Çocuklar bizi hakiki sese çağırırlar her zaman!
Bekir Fuat — Cts, 05/09/2009 - 09:18
Milli Sinema Akımı’nın en önemli temsilcilerinden biri olan yönetmen, yapımcı ve senarist Yücel Çakmaklı, İstanbul’da Hakk’ın rahmetine kavuştu. Çakmaklı, Küçük Ağa, Bir Adam Yaratmak, Minyeli Abdullah, Sahibini Arayan Madalya ve Kuruluş gibi filmlerle izleyicinin gönlünde taht kurmuştu. Mekânı cennet olsun. Cesurdu, inançlıydı. Hayırlı işler yaptı, hayırla anılacak bir hayat yaşadı. Allah bilir, aşağıda okuyacağınız röportaj da belki kendisiyle yapılan son röportaj oldu. Çok değil, bundan bir ay önce Ankara’da Aile Şurası vesilesiyle karşılaştık. Yine ilk defa Gerçek Hayat’ta okuyacağınız yetiştirme yurdu günlerini paylaştı bizimle.
Hocam Allah uzun ömür versin, Türk sanatına, Türk sinemasına çok büyük hizmetleriniz oldu. İsminizin hayırla anılmasına vesile olacak güzel filmler, belgeseller yaptınız. Yaptığınız işleri iyi biliyor olsak da hayatınıza ve çocukluğunuza dair çok fazla bilgiye sahip değiliz. Çocukluk yıllarına ilişkin ilk neler var hatırladığınız...
Çocukluğumun en güzel, en heyecanlı günleri himaye-i etfal kurumlarında geçti.
Çocuk esirgeme kurumlarında kaldınız yani...
Evet, evet yuva ve yurtlarda geçti. Ben 1937 doğumluyum. Dört çocuklu bir ailenin en büyüğüyüm, annemi 7 yaşında kaybettim. En küçüğümüz 40 günlük, ortada kalınca çocuk esirgeme kurumuna verdiler, yani 7 yaşından 16 yaşına kadar Afyon’da kaldık. Tahsilimi o yuvalarda tamamladım. O yuvalar olmasaydı, ben belki okuma imkânı bulayacaktım, bugünlere gelemeyecektim.
Şimdi yolunuz düşüyor mu yurt ve yuvalara?
Tabii. Afyon’a gittiğim vakit ilk uğrak yerim orası. Şimdi daha geniş, daha hoş yurtlar yapıldı. Ben de hiç bağlantımı koparmadım zaten. Yurt ve yuvaları yakından takip ediyorum, son derece yararlı hizmetler yapmaya devam ediyor. O yıllarda ailemin yerini tutmuştur yuvalar. Oradaki idareciler bakıcılar hepimizi hayata hazırladı.
Okul yılları nasıldı?
Okuma ve memleketime faydalı insan olma idealine de orada kavuştum. Yaşım dolup yurttan ayrıldıktan sonra tek başıma metruk bir evde kalarak liseyi bitirdim. Bu alışkanlıkla İstanbul’a üniversite okumaya gittiğimde aynı şekilde eski bir medrese odasında kaldım. O yıllarda İstanbul’da güzel, bereketli insanlarla tanıştık ve usta çırak ilişkisiyle de sineme hayatına başladık.
Yetiştirme yurtlarında kalmış olmak düşünce dünyanızda ne tür etkiler yaptı?
O benim hayatımda büyük bir tecrübeydi, her zaman anlatırım. Okul eğitimiyle paraleldi yuvadaki hayatımız. Okul sonrası etüd vardı en başta. 100 kişilik bir aile düşünün, okuldan evlerine geliyorlar. Öğretmenlerimiz derslerde ve ‘hayat bilgisi’nde hep yanımızdaydı. Hayatımın en güzel oyunlarını çocuk yuvasında oynadım, en güzel yıllarını orada geçirdim. Ranzalı yatakhanelerde bin bir gece masallarını yaşadık. Bizim orada yetiştiğimizi duyan insanlar, da ‘o kurumlar layıkıyla hizmet vermiş, görevini yerine getirmiş’ diye düşünüyor. Mesela benim dedem de emekli bir yetimler yurdu müdürüdür. Benim yetişmemde asıl aile ocağının temsilcisi dedemdi. Ben yetim kaldığım vakit dedem yerleştirdi bizi oraya. Yaz aylarında da sürekli dedemin yanına giderdim.
O ortamın sinemanıza bir etkisi olmuştur...
Genellikle orada benim gibi öksüz ve yetim çocuklar barınıyor. Ya da çok aile çocukları. Söylediğim gibi oralar olmasa hiçbirimiz başta okuma imkânına kavuşamayacağız. Oradaki insanların daha çocuk yaşta nasıl birbirlerine gönülden bağlandıklarını, birbirlerinin hayatlarına karıştıklarını çok yakından gördüm. Ve bu benim düşüncemi, fikrimi, sinemamı, edebiyat anlayışımı, yıllar geçtikçe fark ediyorum, çok etkilemiş. Şimdi Türkiye’nin dört bir tarafından yaşıyor olsak da Afyon Çocuk Yuvası çocukları olarak 2-3 yılda bir araya geliriz. Hayat boyu devam eden arkadaşlık inancımın temelleri orada atıldı.
O çocukların filmini yaptınız mı?
O çocuklardan biri işte benim, hayatım ortada. Çocuklar bizi hakiki sese çağırırlar her zaman. Bu ister yetim çocuk olsun, isterse analı babalı çocuk, fark etmez. Çocuk hakikate daha yakındır ve günahsızdır. İnşallah filmini de yapacağım çocukların. Bu düşüncelerle başlamak isterim yapacağım filme. Ama mesele çok yönlü. Filmler, belgeseller, diziler yapılabilir. Ben aslında güzel bir belgesel yapılmasını istiyorum. Benim gibi yurt ve yuvalarda yetişmiş, bugün de hayatın ortasında, şurada ya da burada yaşayan ama kendi mesleklerinde belli bir seviyeye ulaşmış insanların belgeselleri. Bunlar bilinmiyor. Halihazırda yuvada kalan çocuklara da bu büyük bir motivasyon olur, moral olur.
Yapacağınız filme gelirsek...
Tabii orada bir tutunma azmi var ve buna özel bir saygı duymamız gerekir. Her şeye rağmen hayatta kalabilme, başarılı olabilme. Somut bir senaryo yok, ama herhalde öyle bir senaryo kurardım. Bir de mesela ben yurtta öğretmenden idarecisine kadar gerçekten sevgi görmeseydim hayata küserdim. Onların verdiği sevgi kalbimize işledi. Bir çocuğun hayatında daha kıymetli başka bir şey var mı? İşte o çocuğun dünyasına sokulmak, onunla birlikte nefes alıp vermek zor ama kesinlikle denemeye değer.
Hocam yuva ve yurtlara ilişkin anlattıklarınızı müthiş bir heyecan ve ibretle dinliyorum. Allah hayatınızı bereketlendirsin. O bereketle zaten, bir Yücel Çakmaklı sinemasından söz edebiliyoruz. Biz Yücel Çakmaklı sinemasını çok sevdik...
Bizim sinemeye adım attığımız yıllarda Türkiye’de toplumsal değişim çok hızlıydı. Bunun sancıları yaşanıyordu memleketin tamamında. Ayrıca ideolojik kutuplaşmalar vardı. İşte tam burada biz kendi milli değerlerimize dönüş için kafa yormalıydık. Tabii sinema da o yıllarda kendine bir yön arayışı içindeydi. Türk sinemasında çok hızlı bir gelişme olmuştu. Bu gelime içinde yapımcıların, yönetmenlerin zihniyetlerine baktığınız zaman işte çeşitli sinema akımlarını temsil ediyorlardı. Bir taraftan Batı etkisinde, Batı toplumunun, kapitalist dünyasının etkisiyle üretilmiş filmler vardı, bir taraftan da 1960’larda gelişen sosyalist akımların sanattaki teorisi olan toplumsal gerçekçilik anlayışı ile filmler üretiliyordu. Bu zihniyetle çevrilmiş filmler de öz itibariyle taklitçiydi. Bizim toplumumuzun tarihi gelişimi, toplumsal ilişkilerini anlatmakta eksik kalıyordu, hatta çarpıtıyordu. Batı toplum modeline şöyle ya da böyle özenti vardı. Batı toplumundaki model sanki Türkiye’de de yaşanmış gibi alıp, orada olanın bizde karşılığı olmamasına rağmen onların isimlerini değiştirip Türkçeye aktarmakta bir sakınca görmüyorlardı. Dolayısıyla bir milli sinema anlayışına ihtiyaç vardı. Bizim yaptığımız filmler o arayışın ilk ürünleri olarak ortaya çıktı. Türk sinemasına yeni bir anlayış getirdi milli sinema akımı. Milli değerlerimize dönük sinema uygulaması toplumumuzda da heyecan yarattı. Günümüze kadar etkisi devam etti. Başarılı olduk mu, bilmiyorum. Ama biz Allah’ın rızasını gözetmeye çalışıyorduk bir de galiba az önce siz söylediniz Bekir Bey kardeşim, izleyici sevdi yaptığımız filmi.
Yücel Çakmaklı’nın sinemadaki hayali?
1960’lardan bugüne, 50 yıla yaklaşan zaman içinde yapmak istediklerimi bir ölçüde yaptım, o açıdan müsterihim. Çok şükür Allah bu imkânı bize bahşetti. Bu mesleği seçerken 15-16 yaşlarında hangi mesleği seçtiğimi biliyordum. Hangi niyetle seçtiysem Allah da o başarıyı bize nasip etti. Bundan sonra, bizim sinemamıza ilgi duyan insanlara ve yetiştirdiğimiz gençlere yardımcı olmak ve onlara rehberlik etmek için üstümüze düşen neyse yapıyoruz, yapacağız da.
İçinizde bir ukde kaldı mı?
Şimdi dünya sinemasına hâkim olan Amerikan sineması, bunun karşısında bütün ülke sinemaları yenik düştü. Avrupa topluluğu bile buna karşı mücadele edebilmek için bir birlik, bir fon oluşturdular. Ayrı bir medeniyet içinde gelişmiş olan İslam toplumları da çok yetersiz kalıyor maalesef Amerikan sinemasının hegemonyası karşısında. Evrensel düzeyde bir standardı yakalamış olan ve dünyaya sunabileceğimiz film neredeyse hiç yok.
Umutsuzsunuz yani...
Hayır hayır bir gerçeği görelim diye söylüyorum bunları. Umuda gelince, elbette umutsuz değilim. Üstelik Türkiye’nin bu anlamda bir motor güç rolü oynayabileceğini düşünüyorum. Yetişmiş eleman ve tarihi birikim açısından Türkiye, Allah’ın İslam dünyasına büyük imkânı. Bunları projelendirip ortak değerleri paylaştığımız ülkelerin sinemacılarıyla işbirliği yaparak, dünya standartlarında filmler üretebiliriz. Bunun çok ciddi anlamda eksikliğini hissediyorum. Şimdi başını Amerika’nın başını çektiği bir İslamafobi olgusu konuşuluyor. Bunu ters yüz edecek birikime de inanca da sahibiz esasen. İslam’ın özü nedir? Müslüman toplumun tarihi gelişimi nedir? Tarih içinde yetiştirdiğimiz önemli şahsiyetler, çok şey var anlatacağımız. Toplumları bir arada yaşatma modelleri, örnekleri Batı’da deneniyor ama görüyorsunuz başarılı olamıyorlar. Çünkü geçmişlerinde bunun örneği yok. Bizde bunun örneği çok fazla. Bunların da filmi gerekli. Mesela Tarık bin Ziyad’la, Endülüs’ün fethiyle başlayan, orada kurulan medeniyet içinde bir arada yaşama örnekleri... Daha sonra, Ortadoğu’da bir Selahattin Eyyübi’nin baş şehri Kudüs olan devleti ve o devlet içinde yine asırlarca bir arada yaşama ve bu geleneği Osmanlıların devralarak dünya sahnesindeki rolleri... Çok heyecan verici değil mi? Bunlar çok önemli tarihi tecrübeler. Buradan çok tarihi çok güzel filmler üretilebilir.
Klasik bir soru hocam, Türk sineması nereye gidiyor?
Türk sineması kabuğunu zorlayıp dışa açılma çalışmaları yapıyor. Yapılacak filmlerin bütçelerini karşılamak için sadece iç pazar yeterli değil. O yüzden dünyaya açılmak istiyor Türk sineması. Bu çabaların desteklenmesi gerekir. Devlet yıllardır ihmal ettiği sinema alanını yeni yeni hatırladı. Ama televizyonun yaygınlaşması ve Amerikan sinemasının Türkiye’de de işimizi zorlaştırıyor. Bizim sinemanın asıl meselesi kimlik, milli bir sinemamız olacak mı, bunun yolları vs... Ama o da uzun bir mesele.
Türkiye’nin gidişatına ilişkin neler söylersiniz?
Ben iyiye doğru gittiğimize inanıyorum. Pek çok dert ve sıkıntı yaşadı bu ülke. Demokrasi sektelere uğradı. Ama hamdolsun gidişatı iyi görüyorum şimdi. Bütün bu tecrübelerden sonra devletin kuruluş günlerinde olduğu gibi, milletin değerlerine yaklaştığını görüyoruz. Devlet ve milletin aynı yönde gitmesi önemli. Devletin kuruluş felsefesine uygun ve milletin değerlerine ters düşmeyen bir siyasi anlayış var şimdi Türkiye’de. İnşallah önümüzdeki günlerde çok daha iyi günler göreceğiz.
Hocam, yaşamak istediğiniz bir yer var mı?
Türkiye’den memnunum. Mutlaka görmek isteğim bazı ülkeler var ama netice itibariyle Türkiye’de doğduk, bu topraklara yönelik hala vazifelerimiz var, o vazifelerimizi yapacağız. Ve kısmet olursa yine bu topraklarda gömülmek isterim.
Bu toprakları çok seviyorsunuz...
Çok seviyorum, hiçbir şekilde ayrı kalamam.
Teşekkür: Bekir Fuat / Gerçek Hayat Dergisi (Gerçek Hayat'ta yayınlanan bu yazı Sevgili Dostumuz Bekir Fuat'ın izni ile yayınlanmaktadır. Kendisine teşekkürler ediyoruz...)
Fotograflar için de Zenan Sude sonsuz teşekkürler...

Batılılaşmak mı , Batıyı Kullanmak mı?
ömer ceylan — Cum, 11/09/2009 - 23:58Bu satırları okurken aklıma Necip Fazıl Kısakürek'in "Günümüzde 134. yılını bulan bir buçuk aırlık bir zaman vahidi içinde öz mihrakımızdan sıyrılarak gerçek oluşu batıda ve BATILILAŞMAKTA arıyoruz. Bu cereyan bütün fikir ve şahıs kadrosuyla müşahade ve murakabe masasına yatırılıp bir tahlil ve teşhise tabi kılınmadıkça bütün emekler heba ve bütün eserler mevtadır.Gelip geçmiş partilerden hiçbiri bu hayati nefs muhabesine yanaşmamıştır." yazısı geldi. Kuru bir batı hayranlığının sinema dünyasında da devam ettiğini görmek gercekten çok üzücü. Tarihimizde her alanın örneklerinin tavan noktası dururken ışığını onlardan alıp kendi görüşlerine uyarlayan ve şimdilerde bize çağdaşlık abidesi olarak gösterilen batıyı körü körüne neden örnek alıyoruz....
Sinemayı,bugün ki örneklerin yüzde yüzüne birden sâmil fakat içinde barıdırdığı kötülerden ayıklayarak,kendi öz mihrakımız ışığında baştan ele alıp ihya yoluna girişmedikçe Yücel Çakmaklı gibi sanatçılarımızı yad etmiş olamayıcağımız gibi dışımızı da hayranlıkla bakmaktan ileri gidemeyecegiz.
"Allah beyaz mıdır?"
nur zelal — Pzt, 07/09/2009 - 23:53-"Allah beyaz mıdır anne?"
-"?!......................................."
-"Siyah ta şeytandır bence"
-"Kim öğretiyor sana bunları bitanem?"
-"Kendiiim"
-"Nasıl yani?"
-"Anne !..Düşünüyorum herhalde değil mi?Hayret birşeysin yani"
Evet ben hayret bir şeyim ve şaşırma yetimi bir tek 4 yaşımdaki kızımın cümleleri karşısında yeniden tazeleyebiliyorum.Halbuki O o kadar doğal bir tavırla içindeki "hakiki sesi" konuşturuyor ki.O yalın gerçekliği korumak zor ve zaten koruyabilenlerin arasından çıkıyor Yücel Çakmaklı'lar...
Yok filmi yapılmasın o çocukların.Onlar hep "Hayat" olarak kalsınlar ne olur...
Zenan Sude resimler gerçekten bize özel olmuş,özellikle üstteki bürokrat duruşu bana babamı hatırlattı çok.Biraz derin bakınca içine dokunabiliyorsunuz sanki.
Teşekkürler sahiden...
-"Bu toprakları çok
Semra Yaylı — Paz, 06/09/2009 - 22:23-"Bu toprakları çok seviyorsunuz..."
-"Çok seviyorum, hiçbir şekilde ayrı kalamam."
...
Nusret Özcan'ı , Erdem Bayazıt'ı ve bizim nesil için önemli diğer güzel adamların göç haberlerine nasıl üzüldük ise güzel insan Yücel Çakmaklı için de aynı hüzün vardı içimizde. Gidenler asla ayrı kalmadıkları sevgiliye kavuşuyorlar bize de elemi kalıyor. Gerçek Hayat'ın eski sayılarının birinde (onyedi ekim ikibinsekiz) Hakan Albayrak'ın yazısında çok güzel anlatmıştı Yücel Çakmaklı'yı. Arşivimizde hem dergimizi hem de site de yer alan yazıları saklıyoruz ki biz okuduk, ilerde okutacağımız insanlarda olsun diye. Buna vesile olanlara da sonsuz teşekkürlerimizle.
Yücel Çakmaklı resimleri
Halid Aslan — Cts, 05/09/2009 - 16:09Bu söyleşi önemli bir açılım sağlayacak niteliktedir. Yücel Çakmaklı üzerine yazıp çizen, değerlendirme yapıp okuyan herkes için Rahmetlinin yetiştirme yurdunda kalmış olması çok önemli bir bilgidir. O ortamın etkisini de dikkate alacağız.
Bekir Fuat söyleşisi kadar söyleşiye renk katan iki resim, değerli yazarımız Zenan Sude tarafından bizzat Yücel Çakmaklı'nın ailesinden alınmış ve ilk olarak Sayha'da yayınlanmıştır. Teşekkürü çok hak ediyor... Çok.