Osman Özbahçe'nin Şiir Eleştirisinde Esas Aldığı Beğeni Ölçütleri
mustafa celep — Cts, 21/11/2009 - 07:49
Türk şiir eleştirisinde yaşanan kavram kargaşasının temel sebebi, teoride ve pratikte, eleştirel ölçütlerin açığa çıkartılamayışıdır. Hüseyin Cöntürk’ten sonra eleştirel ölçütlerin, eleştiri ortamının boğuk sesi, karmaşık anaforu andırışının nedenleri arasında, eleştirel ölçütlerde netliğe ulaşamamayı, ideolojik kör bakışın eleştiriye hakim olmasını, bir nevi bir başka açıdan dogmatizm olarak nitelenebilecek, sert yargılar bütünü dediğimiz bir donukluğu, katılaşmayı görebiliriz. Bu nedenlerin arasında ölçütlerde bir netliğe ulaşma meselesi, bizim bu yazıda üzerinde odaklaşacağımız ana meseledir. Cöntürk’ten sonra, Eser Gürson’u dışta tutarsak, şiir eleştirimiz yarım yüzyıllık bir uykunun eşiğinde kalmıştır. Bu uykunun eşiğinde uyanıp bir adım ötesine geçmek, 90’ların şair-eleştirmenlerinden Osman Özbahçe’ye nasip olmuştur. Bu güne kadar eleştirel ölçütlerde bu kertede netliğe ve açıklığa ve aynı zamanda kuşatıcı bir sağlamlığa ulaşılamamıştır. Özbahçe, hüküm cümlelerinde olsun, yargı ifadelerinde olsun, ustası gördüğü Hüseyin Cöntürk’ün çizgisini takip eder. Özbahçe’ye Cöntürk’ün bir başka versiyonu diyemeyiz. Zira sağlam yargılar noktasında ve özellikle şiir-millet meselesine bakışta Cöntürk’ten bir adım ileridedir. Özbahçe, Cöntürk’le eleştiriyi disipinli bir uğraş edinme, şiiri günü gününe takip etme bakımından benzeşir. Benzeştiği bir diğer nokta da yargı cümlelerindeki kesinliktir. Biz bu kesinliği, şiir ortamının üzerine serpilen ölü toprağını, uyuşukluğu ve konformizmi düşündüğümüzde, ‘elzem’ ve gereklidir diyoruz. Şiir ortamına yayılan kötü şiirin yaygınlığını gördüğümüzde, bu tutum, daha ağır yargıların da olması gerektiğini bize hatırlatıyor. Biz bu yazımızda Osman Özbahçe’nin edebiyat anlayışına, eleştirel ölçütler bütününe, şiir algısına, günümüz şiirine yönelik görüşlerine eğileceğiz. Bu yazımızdaki niyetimiz, yazımızın başında da ifade ettiğimiz gibi, eleştirel ölçütlerin gün yüzüne çıkartılması, belirginleştirilmesidir.
Şiire Yaklaşım Biçimi
Hüseyin Cöntürk, eleştiriye geçmezden evvel seçik bir edebiyat anlayışına varmak gerektiğini söyler, Eleştirmeden Önce adlı eserinde. Zamanımızın temel bir özelliğidir bu: Belirsizlik, fluluk, kopukluk. Özbahçe, daha en baştan eleştiri işinde seçik bir şiir anlayışına sahiptir. Kimse bu güne kadar bu kadar net bir anlayışın temel kriterlerini ortaya koymadı. Cöntürk’ün Çağının Şairi ve Eleştirmeden Önce adlı eserlerini dışta tutacak olursak, bir metni eleştirmeden önce tek tek, tane tane ve madde madde, şiirin şiir olmasını sağlayan şartları sıralayan bir şiir görüşüyle karşılaşılmadı:
″Bizim şiir olarak yazılmış bir metne şiir diyebilmemizin asgari şartı dörttür:
1.Öz
2.Müzik
3.Biçim
4.Bütünlük ″ (s,3)
Bu dört şart, kendi içinde bir yapı arzeder. Ama sıralanışı itibariyle mutlak değildir. Yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya yapılabilir. Özbahçe şiirin taşıdığı öz bahsinde Cöntürk gibi bir bütünlüğü gözetir. Onun için önemli olan (öz ve biçim) den birine ağırlık vermek yerine, bu ikisinin işleyişi esastır:
″Şiir bir şey taşır ve şiirin taşıdığı şey şiir değildir. Aynı şekilde, şiir bizatihi bir öz değildir. Bizim şiir diyerek işaret edebileceğimiz bizatihi bir öz yoktur. Şiir bir sistemdir. Bir biçimdir. Bir düzendir. Bir işleyiştir. Dilin, yani ki insanın işleyişlerinden bir işleyiştir. İnsanın işlerinden bir iştir. Bu itibarla şiir bir yüklemdir. Bir harekettir. Biz o şeyin nasıl hareket ettiğine ve nasıl hareket ettirildiğine bakarız. ″ (s,4)
Özbahçe, şiirde öz-biçim bütünlüğüne önem verir ve bu iki unsur birbirinden ayrıştırılamaz. ″Hüseyin Cöntürk’ün Şiir Görüşü″ adlı yazımızda da ifade ettiğimiz gibi, öz ve biçim bahsinde yaşadığımız problem, birinden birine fazla ağırlık vermektir. Son günlerde yeni biçimi şiire artan ilginin bir boyutunu da bu iki unsura verilen ağırlığa yönelik bir dengesizlik oluşturur:
″Şairin kafası yekpare bir bütündür. Şairin kafası kompartımanlı değildir. Bundan dolayı şair, şiir meselesinde, bu dört şartı parçalayarak, birbirinden bağımsızlaştırarak değil, içiçe geçirerek, aynı anda işleterek algılar. Bu yekparelikten öz-biçim kaynaşması doğar. Bundan dolayı iyi bir şiirin özü biçiminden, biçimi özünden ayrıştırılamaz. ″ (s,4)
Özbahçe , ‘Sağlam Şiir’ adlı eserinin daha ilk yazısında, bu dört şartla bağıntılı olarak günümüz şiirinin ve günümüz şairinin iki temel sorununa işaret eder. Özbahçe’nin işaret ettiği bu iki temel sorun, şar-eleştirmenin şiire yaklaşım biçimini ele verir mahiyettedir. İhtiva ettiği bu sorunlar, hemen her şairin üzerinde derinlikle düşünmesi gereken sorunlardır. Probematiğin can damarı diyebileceğimiz bu sorunlar, Özbahçe eleştirisinin temellerini oluşturur:
″Günümüz şiirinin iki temel sorunu vardır. Birincisi, gevşek örgüdür. İkincisi, içi boş olmak, özsüz olmak, hiçbir şeyden bahsetmemektir. Bu iki sorun, günümüz şiirindeki bütün sorunların temelinde yatmaktadır.
Günümüz şairinin iki temel sorunu vardır. Birincisi, şiirimiz üzerinde düşünmemektir. İkincisi şiirini tartışmaktan kaçırmaktır. ″
Özbahçe’ye göre her şiirin bir ‘ ana fikri’ olması gerekir. Yazar, şiirin mesele taşıyıcı bir güce ulaşmasının, bu ana fikir (ileti/ mesaj) ile imkân dahiline gireceğine inanır. Şiirin bir atmosfere sahip olması, bir istikamet fikrine yönelişi, bu inançla yakından bağıntılıdır. Bir şey söyleyen şiirden yanadır Özbahçe. Hayatımızda yer tutan, bizde bir karşılık bulan bir şiir tavrını benimser. Yazılmakta olan bir şiiri göz önünde bulundurduğumuzda, bu özsüz ve belirsiz şiirlerin, şiirimizdeki sasılığı gidermek bir yana artırdığını söyleyebiliriz. Günümüzde birçok şairin, şiiriyle geriletici bir şiire emek verdiğini düşünmek mümkün. Günümüz şiirindeki gevşek örgünün, şiir işçiliğini önemsememekten kaynaklandığını, çoğunluk itibariyle şiir ortamındaki şairlerin şiir üzerine düşünmeyişlerini buna sebep olarak gösterebiliriz. Özsüz olmak, metni estetik bir nesne olarak görmekten kaynaklanıyor biraz da. Bu ise bize 80 şiirinden miras kalmıştır. Oysa şiiri organik bir varlık olarak görmek gerekiyor. Tersi söz konusu olduğunda , ‘sentetik’ şiirlerin sabuklamalarıyla yetineceğiz demektir. Konuşmasına bir sebep bulamayan şair, içinde bulunduğu çıkmazdan kurtulmak için yapay bir tutuma örneğin harf simgeciliğine, hurufiliğe kapılanacaktır. Bu, sözü olmayan şairin, çıkmazdan kurtuluşunun çırpınışlarını andıran bir boğulmayı imler. Bu boğulmuşluktan çıkışa çare ise Özbahçe’nin eleştirel ölçütlerinden biri olan şiirin konuşma gerekçesine sahip oluş kriteridir.
Konuşma Gerekçesi
Özbahçe , ‘Sağlam Şiir’de, geneli itibariyle şiirine bir sebep bulan, bir konuşma gerekçesine sahip olan şairlerin eserlerine olumlu bir yaklaşım içinde bulunur. Özbahçe, bir şeyden, bir özden hareketle yazılan şiire dikkat kesilir daha çok. Düşünülmesi gereken bir konudur bu. Özbahçe, milletin dinamizmine inanmış bir şair-eleştirmendir her şeyden önce. İsmet Özel gibi yazılan her şiirin, milletin anlam dünyasında bir karşılığının olması gerektiğini düşünür. Bu ise şiirde bir konuşma gerekçesine sahip olmakla mümkündür. Şiirimizdeki köksüzlüğü ve belirsizliği aşmanın temel şartıdır bu gerekçe:
″Şair bir gerekçeyle konuşur. Günümüz şiirinin bir konuşma gerekçesi yoktur. Bu, belirsizlik ve köksüzlüktür. Günümüz şiirinin en vahim sorunlarından birisi olan belirsizlik sorununun temelinde iki sebep yatmaktadır. Birincisi, şiir yazanın yazmasına yetecek bir sebepten yoksun oluşudur. İkincisi abartılı romantizmdir. ″ (s,4)
″
Özbahçe , ‘Sağlam Şiir’ de tek tek şiirleri eleştirirken bu eleştirel ölçütü devreye sokar.
″Bu şiir içimizde yer ediyor. Bizde bir karşılık buluyor.″ (s,44)
″…’ın ″…″ ve ″…″ adlı şiirleri, hazır kalıplara yaslanan edilgen tavırlarıyla …’ın, bundan sonraki şiirlerinde, içi boş bir duygusallığın izini süreceğinin işaretlerini taşımaktadır.″ (s,44-45)
″…’ın… Adlı şiiri, hazır kalıplarla örülü romantik bir şiir. ″…’ın şiirlerindeki özsüzlük bu şiirde de var.″ (s,45)
Özbahçe’nin titiz bir eleştirmen olduğunu söylemek durumundayız. Özbahçe’nin şiir eleştirisindeki derdi, soyut ve zihinde okunabilen bir şiir yerine, somut ifadeyi önceleyen, hayatımızda nesnel karşılığının olduğu bir şiirdir. İsmet Özel’in tabiriyle beşeri karşılığı olan bir şiirdir. Başka bir deyimle çiçekli böcekli şiirler yerine kanlı canlı bir hayatın/hayatiyetin olduğu, sözü dolaylamayan bir şiirdir:
″Şiirde geçen bir mısranın bir yere bağlanamamasının sebebiyse, doğrudan konuşmak yerine, dolaylı ifadeleri tercih etmektir. Dolaylama, şairi, sözünden uzaklaştırmaktadır.″ (s,47)
″…’ın… Adlı şiiri temiz Türkçe ve doğrudan ifadeyi öncelemesiyle dikkat çekmektedir.″ (s,47)
Özbahçe, şiirde net söyleyişten, berrak bir ifadeden yanadır. Yayınlanan şiir yıllıklarından da anlaşılacağı üzere, hemen her şair şiiriyle kendi sızısını, kendi çıkmazlarını, kendi iç bunaltısını dile getiren bir görünüm arz eder. Her şair, bir şeylerden sürekli rahatsızdır ve şiiriyle bizi büyük bir şeye yöneltmez, büyük bir şeye işaret etmez. Oysa geçmişte Akif’in şiirleri gibi modern epiğin imkânlarını kullanan büyük şairler, milletin nabız vuruşlarını hissettirmişler, milletin mukadderatı ile kendi yazgıları arasında esaslı bir bağ kurmuşlardır. Sade söyleyiş ve realist bir tutum, bu şiirlerin ana karakterini oluşturur. Modern Türk Şiirinde Fikret-Akif-Nazım çizgisi, doğrudan söyleyişi temel alan bir şiir çizgisidir.
Doğrudan Konuşmak
Şiirde doğrudan konuşmak deyince somut ifadeyi önceleyen bir tavrı benimsemek anlaşılmalıdır. Şiirde doğrudan konuşmayı esas almayan şairlerin şiirleri, dikkat, mantık, bütünlük gibi sorunları olan şiirlerdir.
″…’ın… Adlı şiiri, net ve doğrudan ifadeyi önceleyen başarılı bir şiir. ″ (s,63)
Özbahçe , ″Hayal Kurma, Şiir Yaz! ″ adlı yazısının başlangıcında, modern şiirin en belirgin vasfının konuşmak olduğunu söyler. Konuşmayı, doğrudan konuşmak şeklinde tanımlar. Bu yazı tam bir manifesto yazısıdır aslında. Günümüzde yazılmakta olan şiire baktığımızda, bu şiirde baskın olanın ‘hayal’ unsuru olduğunu ama sorunlu bir unsur olduğunu söylemek mümkündür. Özbahçe’ye göre şair, pasif bir şiir yazıcısı değildir. Harekete dayalı gerilimli bir şiirin yazılması gerekir. Özbahçe, şiir yazımında şairin aktif/etkin bir tavrı benimsemesi gerektiğine inanır:
″Günümüz şiiri, konuşmak yerine, hayal kurmayı tercih etmiş durumdadır. ″ (s,8)
″Şiir, hayale teslim olmamaktır. Romantik bir ortam yaratmak ve bunda pastel duygularla kibar kibar devinmek son dönem şiirimizin en çok öne çıkan özelliğidir. Devinmek dedim; ama hayale teslim olan şiirin en belirgin sonuçlarından biri de şiirden hareketin dışlanmasıdır. ″ (s,8)
″…’ın bence üç hususta temkinli ve tedbirli olması gerekir: Birincisi, romantizm meselesidir. ″…″ şiirindeki romantizmi geriletmelidir. Bunun uzantısı olarak şiiri sıkıntıdan, efkârdan yazmak havasından da kurtarmalıdır. İkincisi, mantık hatalarına karşı uyanık durmalıdır. ″…″ üçüncüsü, anlamını aziz milletimizin anlam dünyasında aramalıdır. Böyle bir hassasiyet geliştirmediği takdirde yaşamayacak bir şiire emek vereceğini aklından çıkarmamalıdır. ″ (s,180)
Abartılı Romantizm
Şiirde abartılı romantizm meselesi de doğrudan ifadeyle bağıntılıdır. Şiirde romantik tutumun işletilmesi, konuşma gerekçesinden yoksun oluşun bir sonucudur. Bu durumun söylenecek sözün bulunmayışı ve hayalcilik ile zincirleme bir ilişkisi vardır:
″Bugün itibariyle şiirde romantizm unsuru hayal kurmaya geçiş olarak işletilmektedir. İlk kez ortaya çıktığı dönemlerde yaşanan hayata etkili bir eleştiri getirmek niteliği taşıyan romantizmin içi boşalmıştır. Romantizmin Batı’da ortaya çıktığı dönemlerdeki işlevini hem Necip Fazıl (1905-1983) şiirinde, hem de İkinci Yenide gözlemek mümkündür. Sonradan olan şey, romantizmin, şairanelik ve sair etkilerle içinin doldurulması, dondurulması ve şairi yaşanan hayat ve yaşayan insandan koparmak sonucuyla sınırlamasıdır. Bu dönüşüm hayalcilik üzerinden gerçekleşmesidir. Sonuç itibariyle bugün, hayalcilikle içiçe geçen romantizm, kurulu düzenin, egemen dizgenin ekmeğine yağ sürmekte, haksızlığı çoğaltmaktadır.″ (s,9)
Sünni şairi, hakkın safında olarak düşünürsek, romantik tutumdan mümkün olduğu kadar uzak durmak gerekmektedir. Günümüzde yazılmakta olan şiir söz konusu olduğunda, daha çok lirik şiir için geçerli olabilecek bir olgudur. Epik şair, daha aktiftir liriğe nazaran. Lirik şiir, hayalciliğe daha yakın bir şiirdir. Ve hayatın pasif tarafında daha çok. Epik şiir, öyle değil de böyle diyen bir şiir. Epik şairin meramını yüksek sesle dile getirmesi, egemen dizgenin rahatsız olduğu bir dile getiriştir. Epik şiir, konuşkan bir şiirdir ve diri bir özü esas alır. Epik şairin hayalci bir şair olmadığını söyleyebiliriz. Epiğin tavrı cesarete dayalıdır ve dünyasında hayale yer yoktur. Daha aktif daha etkendir şiir bahsinde. Epiğin dünyası, iç’ten dış’a doğru şekillenir. Epik şair sözü doğrudan söyler ve dünyanın gidişatından rahatsızlık duyduğu için söyleyecek sözü hemen her zaman vardır. İletişimsizlik, lirik şiir için söz konusudur.
Yaşayan İnsan, Yaşanan Hayat
Şiire hayatiyet katan, canlılık kazandıran; o şiirin temel bir tavır olarak insanı ve hayatı esas almasıdır diyebiliriz. Sezai Karakoç’un ‘insansız şiir tez ölür’ sözü, şiirin kalıcı olmasını sağlayan önemli bir ölçüt, üzerinde durulması gereken bir tezdir. Şiirde realizmin ölçütüdür bu aynı zamanda. Sade bir söyleyiş, imgeye boğulmayan bir anlatım tarzı, gerçekçi oluş gibi ilkeler, yazılan şiire can katan nitelik veren ilkelerdir. Şiirde çağdaş zihniyeti, çağdaş gerçekliği esas almak da yaşayan insan ve yaşanan hayatla mümkündür. Şairin çağına olan duyarlığı, şiirini kof ve verimsiz olmaktan kurtaran, şiirine nesnel karşılık veren, şiirinin bir şahsiyet kazanmasını sağlayan, şiire somutluk ve iletişim gücü veren, şiirin mesele taşıyıcı bir güce ulaşmasını sağlayan olmazsa olmaz kriterlerdir. Şiirin eleştirel bir vasfı taşıması, çağ-insan-hayat problemlerini dile getirişiyledir daha çok. Şiirin kritik bir sanat oluşu bundandır. Zira şiir, kritik zamanların ürünüdür ve bir ölüm-kalım meselesidir. Bu aynı zamanda tehlikenin içinden sesletilen bir şiirin ciddi ve siyasi oluşunu imler. Yaşayan şiire yaşarlığını katan, o şiirin insan ve hayatla bağ kuruşudur diyebiliriz. Bu bağ, şiir meselesinde en esaslı bir bağdır. Konuşmak isteyen bir şiirin mutlak ölçüde insan ve hayatla bir derdi, bir problemi vardır:
″Şiir meselesinde işe karakterini veren çağdır. Bu işin sırrı budur. Bu çerçevede, yaşasın diye ortaya salınacak şiirin temel şartlarından biri, etrafımızda akıp giden hayata ve insana dikkat kesilmektir. Şiir, hayatla ve insanla bağını arayarak, kurarak yaşamaya başlar. Şiirde, neredeyse bütün mesele budur. İmgeye abanarak abartılan soyutlama şiiri hayatsız ve insansız bırakır. ″ (s,260)
″…’ın, ″… ″ adlı uzun şiiri, nispeten başarılı bir şiirdir. Bu şiirde, şiiri hayattan süzmek isteyen bir tavır var. Bu tavır, bu şiire bir dirilik katmaktadır.″ (s,115)
″…’nın, ″…″ adlı şiiri, hayal kurmayı temel tavır olarak benimseyen başarısız bir şiir. Hayal kurmak temel tavır olarak benimsenirse doğrudan konuşmaya yaklaşılamaz. Bu durum belirsizliğe, bütünlük fikrinin dağılmasına, abartılı romantizme, edilgenliğe ve buna mukabil eleştirel bir özden yoksunluğa yol açar. ″ (s,105)
Burada da görüleceği üzere, şiirinde insan ve hayatı ıskalayan öncelemeyen şairler, hayal kurmayı tercih edeceklerdir. Özbahçe, şiirindeki cesareti eleştiriye de uygulamış bir şair. Ve Özbahçe eleştirisinin de ruhu da, şiirde yaşayan insanı, yaşanan hayatı, bir tazelik fikrini, tavır olarak cesareti esas almaktır. 90’lar şiirinin de belirgin özelliklerinden biridir bu: Cesarete dayalı, konuşkan bir eda. Net fikirler bakımından bunu eleştiriye de uygulayan tek şair-eleştirmen özelliği taşıyor. 90’lar şiiri, siyasi bir şiirdir ve sözünü sakınmadan söyler. Ağzında eveleyip gevelemeyen, net ifadeye öncelik verir. Atılgan bir öne atılış, bir atılım gücü vardır bu şiirde. Cesaretin şiiridir 90’lar şiiri, edilgen romantizme kapılanmaz. Israrla konuşmak isteyen bir adamın şiiridir adeta. Soyut zihinsel spekülasyonlara yer yoktur ve bir davranış biçimi somutluğundadır.
Konuşma Dilini Esas Almak
Şiirde konuşma dilinin esas alınışında beliren en büyük tehlike, şiire özgü farkın ortadan kalkmasıdır. Şairin, şiirinde, sadece konuşmayla yetinmesinin doğal bir sonucu: Düz ifade. Konuşmanın şiire özgü prizmadan geçirilmesidir esas olan. Şairin yalnızca konuşma yetinmesi ortaya bir takım ilginç sözler çıkarır. Ve çoğunluk itibariyle bizler de buna ‘imge’ adını veririz. İmgenin eleştirel süzgeçten geçirilmesi durumu da güme gider bu arada. İlginç sözler, imge olur. Şiirde somutluk, doğrudan ifadeyle sağlanır ancak. Şairin kuruntularını şiir adı altında okumak istemiyoruz.
"Yaşayan insanı, yaşanan hayatın şiirde tebarüz şartlarından biri, konuşma dilidir. Günümüz şiirinin temel meselelerinden biri, konuşma diliyle ilişkisinde yatmaktadır." (s,260)
"Günümüz şiirinin en vahim sorunlarından birisi, konuşmanın iptal edilmesidir. Bu durum günümüz şiirindeki özsüzlüğün sebebidir. Konuşma ve buna bağlantılı olarak somut ifadenin öncelenmesi şairini konuşma gerekçesi üzerinde düşünmeye zorlayacaktır." (s,155)
80’ler şiirinin vahim tablosu düşünüldüğünde, yine de bu gün konuşma diline olarak yazılan şiiri ciddiye alabiliriz. Konuşma dili, en nihayetinde yaşayan insan ve yaşanan hayatla irtibata geçirilmiş olarak metne yansıyacaktır. Bu da metne organik bir nitelik katar. Sentetik şiirin tuzağına, yapay şiir diline düşmemiş oluruz böylece. Yapay şiir dilinde sahicilik aramak boşuna bir çabadır. Bu yapaylıkta sahte bir dünya, sahte bir insan, sahte bir şiir algısı vardır. Bu da bir kısır döngüdür sonuçta, karşılıksız kalmaktır. Beşeri bir sestir şiir. Beşeriyetimizden taşan şiir, okunası, tecrübe edilesi bir şiirdir. Beşeri tecrübeden doğan şiir, insan ve hayatla konuşmaya yönelik bir ilgi kurmuştur. Bu ilgi dirilten bir ilgidir. Ve hayatı ırgalar. Hayat doludur.
"…’ın , "…" adlı şiiri, konuşan özneyi öne çıkaran bir şiirdir; oysa öbür şiirleri hem konuşan özneyi, hem de şair özneyi silikleştiren, kişilik özelliklerini törpüleyen, soyut bir şeylerin bir anlatıcı tarafından aktarımına dayalı şiirlerdir." (s,184)
"…’ın bugün itibariyle iki temel sorunu vardır. Birincisi, teknik meselesinde her şeyi sıfatların üzerine kurmaktan vazgeçmek. Buradan giderek konuşmayı öncelemek ve buna mukabil romantizmin yol açtığı abartılı soyutlamalardan, hayaller, hayaller, hayallerden sıyrılmak. İkincisi, öz meselesi. Bir şey iletmek meselesi! " (s,179)
Diri bir öze sahip şairler, şiirlerinde konuşma dilini öncelerler. Öncelenen bu dil, şairi insan ve hayata daha bir yakınlaştırır. Konuşmak harekete bitişik bir eylemdir. Ve şairi canlı tutar. Şaire can verir, yüzümüze kan gelmesi gibidir şiirde konuşmak. Şairin hayallere kapılıp gitmesini engeller ve bu anlamda mücadeleci bir öz taşır. Mücadeleci şiir somut ve diri özlerle yazılan, dirimsel bir şiirdir. Dirim yüklüdür ve etkin bir durumu, etkin bir konumu benimser. Konuşmaya dayalı bir şiir, bunalan ve sıkılan efkârlı bir öznenin şiiri değildir. Her hal ve şartta müdahil bir tavrın şiiridir. Ve bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey de bu özellikleri taşıyan şiirin, milletle olan akrabalığıdır.
Şiir - Millet Meselesi
Kaderini başka yerde aramayan bir şairin şiirinin konusu, Türkiye’dir. Türkiye’yi, Türk insanını ilgilendiren bir şiirin peşindedir o. Yazılan her şiir bizce, Türk insanının anlam dünyasında bir karşılığının olması halinde önemlidir. Epik şiir türü, millet meselesiyle yakından ilgilenen bir şiir oluşuyla Türkiye’nin şiiridir. Memleket meselesi, bu şairin özel ilgi alanıdır, epik şairin derdi Türkiye’dir, Türk insanıdır. Epik şiir, siyasi bir şiirdir ve bu anlamda epiğin hareket alanı, tebarüz edeceği nokta, milletin nabzının attığı yerdir. Epik, kavganın göbeğinden sesletilir. Böylece epiğin kavgacı bir şiir olduğunu, epik şairin kavgacı bir kişiliğinin olduğunu söyleyebiliriz. Şairin alınyazısı, milletinin alınyazısıdır adeta. Milletle yakından alakalı bir şiir, Sezai Karakoç’un ifadesiyle milletine kafasıyla, gönlüyle ve ruhuyla yapışıktır. Milletin mukadderatıyla şairin kendi yazgısı arasında bir özdeşlik bir koşutluk vardır. Şiir-millet meselesinde en manidar sözü İsmet Özel’den duyarız: "Türk şiirinin aradığı şey, Türkiye’de yaşayan insanın dünyasına ne derece tekabül ettiğidir."
"Günümüz şiirinde çare bulunamayan hususlardan birisi de yaşadığımız hayat, yaşayan insan meselesidir. Günümüz şiiri hayalden doğan bir şiirdir. Günümüz şairi milletiyle, yaşanan hayat ve yaşayan insanla bir bağ kurmak zorunluluğu duymamaktadır. Muhatap sorunu hissetmemek günümüz şiirinin vahim sorunlarındandır. Bunun altında yatan sebep şairin özgüven eksikliğidir. Özgüven eksikliğinin sebebi üzerinde düşünmek bizi aidiyet sorununa götürür. Milletiyle bağ kuramayan şair hayatsız kalmaya mecburdur. "Alınyazısını milletin alınyazısında arayan şair (Karakoç) yaşadığı zamanı, insanı, hayatı derinlemesine kavramak imkânını ele geçirmiş demektir." (s,141)
Osman Özbahçe, geneli itibariyle sorumluluk taşıyan bir şiirden yanadır. Sorumluluk sahibi bir şair, milletin kaderiyle yakından ilgili bir şairdir. Şair, evvela millete karşı, milletin anlam değerlerine karşı sorumludur. Özbahçe , "Kural Dışı" adlı kitabının daha ilk yazısında bu sorumluluğa dair önemli tespitlerde bulunur. Özbahçe’ye göre şair için en büyük tehlike, onu uyumsuzluğa, aykırılığa yönelten marjinalliğin şiir piyasasında el üstünde tutulması, bize göre de övgüler düzülmesi, şiirlerinin ciddiye alınmasıdır. Burada, bu marjinal oluşta göz ardı edilen, şairin (marjinal şairin) millet meselelerine olan duyarsızlığı, aymazlığıdır.
"Şair, sorumluluk sahibidir. Uçuk kaçık bir tip değildir. Keyif peşinde koşmaz. Bencilliğinden, menfaatinden bir put yontup ona tapmaz. " (s,3)
Özbahçe, millet bahsinde de net oluştan yana bir tavır sergiler. Özbahçe için her şey nettir ve bu anlamda doğrudan hükümleri dile getirişiyle vazgeçilemezdir. Özbahçe, şiiri, ustası olarak gördüğü İsmet Özel gibi, bir ölüm-dirim meselesi olarak görüyor, bu gerçek. Bu gerçeğe bir gerçek daha eklemek gerekirse, onun şiirinin ve eleştirisinin ana sorunsalı, Türkiye’dir, Büyük Türk Şiiridir, millet bilincidir.
"Şair, millet olarak kişiliğimizi, varlığımızı borçlu olduğumuz kaynağa karşı birinci dereceden sorumludur. Milletinin gelmişine geçmişine, ekmeğine aşına, dinine imanına karşı sorumludur. Buralarda olup biten her şey onun birinci meselesidir.(…) Bizim için varlığımızı korumak ve peşi sıra yeniden doğuş hâlâ bir hayat-memat meselesidir. Varlığımızı borçlu olduğumuz kaynak hâlâ tehdit altındadır. Bu durumda şiirimiz bu kaynağın tahribi ve buna karşılık mukavemetine dikkat kesilmelidir. Kendini bu meseleden bağımsız hissetmek kalleşliktir. Düşman safına geçmektir. Millet olarak direnişten dirilişe, hücuma ve zafere geçmemizin başka bir yolu yoktur." (s,3)
Özbahçe’ye göre şair, milleti adına konuşan adamdır. Sezai Karakoç’un tabiriyle atan nabzı, çarpan yüreğidir. Mukadderatını mensubu olduğu milletin mukadderatıyla bir ve aynı gören şair, sözü, milleti adına alır, milleti adına konuşur. Milletle hayati derecede esaslı bir bağı vardır. Şaire ve yapıp etmelerine anlam veren bu bağdır aslında.
"Şiir, insan için, kendi kaderinden konuşmak olduğu kadar, hatta daha fazla, milletin kaderinden konuşmaktır. Şair için milletinin kaderi kendi kaderidir. Burada parçalanamaz, birbirinden ayrıştırılamaz bir ilişki vardır. Şair oraya yerleşir ve kendini ve her şeyi oradan konuşur. " (s,5)
"Bize lazım olan, sorumluluğumuzu idrak etmektir. Milletimizle bağımızı aramaktır. Israrla, büyük bir şeyin inşasına emek vermektir. Hevâ ve heves, sadece hevâ ve hevestir. Burası, bu memleket bizimdir. Ona göre davranmamız lazımdır. Düşmanın gücü, gücümüz karşısında her hareketimizle erimelidir. Öyleyse güçlü bir şiir hepimizin boynunun borcudur. Bu bizim milletimize borcumuzdur.
Sonuç Yerine ya da Hep Hayat! Hep Hayat!
Özbahçe eleştirisinde, başından sonuna, şiire yaklaşım biçiminden şiir-millet meselesine gelinceye kadar, düşündüğümüzde, Özbahçe şiirini de buna katarak, ana meselenin bir ‘bilinç’ meselesi olduğunu görürüz. Bu bilinç, daha çok milletimizin kaderiyle şekillenmiş, hayat ve insanı temel alan bir bilinçtir.
Özbahçe’yi yüksek sesli konuşturan da, şiirimizin genelinde gördüğü, şairlerde şahit olunan topyekun bir uyuşukluk, bir idraksizlik, bir körleşme ve edilgenlik durumlarıdır. ‘Ucunda ölüm olmayan şeyi ciddiye almak zorunda değiliz’ der, İsmet Özel. Bütün büyük şairlerin ana karakterini oluşturur bu: Millet bilinci ve millete olan duyarlılık. Şiir geçmişimiz, bu duyarlılıklar ve tanıklıklarla doludur. Şairi geleceğe taşıyan bu hassasiyettir biraz da. Mehmet Akif’i şairlerin piri kılan budur, Namık Kemal’i vatan şairi kılan budur, Fikret biraz da "Sis" şiiriyle Fikret’tir, Nazım, ‘İnsan Manzaraları’yla Nazım’dır, Turgut Uyar, "Terziler Geldiler", Sezai Karakoç, "Köpük" ve "Hızırla Kırk Saat" şiirleriyle millete mal olmuş, millet tarafından sahiplenilmiş şairler olagelmişlerdir. İsmet Özel, milletle derdi olmasaydı İsmet Özel olamazdı belki de. Bu şairler, milletimiz varoldukça yaşayacaklardır. Bu şairlere yaşarlığını sağlayan şey, milletin dinamizmine olan inançlarıdır. Millet vurguları, millete yönelik duyarlıkları, anlamlarını milletin anlam dünyasında aramalarındandır. Milleti bu güne dek yaşatan değerlere olan hassasiyetleridir. Taşıdıkları bilinçtir, öfkedir, tepki ve arayıştır. Milletten güç almaları, millete güç vermeleridir. Bu şairlerin büyük çoğunluğu, konuşma biçimlerini içinde yer aldıkları milletten almışlardır, halkın konuşmasını halktan alarak karşılığında halka hayat vermişlerdir. Can katmışlardır. Sözcümüz olmuşlardır.
Osman Özbahçe’yi, millet bilinciyle yazılan bir şiirin temel ölçütlerini algılamamıza, belirginleştirmemize katkı sağladığı için üstün emek gücüyle önemsenmesi gereken bir şair-eleştirmen olarak görebiliriz.
Kaynakça
Osman Özbahçe, Sağlam Şiir, Ebabil yay. 2006, Ank.
Osman Özbahçe, Kural Dışı, Ebabil yay. 2007, Ank.
İsmet Özel, Çenebazlık, Şûle yay. 2006, İst.
Sezai Karakoç, Edebiyat Yazıları 1, Diriliş yay.,1982, İst.
Hüseyin Cöntürk, Çağının Eleştirisi-Birinci Kitap- YKY, 2006, İst.

Ne kadar manzumeci olarak
Kerem Ağahanlı — Pzt, 23/11/2009 - 16:29Ne kadar manzumeci olarak görülse de Akif'in poetikası diyebileceğimiz şu mısralar Onun şiirinin nerede durduğunun, şiirden ne kast ettiğinin izahıdır.
Bana sor sevgili kârî΄ sana ben söyliyeyim
Ne hüviyyette şu karşımda duran eş’ârım:
Bir yığın söz ki samimiyyeti ancak hüneri:
Ne tasannu’ bilirim çünkü ne sanatkârım.
Şiir için gözyaşı derler, onu bilmem yalnız
Aczimin giryesidir bence bütün âsârım
Oku, şayet sana bir hisli yürek lazımsa;
Oku, zîra onu yazdım, iki söz yazdımsa.
Şiir ve Şuur
Nadir Marmara — Cts, 21/11/2009 - 15:34Sevgili Mustafa Celeb'e bu değerli yazısından dolayı teşekkürlerimi arz ederim.
Kendi adıma şiir konusunda, özellikle son dönem Türk şiirnin eleştirisi alanında Hasan Bülent Kahraman'ın da dikkate alınmasının önemine değinmek isterdim. Zira, modern Türk şiirinin biraz "liberal" ölçütlerde de olsa önemli eleştirmenlerinden hesap edilmektedir.
Birde bu yazıda benim dikkatimi çeken ve Osman Özbahçe'nin de eleştirilerinden anlayacağım, "şiirin şiir için olmadığı" ve olmayacağı ciddi bir husus. Zaten buna inanmadığımı belirtmek isterim. Bir de, şiirde ve yazının kendisinde de silik biçimde de olsun dikkat çekilmiş "resmileşmiş" söylem karşısına konulan "resmi olmayan" söylemin ne derecede resmi olmadığıdır?
Not: bu güzel yazının yitip gitmemesi için her 10 yazarından 8-nin şair olduğu sayhanın kalem şövalyelerinin tepkisini merak ediyorum doğrusu.
"Kısmî Bir Şair" olarak söz
Halid Aslan — Cts, 21/11/2009 - 16:00"Kısmî Bir Şair" olarak söz almak istiyorum, müsaadelerinizle... Mekteplerde şiir öğretilirken (!) tasnif pek yaman dayanak olur elimize. Saf Şiir deriz mesela, Sonra Toplumcu şiir, Garip şiir, İkinci yeni... bendeniz en çok İsmet Ağabey'in de içinde yer aldığı 1980 sonrası Türk Şiiri başlığını severim. Cahit Zarifoğlu'ndan Akif İnan'a, Attila Maraş'tan Hüseyin Atlansoy'a kadar kimler yoktur ki içerisinde. Şimdi niçin böylesi bir tasnif ve neye göre? Bu derin gibi görünse de sathi bir cevaba haiz sorudur. Ve yazarımız şu şekilde Cöntürk ifadesiyle sıralamaktadır:
″Bizim şiir olarak yazılmış bir metne şiir diyebilmemizin asgari şartı dörttür:
1.Öz
2.Müzik
3.Biçim
4.Bütünlük
Saf şiirde tekmili birden olmalıdır... Garip için fark etmez filan... Bu işin sistematik bir yönüdür Oysa yapmamız gereken Osman Özbahçe'nin ele aldığı gibi bizim için şiir nerede duruyor? sorusunun cevabını aramak lsa gerektir.
Şiir "evet isyan" olabiliyor mu?
"Sana, banaya dair bir şeyler var mıdır şiirinizde?
Mona'ya ağlayabiliyor musunuz?
Mücessem bir hüzün veya muşahhas bir umut mudur şiiriniz?
Ben şiirime yeterince emek vermiyorum diyenler sıradan çıksın lütfen... Her okuyuşumda şairi olarak ben bile imge kapısından geçip farklı manalara taşıyorum diyorsanız azıcık bekleyiniz...
İçinizdeki damlalar deryalar için icbar ediyor mu sizi... Açın bend kapaklarını. şaire hürmet zamanıdır?