Çan İle İftar
Hilal Acar — Paz, 23/08/2009 - 09:55
Kendini oldukça yalnız hissettiği evin, içine hüzün salan odasında, zamanın nasıl geçtiğini anlayamamıştı. Yüreğini yaralayan düşüncelerden uzak durabilmek için, vaktini, el işi, kitap okumak gibi faaliyetlerle geçiriyordu.
Uzun süre önüne bakmaktan dolayı boynu tutulunca, elleri ile boynunu ovalamaya başladı. Başını yukarı kaldırdığında, gözü, duvarda asılı duran saate takıldı. "İftara yarım saatten az kalmış. Zamanın nasıl geçtiğini anlayamadım." dedi.
İftar için hazırda yemeği olmadığını hatırladı. Oruçlu olmasına rağmen, açlık hissetmiyordu. Bu sebeple kalkıp bir şeyler hazırlamak istemedi. Elindeki işe geri döndü. Ramazan ayının son günüydü ve az sonra son iftarını yapacaktı. Yarın bayram olmasına rağmen, içinde en küçük bir heyecan duymuyordu. Ramazan'ın tadını bulamamıştı ki, bayrama sevinsin...
Gurbetin koynunda geçirdiği ilk iftarı hatırladı. İftarlıkları özenerek hazırlamıştı. Her ne kadar yalnız iftar edecek olsa da, Ramazan'ın o içe huzur veren havasını içine doldurmak istemişti. Hava serin ve yağmurlu olmasına rağmen, çocukça bir heyecan içinde evin bütün pencerelerini açmıştı. Ramazan ayının kokusu, Ramazan'ın insanı çepeçevre saran o huzuru evin içine dolsun istemişti. Kulağı, atılacak iftar topunun sesini bekler gibiydi. Ve hemen ardından ilâhî davet gelmeliydi. Ezan bittiğinde, duasını edecek ve hurma ile orucunu açacaktı. O gerçekleşmesi imkânsız beklentiler içindeyken, birden evin içi güçlü çan sesleri ile doldu. Çanlar sanki beyninin içinde vuruyordu.
"İftar topu, ezan sesleri nerdesiniz?" derken, gözlerinin yaşarmasına engel olamadı. Hüzünlü bir gönülle kalkıp bütün pencereleri kapattı. Kabul etmesi gereken bir gerçek vardı. Ramazan bu ülkeye gelmemişti. Ne kadar istese de, onu buralara getirmeye gücü yetmeyecekti. Çanlar, yabancı bir ülkede olduğunu, Ramazan'ı bu ülkeye getiremeyeceğini haykırırcasına çalıyordu. Üstelik tam iftar saatinde... Sanki bir kasıt varmış gibi... Ramazan ayı da, iftar ve sahurlar da kendisi gibi yalnızlığa mahkûmdu bu ülkede...
Koca bir Ramazan ayını, birkaç gün dışında, yapayalnız geçirmişti. Çoğu akşam iştahsız ve isteksiz bir hâlde orucunu açmış, namazın ardından Kur'ân-ı Kerîm'e sarılmıştı. Bazen de Kur'ân'ı öpüp koklamış ve "En azından seni getirebildim bu gurbet ele." demişti. Gurbetin sokaklarını arşınlayan birçok Müslüman yüzde dahi oruçsuzluğu okumuş ve içten içe yıkılmıştı. Kalb, kalbden etkileniyor olmalı ki, Ramazan, çoğunu inançsızların oluşturduğu bu ülkeye gelemediği gibi, bu ülkede yaşayan ve inançlarından hızla uzaklaşan bazı Müslümanlara da artık gelemiyordu.
Bir gün öğle vakitlerinde marketten dönerken, komşusu olan, oldukça yaşlı bir hanımla karşılaştı. Bu kadın, tekerlekli arabası ile çok yavaş yürüyebiliyordu. Arabanın önündeki sepette içki şişelerini görünce bir an kendini çok kötü hissetti. "Bunu yapmayın ne olur, hem de böyle bir ayda!" demek istemişti. Fakat ne bu düşüncesini muhatabına iletebileceği dile sahipti, ne de Ramazan bu muhatabın ay'ı idi. İç buruklukları ile bir ay'ı geride bırakmıştı.
Gözü yeniden saate kaydı. Çanların çalmasına dakikalar kalmıştı. "En azından son iftarımda bu sesi duymak istemiyorum" dedi ve televizyonu açtı. Televizyon ve içindekiler de ona yabancıydı. Söylenenleri anlamıyor; sadece bakıyor ve duyuyordu. Televizyonun sesini yükseltmesi, çan seslerinin kulaklarına vurmasının önüne geçmişti.
Kalkıp orucunu açmalı ve namazını kılmalıydı. Hazırda yemeği olmadığı için, su ile orucunu açtı ve daha sonra da namazını kıldı. Açlık onu rahatsız edinceye kadar oturmaya karar verdi. Zihni allak bullak olduğu için yeniden işine dönemedi. Düşünceleri onu önceki Ramazanlara gitmeye zorluyordu. Ramazan'ı büyük bir coşku ile karşılayıp, aynı coşku içinde sürdürdükleri ve bayramı sevinçle karşıladıkları günlere...
Ramazan heyecanı üç ayların girişi ile başlardı. Hazırlıklar çok önceden yapılırdı. İlk gün ve ilk iftar, sevinç ve coşku dolu olurdu. İlk iftar topu evin içine kalbleri heyecanla çarptıran bir ses olarak dolardı. Ezanın ardından yapılan dualar... Bazen babası bazen de kendisi, kardeşlerine oruç açarken yapılan duanın kabul edileceğini hatırlatırdı. İftarın ardından teravih hazırlığı başlardı. Erkekler bayrama gider gibi giyinip camiye koşarlardı. Hanımlarda mukabele heyecanı olurdu. O ve annesi ayrı ayrı hatim yaparlardı.
İftarları yalnız geçirmemeye gayret ederlerdi. İftara misafir almaktan büyük mutluluk duyarlardı. Misafire ikramlar hazırlamak, hizmet etmek, onları yormuyor, aksine hepsine keyif veriyordu. O en çok, kardeşlerinin yurt arkadaşlarını iftara almayı seviyordu. Bu tertemiz nur yüzlü talebelere hizmet etmek ayrı bir keyifti. Sayıları çok olsa da, onlar için hazırlanan yemeklerde ayrı bir bereket olurdu. Hazırlanan yemekler en çok on veya on beş kişilik de olsa, onlarla çok daha fazla sayıda talebe doyar, hattâ genellikle yemekler artardı. Bunu ilim için gurbete çıkmış, baba ocağından, ana kucağından uzakta kalan çocuklara Allah Tealâ'nın bir lütfu olarak görürdü.
Arife günlerinde ise, bütün günü bayram hazırlıkları ile geçirirlerdi. Tatlılar, yemekler, annesinin yaptığı bayram sabahı ketesi... Bunlar yapılmadan bayramın tadı çıkmazdı. Her bayram, aile fertleri sabah namazında uyanır, erkekler bayram namazına gitmeden çay ile kete kahvaltısı yapılırdı. Erkekler camiye gidince ev temizlenir ve bayramlaşmak için gelecek misafirlere hazırlanırdı. Aile halkının bayramlaşmasından sonra, misafirler gelmeye başlardı. Bayramın her gününü dolu geçirmek ayrı bir keyifti.
O zamanlar dolu dolu geçen bu Ramazan ve bayramlara rağmen, yüreğinin burkulduğunu hatırladı. İstanbul'da yaşanan Ramazanları televizyondan görüp oralarda olmak arzusu arttıkça, kendi yaşadıkları Ramazanlar ona biraz sönük gelirdi. Hâlbuki şimdi o Ramazanları özlüyor, iftarları çan sesleri ile yapmak mecburiyetinde kalıyordu. İftara çağıracak misafir bulamıyor, misafire hizmet etme zevkinden mahrum kalıyordu.
Yatsı namazının vakti girdiği hâlde, hâlâ bir şeyler yemediğini midesinden gelen gurultulardan hatırladı. İçine daldığı derin düşünceler hüznünü büyütmüştü. Gözlerinden süzülen yaşların adı hasretti, özlemdi... İsteksiz bir şekilde atıştırdığı birkaç lokma son iftarı olmuştu. Sabah bayramdı ve o hüzünlüydü. Ramazanı içine kabul etmeyen bu ülke, bayramı da istemeyecekti. Bayram sabahına da çan sesleri ile uyanacaktı. Bayramlaşma merasimi, tanınan birkaç kişiye 'iyi bayramlar' demekle son bulacaktı. Herkes işine gücüne devam ediyor olacaktı. En yakındaki kişi dahi, bayramda yanında olması gerekirken, olmayacaktı. Bayram en yakınındakine de gelmiyordu.
Kalbinin ağladığını hissediyordu. Ve kalbinin gözyaşları yakıcı bir acı olup bedenini sarıyordu. Bayram sevilenlerle birlikte coşku ile kutlanmalıydı. Oysa bütün sevdikleri ondan kilometrelerce uzaktaydı. Gurbetin koynunda yalnızlığa mahkûm günleri tüketirken bayrama nasıl sevinsindi! Boynu bükük bir yetim misâli geçecekti bayram da...
İçine daldığı düşünceler hüznünü yağmura döndürmüştü. Sıkıntı rüzgârları, içinde deli taylar misâli koşturuyordu. Ne zaman böyle hissetse namaza sarılırdı. Abdest alıp namaz kılmak, ona her zaman kendisini iyi hissettiriyordu. Yalnızlık hissi ve üzüntü kendisini çepeçevre sarınca duaya daha uzun zaman ayırırdı. Duada, Allah (celle celâlühü) ile konuşuyormuş gibi bütün sıkıntılarını ve üzüntülerini anlatırdı. Bunu her yaptığında Allah Tealâ'nın desteğini yanında hissediyor ve huzur buluyordu.
Yatsı namazının ardından yine duayı uzattı. Elleri semada dua ederken bir ara dili sustu. Yüreği çok şeyler anlattı. Gözünden süzülen yaşlar, yüreğinden geçenlere tercüman oluyordu. Bütün kalbi ile bir daha böylesi bir Ramazan yaşamamak için dua ediyordu. Korkuyordu... Böylesi Ramazanların sayısı çoğalırsa, bir gün Ramazan'ın gelmesini bile istemeyecek hâle gelmekten korkuyordu. İçinde kırıntılarını muhafaza etmeye çalıştığı coşkuyu, heyecanı tamamen yitirmekten korkuyordu. Özünden, inançlarından uzaklaşmaktan korkuyordu. Bütün kalbiyle bir sonraki Ramazan'ı, çoğunluğunu inançsızların oluşturduğu bu ülkede geçirmemeyi diliyordu.
Duaların geri çevrilmediği bir ânı yakalamış olmalıydı ki, Cenab-ı Hak bir sonraki Ramazan'ı ülkesinde geçirmeyi nasip etmişti. Hangi şartlar altına gerçekleşmiş olursa olsun, bu, şükründen aciz kalınacak bir nimetti onun için...
Sızıntı Dergisi (Mayıs 2009- damlalar)

Yine sızdı gönüllerimize
ışık güney — Pzt, 24/08/2009 - 13:17Yine sızdı gönüllerimize yazıları.Hele ki tanıdık gelince duygular...
Allah manevi yalnızlıktan fersah fersah uzak eylesin gönüllerimizi...
Ramazan gurbette olan
Hilal Acar — Çar, 26/08/2009 - 12:15Ramazan gurbette olan inananlara hüzünle birlikte geliyor. Boynu bükük yetim bir çocuk gibi... Sessizce, varlığını fark ettirmeden... Yalnız sevenleri hissediyor geldiğini, sevenleri açıyor evlerinin ve gönüllerinin kapılarını...
Rabbim her nerede ve ne halde olursak olalım Ramazan ayına kapımızı sevinçle ve ardına kadar açanlardan kılsın hepimizi...
Evet haklısın sevgili Işık manevi yalnızlık hissi korkunç bir şey olmalı... Karanlık bir boşluğa fırlatılmış gibi... Rabbim yaşatmasın...
Selam ile....