Gelişi Güzeller 1
Halid Aslan — Pzt, 13/01/2003 - 00:00
1.
Altdorfer, "İskenderiye Savaşı"nı yapalı ne kadar oldu? Geceli gündüzlü bombalanan Bağdat'ı görse, nasıl resmederdi acaba? Resmeder miydi veya? Bağdat, resmedilebilir miydi? Siyah Vals'e kalkmış olanlar, Beyaz Ölüm için ne demeye layıktır? Hiç (ki) !
2.
Yazarken yol alır insan. İleri, biraz daha ileri... Heybesinde çakıl taşları, kuru üzüm, çörotu, koynunda muska. Sonra rengarenk, cilt cilt kitaplar, haritalaşmış, eskitilmiş, berkitilmiş yüzler. Yollar hep yollara bağlıdır. Hep kontrolsüz kavşaklar; stabilize, patika, otoban, pratik. Bir simge bir başka simgenin ana rahmi. Doğar, büyür, OLUR. Yol alırken yazar insan. Her kelime bir kilometre taşı. Harfler kelimelere, kelimeler cümlelere (tümceler sözcüklere, sözcükler imgelere) albenilerle akar, gider.
3.
Zebranın çizgileri, insanların parmak işaretleri gibi. Ayrı, farklı, özel. Siyah - beyaz rüyalarımızda, perspektif sorunlarımız var. Yokuşa akan su, aşağıya çıkmak, yukarı inmek... Modernite, kabusumuz. Dikkat, hep başka yerde. Yani hiçbir yerde. Kadınların kaşlarına yahut kirpiklerine olan ilgileri kadar bile değil ellerimizin kesif haritası, alnımızın harplere düçar kalmış kırışıklığı, saçımızın bir teli. Kulağımız ya da bir başka uzvumuz, ağrıdığı zaman var. Halbuki her zaman var. Rüyalar, her zaman var. Dualar, isyanlar, gözleri yaşlı analar, baharlar...
4.
Çağdaştan uzağa, alabildiğince uzağa: Işığa. Saniye ve dakika "çağdaş icat". Zamanın karnıyarığı. Lime lime. Paramparça. Zamanın öncesi, zaman öncesi. Tahtında hüve, gece - gündüz. Ahir mevsimler: Hasat, tohum, göç... Talmud'da geceleyin bir yabancı ile konuşulmaması öğütlenir. Yabancının gerçekte şeytan olabileceği gerekçedir. İsa da kendisine verilen görevi, gündüz sona ermeden önce bitirmesi gerektiği düşüncesindedir. Günün ve akşamın ışıması, kesin hatlı sınırlardır. Ve gecenin bir bölümü ile kutsanırız. Zaman, her yönüyle bizim. Saatsiz zamanlar, bizim.
5.
Rakamların adlandırılışı enteresan. Bir sürü nazariye söz konusu. Sıfırsız varsayılan matematik kadar hoş. Kör, sağır ve dilsiz. Adem (as)'e eşyanın adını öğreten Rabb'imiz, rakamları da mı öğretmişti? Bilmiyorum. Yalnız, açı nazariyesi, doğru veya yanlış, izahı yönünden işime geliyor. 1'de bir açı, 2'de iki, 3'te üç... Rakamsız saat ve sıfırsız matematik !..
6.
Ölmemek için öldürmek zorundayız, ama her öldürdüğümüz insanın kendimiz olduğunu ne zaman öğreneceğiz, diyor Cemil Meriç. Ben, oksijen verilmeyen bir akvaryumdaki balığım. Her aldığım nefes, sonumu hızla yaklaştırıyor. Fanusu kıracak gücüm yok. Hoş, kırsam, nerede barınacağım. Ölmek istemi, zayıflık acizlik. Korkak insanların ilk arzusu. Ben korkak mıyım? Hayır, cahiller kadar cesurum. Öyle buyrulmuyor mu?
7.
İşte ben, buradayım. Yani çakıllı, insanın etine batan rüzgarlı yol ayrımında duran benim. Aşacağım bu vadinin ötesinde gürbüz baharlar, bitmeyen sevdalar var. Orada aşk ve isyan birbirinden ayrılmaz. O rüzgarı saçlarımla tanıdım ilkin. O yüzden gürdür saçlarım. Belki o yüzden sevdâzedeyim. Ağaçlarda mısralar büyür. Kuşlar, mefûlü / mefâîlü... kalıbında içerler sularını. Deli dolu Nef'î geçer sert adımlarla. Hayâlî, okşarcasına çimleri. Temrenler, çark-ı felekler, ol bî - vefalar, ağular, kadehler... dolaşır kelimeler yerine. Şerhe muhtaçsız hayatın, derkenar duaları kalır dudaklarda. Orada, hayatın altı çizilidir.
8.
Allah, Kuran'ı sözle indirip yazıya geçirtti. Kuran'la karıştırılmaması için Hadisler, kaleme alındı. Söz, gökyüzü. Yazı, arz. Elle tutulur, hacmi olan, görünen. Yazmaya tarafgirim. Çiçero, tarihin bir daha göremeyeceği hitapları sıralasın, dursun. Ağzından çıkan her kelimenin, uçup gittiğini fark edebildi mi acaba? Edememiş. Mektuplarından başka farkına varamamış söz ile yazının...
9.
Fuzûlî:"Aldanma ki şair sözü elbet yalandır"
Nietsche:"Ancak bilinçli ve istençli olarak yalan söyleyebilenler ki - bunlar sadece şairlerdir - doğruyu söyleyebilir."
Epiktetos:"Birisi, Crysippos'un yazılarını anlayabiliyor ve açıklayabiliyor olmaktan dolayı gurur duyduğunda, kendi kendine dedi ki: Eğer Crysippos yazılarını kapalı yazmamış olsaydı, bu adamın gurur duyacak hiç bir şeyi olmazdı."
10.
"Bu âlem sanki oddan bir denizdir
Ana kendini atmaktır adı aşk."
11.
Herkes aynaya bakmalı. Belki bir ayna taşımalı herkes, iç cebinde. Bakanlar ve Görenler'le uğraşmadan sıkça başvurmalı aynaya. Bir yalan nasıl sızmaktadır solgun bakışlardan dışarı, nasıl şekil almakta dudaklar işimize gelmeyen bir haber duyduğumuzda, niçin alnımızdaki çizgiler öfkeden kudurmaktadır...Nasıl? Aynaya sıkça bakmalı herkes. Çünkü ayna ve aynaya akseden gözlerimiz, kendimizi kandıramadığımız iki mübarek ravzadır. Her kim ki özeleştiri yapamıyor hayatta, nedamet duymuyor, tövbe nedir, nasıldır bilmiyor, atın gitsin. Bir işe yaramaz...
12.
Aşırı olsa da olmasa da fotoğraf düşkünlerini, "ruhu hastalıklı insan" olarak niteliyor bilimciler. Fanatikleri, karşılıksız sevenleri, kuş veya başka bir hayvan besleyenleri, antika meraklılarını, pul koleksiyonu yapanları, kıyafet düşkünlerini, düşkün olmayanları, yazanları, yazmayanları, uçaktan korkanları, tek kişilik dergi çıkaranları vs. siz ilave edin. Aslında hepimiz, 20. Asır insanı olarak hastalıklı insanlarız. Ne zaman ki bu hastalık, kendini normal addeden insanlara göre delilik oldu, belki o gün kurtuluşumuzdur. Delilikte keramet vardır diye boşuna denmediğini anlarız o gün. Katılmamak mümkün mü R. D. Laing'in söylediklerine: "Her olayda biz aklıkarışık ve çıldırmış yaratıklarız. Kendi benliklerimize, birbirimize, manevi ve maddi dünyaya yabancıyız. Hatta gözümüze ilişen ancak benimsemediğimiz bir zâviyeden, deliyiz biz." Ancak deli olduğunu ayrımsayabilenler, akıllanabilir.
13.
Üzerine güneş doğmayan ecdattan, karanlık bilmeyen bir nesil peyda oldu. Gün, ocağına çekilip bir koyu kızıllık kapladığı an üzerimizi, düğmesine dokunduğumuz lambalar, karanlıktan kurtarmaktadır bizi. Karanlıktan, yani korkudan. Korkmayan insandan her şey beklenir mi? Evet. Karanlığı bilmeyen insan, öleceğine şüpheyle bakar. Karanlık, kendi olmaktır her insan için. Nefs muhasebesi. Rabb'e yakınlaşmak. Dünyanın uyanışına bir bakın, erken kalkılan bir günde. Kuşlarla. Makinaların, fabrikaların, otomobillerin uyandırmasından önce uyanın.
Siz hiç, bir dikmeyi, bir ağacı yakın takibe aldınız mı? Bir kış boyu, karın, fırtınanın, soğuğun istibdadı altında, mütevekkil, sıranın kendisine gelmesini bekler. Karakış, Zemheri,Mart dokuzu, Dokuzun dokuzu, Abdul beş... Cemrelerle beraber tomurcuklar büyür, büyür, büyür. Ve infilâk. Rüzgâr, güneş, su üçgeninde uç veren yapraklar adım adım, aheste ve sükûn içerisinde yürür, büyür... Sürgünü sürgün izler, umudu umut.
Bir yaz günü, güne, güneşten önce uyanmak kadar asil ne olabilir?
14.
İnsanoğlu için dağlar, dehşetengiz varlıklar olmaya devam ediyor. Tarih boyunca bu taaccüb, bu tecessüs damarlarındaki deli kanlara eşlik ederek esrarını öğrenmeye çalıştılar. Dağların zirvesine ulaşmakla insan, bir galibiyet yanılgısına düştü. Zirveleri zirveler izledi, haşmeti haşmet... Yüksek güçlerin şatoları olarak adlandırılan dağlar, Edward Whymper'in kelimeleriyle: "İnsanın doğayı yenme çabalarının önüne dikilen engeller" diye müşahhaslaştırıldı. Her dağ kutsaldır: Himalayalar, Everest, Godwin, Fujiyama, Olympos, Sînâ, Ağrı, Erciyes...Her birinin bir efsanesi, manevi bir değeri vardır. Tabiî dağların bulunmadığı yerlerde ise insanoğlu sun'î dağlar oluşturdu. Piramitler, Babil Kulesi...Bilinen en eski piramitlerden olan Zoser piramidi için: "Onun (Kral )için göğe çıkabilmesi amacıyla merdiven yapıldı" denilmektedir. Göğe ulaşabilmek; göğün derinliklerindeki "cennet" ideasına varabilmek her dönemim vazgeçilmez idolü olmuştur. Günümüz insanı ise tabiat ile bağlarını koparalı çok süre olmasa da ne bulutlar gibi yürütülüp yeryüzünün dengesini sağlayan dağlarla ne de dağlar büyüklüğündeki dalgalar ve esrarlı gökyüzü ile ilişkisini kesmiş haldedir. Otobanların, yüksek gökdelenlerin, metroların, şehir kargaşasının içinde kalan insanoğlu için tabiat, arada bir tahminlerden fazla yağan yağmur ve kar, okyanuslarda kopup gelen dev rüzgarlar, Rihter ölçeği ile bilmem kaç şiddetindeki deprem olarak kalmış, bunun dışına çıkılamamıştır. Herkesin, daim bir şeylerle meşgul olduğu bir asırda, dağlar kimin umurunda ola ki?
(Resûlüm) Sana dağlar hakkında sorarlar. De ki: Rabbim onları ufalayıp savuracak. (Tâhâ: 105)
Belki o gün bütün tabiat gibi Allah'ı zikredip vazifesini tamamlayan dağların yürütüldüğünü; yeryüzü ile sarsılan dağların akıp giden kum yığınlarına döndüğünü; Allah'ın emanetini yüklenmekten çekinen dağların zalim ve cahil insanlar için nice ibretler taşıdığı anlaşılacaktır. Ve fakat o gün, hakikaten çok geç bir vakittir.
Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma. Çünkü sen (ağırlık ve azametinle) ne yeri yarabilir ne de dağlarla ululuk yarışına girebilirsin. (İsrâ: 37)
15.
Saatleri saptamayı ilk bulan insana
Tanrı bildiğini yapsın! Benim bu
Dileğim, güneş saatini yapıp buraya
Koyarak, günlerimi dilimleyip
Bölen için de geçerlidir.
PLAUTUS (MÖ: 200)
16.
Gaib kelimesini belki en çok Necip Fazıl'da dile getirdi. "Gaiblerden bir ses geldi bu adam..." mısraıyla başlayan meşhur Senfoni (Çile) şiiri, ilk akla gelenden. Gayb: bilinmeyen, görünmeyen. Sonra mavera. Öteler, ötelerin ötesi. İnsanın gayba imanı şart. Bunun eksikliğini hissediyoruz maddileşen hayatımızda. Nedir gayb? Mehmet Doğan şöyle açıklamış:
Gayb: (A.İ) 1. Göz önünde olmayan, alâmet ve emmâre ile bilinmeyen, hakkında delil bulunmayan, gizli olan. 2. His ve aklın ötesinde kalan, insan tarafından kavranamayan 3. Mânevî âlem
Mâverâ ise, 1. Bir şeyin ötesinde, arkasında, gerisinde olan, öte. 2. Görülen, yaşanan âlemin ötesi. (Büyük Türkçe Sözlük, Rehber Yayınları)
Hayatımızdan gaybı çıkartmakla, kendi cezâî hükmümüzü imzalamış bulunuyoruz. Cenabı-ı Allah ile birlikte şu üç varlığı içine alır ki bunları bilmekliğimiz farzdır: Ruh, melek, cin. Bu üçünün mürekkebi insanda mevcut. Farkına varılabilirse. Nefsin zıddı ruhtur ki bize, onun hakkında çok az bilgi verilmiştir. İnsanı iyiye, hayra çağırdığı, ölüm halinde bedenden ayrıldığı, Elestü birabbiküm ile iman ettiği, ettiğimiz bilinmektedir ki buna da iman gerekir.
Melekler, Allah'ın günahsız mahlukâtıdır ve insan, melekten üstün olabilir nefsini arındırıp nefsine rağmen. İmanın şartındandır zaten meleklere inanmak; Cibril'e, Azrail'e, Mikail'e İsrafil'e, Münkir ile Nekir'e, Kiramen Katibin'e ve diğerlerine...
Cinlerin de tıpkı insanlar gibi olduğu, inanan ve inanmayan cinlerin mevcudiyeti, tuvaletten besmelesiz yiyeceğe kadar hayatımızda faal oldukları biliniyor. Ve hikmeti nedendir cini, cinci hocalar; meleği, melek gibi kız; ruhu, ruhsuzlar vs. gibi alelade yerlerde ve manasından öte kullanıyoruz.
Beş duyunun ötesi mutlak vardır ve bunu idrak için mucize filan aradığım yok. Bütün kaygı, manevi dünyamız da giderek maddileşmektedir ve bunun zaferi, insanın ebedi mağlubiyetinin olmasındandır. İki omuz başındaki varlığı unutması insanın, kendini unutmasıdır. Yarınlarını, hesabı, Ahireti... Bizi, 20. asırda, ayakta tutacak tutamaklardan belki en önemlilerindendir gaybı, gündelik hayatımızda olanca varlığı ile yaşatmak ve farkına varmak. Şairin buyurduğu gibi:
"omuz başını denetleyen defterlerden
yalnız sağdaki kalsın
kalem yazsın, yazsın..."
17.
Evhamlarla dolu ilginç bir varlık insanoğlu. Melek olmak için âbid; şeytan olmak için âsi. İkisi arası olmak için: insan.
Teferruatlarla doluyuz. Hiçbir işe yaramayan, saçma teferruatlar. Belki hayatın kendisi teferruatlar. Yoğun bir iş gününün akşamı, harab ve bîtâb, düşeriz eve. Yemekten sonra televizyonun karşısında geçirilen birkaç saat, dinlenmenin aksine, yorgunluğumuza yorgunluk katar. Uykumuz gelir ve yatak. Aslında uyku da bir yorgunluk. Çoğunluk, uyku değil, saat sendromu ve yorgunluk taşır yatağa bizi. Deliksiz uyku. Sabah sil baştan. Süregelen aynı koşuşturmaca.
Gölgesiz bir dünyada yaşıyoruz. Odamızı, florasanlar aydınlatıyor. Özelliği, gölgeleri dahi minimuma indirmesi. Gece, sokaklarımız ışıl ışıl. İş yorgunluğundan sokakları da unutur olduk ya! Karanlık eşittir korku. Korku ise imandan bir şube. Korkuyu bilmeyen insan, hangi duygularla Allah'tan korkacak? Ve elbet sevmeyen?
Vazife: Tabiatı keşif. İnsan, kendini bulmalı. Kendini bulan ise, Allah'ı. Önce parke taşlı yollarda, sonra asfalt ve betonarme gölgeler arasında kaybolduk. "Gül Yetiştiren Adam" olmak için tabiat. Kur'an'ın mesellerini anlayabilmek için tabiat...Az da olsa sürekli amel; çok ve süresiz tefekkür. Vazgeçilmez iki şiar... Öyleyse bismillah taşa, ağaca, güneşe, suya...
18.
Kör kader sâ'ikimiz oldukça
Atlı girsek hana harlı çıkarız
Bizde oldukça bu baht-ı nâ-sâz
Hızr-ı görsek de zararlı çıkarız.
Şair Eşref
19.
İnsanın kendini yalnız hissettiği anlar vardır. Herkesle beraberken dahi yalnızlık. Bir telefon, bir mektup ya da farklı bir duygu arayışı gelip tıkar damarları.
Ne zamana kadar?
Tıkanan damarlar ya açılır ya da zaman aşımına uğrar gider.
Dostsa böyle zamanların dostudur...
20.
"Göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde, insanlara yararlı şeylerle denizde süzülen gemilerde, Allah'ın gökten indirip yeri ölümünden sonra dirilttiği suda, her türlü canlıyı orada yaymasında, rüzgârları ve yerle gök arasında emre âmâde duran bulutları döndürmesinde, düşünen (akleden) kimseler için deliller vardır." (Bakara: 164)
Tabiatın farkına varmak, onunla iletişim kurmak, ondan bilgi ve belgeler almak, Kur'an'a göre aklı kullanmaya bağlıdır. Aslında bu kural hayatın bütünü, varlık âleminde cereyan eden olayların bütünü için gerekli ve geçerlidir.
İlim merakla başlar. Meraksa öğrenmektir. Meraklar soruları, sorular keşifleri doğurur. Arkasından ilim gelir.
"Biz, gökyüzünü, yeri ve ikisi arasındaki şeyleri boş bir eğlence için yaratmadık" (Enbiyâ: 16)
Bütün bilimlerin nihâî hedefi diyor, Muhammed Sıddıkî Bilimin İslâmî Temelleri'nde, nihâî hedefi, eşya ve olayların hakikatını anlamaktan ibarettir." Ne güzel ifade buyurmuş Üstad. Bu hakikatin zuhur ettiği mecra ise, kâinattır. Karın yağması, gece ve gündüz, hayvanların enteresan ve şahane dünyaları, mükemmel döngü, kâinatın merkezindeki insanoğlu, insandaki DNA'lar, ortalama 330 gr. Ağırlığındaki kalbin, her gün devamlı olarak 60.000 mil uzunluğundaki kan damarlarından kan pompalaması, ayrıca kendi enerjisini kendinin üretmesi; sinir sistemi vs...
Allah'ın ayetlerine faklı bir yaklaşımda bulunan Tantavî Cevherî, Allah'ın iki kitabının bulunduğunu, bunlardan birincisinin Allah'ın kudret eliyle yapıp meydana getirdiği kâinat kitabı, ikincisinin ise semâvî kitap adı verilen kelâmî kitap olduğunu ifade etmekte. Bu her iki kitapta da insanın hak ve hakikate ulaşmasına yardımcı olan alâmet, işaret, bilgi ve belgelere "âyet" adı verildiğini ifade ediyor...
Allah, insanın dikkatini kâinata vermesini, bu ayetlere kafa yormasını istiyor. Kâinattaki bu uyuma, dengeye, sisteme...
"O ki, birbirleriyle uygun yedi gök yaratmıştır. O rahman olan Allah'ın yarattığında hiçbir nizamsızlık göremezsin. Haydi çevir gözünü bak, bir kusur görebilir misin? Sonra çevir gözünü tekrar tekrar bak; o göz sana yorulmuş, zelîl ve hakîr olarak döner" (Al-i İmran: 190)
Ve huve ala külli şeyin kadîr
- Halid Aslan yazıları
- yorumlamak için giriş/kayıt gerekli



Buda, bir Çin prensinin oğlu
Kerem Ağahanlı — Cum, 15/08/2008 - 21:20Buda, bir Çin prensinin oğlu olarak dünyaya geldi. Pembe renkli mermerlerin süslediği sarayda , süzgün bakışlı cariyeler , hizmette kusursuz köleler ve cennetsi nimetler arasında bir bilinçsizlik cenneti yaşayan genç Buda başka yaşamların olduğundan habersizdir. Bir gün kendi bakıcısıyla el üstünde taşınan bir şehir turuna çıkıyor. Sokağın bir tarafında sus-pus oturmuş ve dilenen bir yaşlı görünce Buda bakıcısına bu miskinin durumunu sorar ve bedensel çökmüşlüğünü anlamya çalışır. Bakıcısı bunu yaşlılık olarak tanımlar ve bunun insanoğlunun kaçınılmaz sonu olduğunu söyler. Buda, bu kaçınılmaz son beni de mi bekliyor ? diye korkuyla bakıcısına sorar ve alınan cevap evet oluncada hızla saraya dönülür. Buda ateşler arasında inleyerek bu şoku atlatmaya çalışır. Kaç zaman sonra bu şok geçince yeniden bir şehir turuna çıkılır. Bu kez eller üstünde taşınan bir tahta yığınının etrafında toplanmış kalabalığı görünce bakıcısına merakla bunun nedenini sorar. Bakıcısı da bunun bir ölüm merasimi, bu tahta yığınının da tabut olduğunu ve içinde bir ölünün taşındığını söyler. Buda ölümün kendisi için de mi bir kaçınılmaz son olduğunu sorunca cevap yine evet olur.
Artık Buda için saraya kaçıp saklanmak , bunları düşünmemek gibi bir seçenek yoktur. Onun bilinçsizlik cenneti derin bir sarsıntı geçirmiş ve ölümün soğukluğuyla başına yıkılmıştır. Buda, mutlu bir rüyadan korkunç bir kabusa uyanmış , hayalin yalancı mutlu dünyasından gerçeğin acı dünyasına sürülmüştür. Sarayı bırakır ve sonu olmayan yolculuklar , yoksunluklar başlar. Niçin? Aramak için. Neyi? Ruhunu ölümsüzleştirecek olan şeyi. Ölmeyen , değişmeyen , mutlak erdem ve derinliği bulmak için. Her nerede olursa olsun. korkunç içsel acılar , kederli arayışlar ve cevapsız sorular bu yolculukla sürüp gider yıllarca. Buda artık dünyaya yalnızca ayaklarıyla bağlıdır. Dünya ve içindeki iğreti şeyler onu doyurmamaktadır. O ise sonsuz ve mutlak olanın peşindedir.
Bir gün bir ağacın altında uzanırken , birden ruhu tuhaf bir hal alır ve Buda adeta üç boyutlu bir dünyada vecd içinde ruhunun sonsuzlaştığını hisseder. O artık Nirvana'sına ulaşmıştır.Fakat bu acısını dindirmeyecektir. Sevgilinin büyüleyici yüzü onun istekelrini daha bir kamçılamıştır. Daha büyük hasret ve özlemlerle dolu büyük yangınlar Buda'yı beklemektedir. Bir kere bulduğu ama yitirdiği şeyi , hayatının sonuna kadar aradı durdu. Bir ruh boyutunda , başlangıçsız ve sonu olmayan bir döngü içinde.