keşke bilebilseydim.
muvaffakiyetler dilerim.
sonsuz muhabbet...
akra fm
Adem Dönmez — Çar, 19/08/2009 - 11:16teşekkür ederim. isim benzerliği değil. akra fm deki program bizim hazırlamaya çalıştığımız bir program....
umarım hoş olmuştur...
İsim benzerliği yoksa akra
cihad meriç — Salı, 18/08/2009 - 14:17İsim benzerliği yoksa akra fm'de iran gezisini anlattığı programda adem beyin sesini duymuş olduk.
adem bey gibi kalbi olan seyyahlara ihtiyacımız var.
sade bir muhabbet
Devamını sabırsızlıkla
Masal M. — Cts, 15/08/2009 - 22:43Devamını sabırsızlıkla bekliyoruz.... Yüreğinize sağlık.