Ana Yüreği
Mehmet Özkal — Per, 10/12/2009 - 16:59
Ayşe gelin gittikten sonra hepten yalnız kaldı. Zaten ömrünün önemli kısmını yalnız geçirmişti; ama O’nun yokluğuna hiç alışamadı. Yaklaşık üç buçuk sene olmuştu, telli duvaklı evden çıkması.
Oturduğu kerpiç evinden başka bir dikili ağacı bile yoktu. Üç ayda bir aldığı yaşlılık maaşı, bir de yeşil kartı vardı. Köylülerin yardımı olmasaydı, dünyada geçinemezdi.
Kocası askerde iken, bir kaza sonucu şehit olmuştu. Cenazesiyle beraber gönderdikleri bir yazıda ölüm nedenİne “eğitim zayiatı!” denilmişti. Ama bunun ne anlama geldiğini bir türlü öğrenemedi. Kafasında hep bir kuşku vardı. Fakat yapabileceği bir şey ve başvuracağı bir makam yoktu. Çünkü böyle söylenmişti…
Şehit olmasaydı, iki ay sonra izine gelecek ve altı aylık olan oğlu Vakkas’ı görme ve baba olmanın verdiği sevgiyi sevenleriyle paylaşacaktı..
Daha yirmisine girmeden dul kalan Fatma geline, kocasından hatıra olarak kalan sadece Vakkas bebek, bir de aynanın üzerindeki siyah-beyaz askerlik fotoğrafı…
Kocasının ölümünün üzerinden bir sene ya geçmişti, ya geçmemişti ki, Fatma gelinle ilgili plânlar yapmaya başladılar. Köy gibi yerde bir genç kadının dul kalmasının doğru olmayacağını düşünen kaynatası; O’nu küçük oğlu ile evlendirmeyi kafasına koydu. Durumu eşi ile de görüşerek, karara bağladılar. Tarafların görüşünü ve düşüncesini almadan girişimlerde bulunmaya bile başladılar.
Önce Fatma’nın ailesine açtılar verdikleri kararı; sonra da gelinlerine ve damat olacak oğullarına…
Bu beklenmedik teklifi duyan Fatma gelin, âdeta çılgına döndü. “Ama nasıl olur, daha kocamın mezarının toprağı bile kurumadan!.. Hem de kaynımla! Tövbe, tövbe!” diyerek sert tepki gösterdi.
Kızgınlıkla odasına girip kapıyı kilitledi ve kendini yatağın üzerine atarak, başladı hüngür hüngür ağlamaya…
Pencerenin önündeki minderde uyuyan Vakkas’ı kucağına alıp bağrına bastı ve ıslak gözlerle kocasının fotoğrafına bakarak: “Dünyada böyle bir şey kabul etmem; biricik yavrum için saçlarımı süpürge, ellerimi çapa yapar, yine başkasına O’nu muhtaç ettirmem”diyerek mırıldandı kendi kendine.
Aslında kaynı da böyle bir şey olsun istemiyordu; ama babasının ve anasının isteklerine karşı gelmek istemediğinden, kabul etmek zorunda kalmıştı.
Bütün baskılara rağmen, ağzından olumlu cevap alamadılar. Böylece aralarındaki bağları iyice kopararak, komşu köyde yaşayan ailesinin yanına sığınmak zorunda kaldı…
Babasının ve annesinin gereken ilgiyi esirgememesine rağmen, onlara daha fazla yük olmak istemiyordu. Babasının birkaç parça tarlası, ve bir çift öküzünden başka önemli bir geliri yoktu.
Babası da olsa, kimseye muhtaç olmak istemiyodu. Başkalarının bahçe ve bostanlarında çalışmaya başladı.
Vakkas köy ilkokulundan mezun olduktan sonra, şehirde bir kaportacının yanına çırak olarak verdiler. Her gün köye gidip gelme imkânı olmadığı için, bir yakınlarının bahçe içinde odunluğa benzer bir yerde kalıyordu. Oğlu her ne kadar çalışıyor olsa da, daha çok paraya ihtiyaçları oluyordu. Ev kirası, Vakkas’ın yemek, yakacak parası…
Bütün zorluklara rağmen askere gidinceye kadar çalıştı. Artık usta denebilecek duruma gelmişti. Kendi ihtiyaçlarını karşıladığı gibi, annesine yardım da ediyordu.
O zamana kadar Fatma’ya çok kısmetler çıktı; ama hepsini elinin tersi ile itti. Varsa yoksa oğlu Vakkas…
Fatma kendini çalışmasıyla öyle kabul ettirmişti ki, O’nu çalıştırmak için, herkes neredeyse sıraya giriyordu. Ne zaman düğün-dernek ve sıra dışı bir iş olsa, hemen Fatma’ya başvurulurdu. O da hiç kimseye yok diyemiyordu.
Bu nedenle herkes “Yetiş Bacı” demeye başladı O’na. Bu isimle öyle özdeşleşmişti ki; O’nu yeni tanıyanlar ve gençler, adının Yetiş olduğunu zannederdi.
Vakkas askerden geldikten sonra, kaporta-boya işine devam etti. Ustası O’ndan çok memnun olduğu için, hemen işe almıştı.
“Askerliğini yaptı, işi-gücü de var; artık O’nu baş-göz etmenin zamanı geldi” diyerek, etrafına bakmaya başladı Yetiş Bacı. Köyde gelinlik çağına gelmiş ne kadar kız varsa hepsine alıcı gözle bakmaya başladı. Hangi kızı istese, hiç kimse yok demeyecekti. Vakkas uzun boylu, karakaş-karagöz, biraz da yakışıklı; en önemlisi de, altın bileziğinin olması.
Ustasının aracılığıyla, şehirli bir kızla evlendirdiler.
Yetiş Bacı rahatlamıştı artık. “Kendileri mutlu olsun, idarelerini etsinler de ben bi şey istemem” diye düşünüyordu.
Kırk beş yaşlarında filandı; ama elli beş gösteriyordu. Tabi kolay değil, onun bunun ağzının kokusunu çekmek! Ayrıca kendini, babasının anasının yanında sığıntı gibi görüyordu.
Askerden gelir gelmez, Almanya’ya işçi olarak gitmek için İş ve İşçi Bulma Kurumu’na müracaat etmişti. Düğününden dört sene sonra da, kızı Ayşe iki yaşındayken Almanya’ya kağıdı çıktı.
Sevincinden uçacak gibiydi. Hanımı da seviniyordu. Fakat annesinin gönlü hiç razı değildi, Alamanya’ya gitmesine…
Buna rağmen gerekli işlemlerini yaptı; hanımı ile kızını da kayın validesinin yanına bırakıp, sevenlerine elveda dedi!..
Birkaç sene sonra ailesini de alacaktı yanına.
Gidiş o gidiş…
Bir yaz günü evinin avlusunu süpürürken genç bir adam kapının önünden seslenerek: “Vakkas Çelik’in annesinin evi burası mı?” diye sorunca, heyecandan kalbi duracak gibi oldu.
“Mutlaka Vakkasım’a bir şeyler oldu” diye kalbi güm güm atmaya başladı. Yetiş Bacı’nın durumunu gören adam heyecanını yatıştırmak için:
“Teyzeciğim, ben Almanya’dan Vakkas’ın yanından geliyorum. Aslen Maraş’lıyım, adım Ökkeş… Kendisi sağ ve sıhhatli, işleri de iyi. Müsaade edersen O’nun yerine senin elini öpeyim…” deyince biraz rahatladı. Ama, başka ne söyleyecek diye gözünün içine bakıyordu.
“Üzüleceğiniz bir şey söylemek istiyorum…” der demez rengi sapsarı, gözleri yerinden fırlayacak gibi oldu. Ancak “anlat anlat, ne oldu civanıma?” diyebildi.
“Vakkas üç dört seneden beri bir Alman kadınla yaşıyor… Bir de çocuğu oldu. Bu utancından dolayı memleketine gelemiyor ve bir mektup bile yazamıyor. Ama sakın üzülme! Böyle yapan çok vatandaşımız var” diyerek sözünü tamamladı. Yetiş Bacı’nın ise tepesinden kaynar sular dökülmeye başladı.
Hanımından boşanmak için de bir avukata vekâletname gönderdi.
Birkaç celseden sonra mahkeme Vakkas’la eşi Nazan’ı boşadı. Boşandıklarında kızları Ayşe ilköğretim ikinci sınıfa devam ediyordu. Ve babasını hiç hatırlamıyordu. Hâlbuki annesi hep, “Baban Almanya’da, yakında bizi de oraya götürecek, en güzel okullarda okuyacaksın…” deyip durdu yıllarca. Çocuk hep bu hülya ve hasretle geçirdi bunca yılı.
Birkaç sene sonra Nazan’a İstanbul’dan zengin bir kısmet çıktı. Fakat adam kızı, yani Ayşe’yi istemedi. Buna rağmen Nazan, kızını anneannesine bırakarak o adamla evlendi.
Anneannesi ancak bir sene bakabildi torunu Ayşe’ye… Sonunda götürüp babaannesine telsim etti.
Yetiş Bacı “O’nu dışarıda bırakacak değilim ya!..” diyerek bağrına bastı..
Babaannesine geldiğinde ilköğretimin ikinci kademesine geçmişti. Köylerinde okul olmadığından komşu kasabada taşımalı sistemle okumaya başladı.
Yetiş Bacı babası ile annesini de kaybedip yalnız kalınca; Ayşe’nin yanında olması, acısını ve sıkıntısını biraz olsun hafifletiyordu.
İlköğretimden mezun olduktan sonra, liseye devam etmek istemedi; zaten isteseydi nerede okuyacaktı ki… Aslında babaannesi istiyordu okumasını; ama…
Babası ve annesi olduğu hâlde, babasız annesiz büyüyen Ayşe’yi gelin ettikten sonra hepten yalnız kaldı Yetiş Bacı. Ne kadar da alışmıştı Ayşe’ye… O da babaannesini canı gibi seviyordu. Düğün günü evden çıkarken O’na sarılıp hüngür hüngür ağlamış ve bu hüzün dolu sahneye şahit olan köy hanımlarını gözyaşına boğmuştu.
Kocasını, oğlunu, anasını ve babasını kaybetmenin ardından, biricik torunundan da ayrılması çok zor geldi kendisine
İyice yaşlandığı ve takatten düştüğü için, başkasının işinde çalışamıyordu pek…
Babadan kalma kerpiç eve iyice mahkûm olmuştu. Evi de oldukça eskimiş; doğramaları çürümüş, çatısı olmadığı için yağmur yağdığında her tarafından sular akıyordu. Kullanılmayan bölümlerin tavanı örümcek ağı ile kaplıydı.
Allah’tan Ayşe’nin düğününden sekiz ay kadar önce, evine şebeke suyu aldırmıştı da, çeşmeden su taşıma derdinden kurtulmuştu.
İşte böyle bir ortamda yaşıyordu Yetiş Bacı.
Yaklaşık kırk sene el âlemin işinde çalıştı, onunla da ancak idare edip bugünlere gelebildi.
Aslında O, paradan çok sevgiye ve ilgiye muhtaçtı. Kocasının ölümünden sonra, tek umudu oğlu olmuştu! O’nu iş güç sahibi yapabilmek için neler çekmedi neler… Ömrünü feda etti O’nun için; ama umduğu dağlara kar yağdı.
Eli para, gözü Alaman garısı görünce; aklı ve kalbi zail oldu herhâlde!
Bütün vefasızlığına rağmen, O’na bir gün ne beddua etti, ne de aleyhinde bir çift söz söyledi…
Ayşe uzaklara da gitmiş olsa, senede bir defa ziyaretine geliyor, ara sıra komşularına telefon ederek hâlini hatırını soruyordu.
Bunca sıkıntıya ve cefaya rağmen pek doktor yüzü görmedi; yalnız dizlerinde biraz ağrı vardı, birde son zamanlarda göksünün sol tarafında ağrı ve sıkışma oluyordu. Yeşil kartı olmasına rağmen, bir hastaneye gidipte doğru dürüst bir muayene bile olmadı. Sadece ara sıra kasabanın sağlık ocağına gidip birkaç ilaç almakla yetiniyordu.
Komşuları, hemen hemen her gün yanına uğrayıp, bir ihtiyacının olup olmadığını sorarlardı.
Soğuk bir kış günü, imamın hanımı kahvaltıdan sonra pencereden dışarı bakınca, Yetiş Bacı’nın sobasının yanmadığını gördü. “Herhalde sabah namazından sonra tekrar yatmıştır” diye düşünüp, kimseye bir şey söylemedi; ama içine bir kurt düştü “ya kadıncağıza bir şey olduysa!” diye…
Öğlene kadar en az on defa baktı, Yetiş Bacı’nın bacasına. “Hayır, hayır mutlaka bir şey oldu O’na!” diye eşine ve komşularına haber verdi. İmam, hanımı ve bir komşu hanım alelacele gidip kapısının zilini çaldılar. İçeriden çıt çıkmıyordu. On dakika kadar bekledikten sonra, muhtarı haberdar ettiler.
Yaklaşık yarım saat sonra da, kapısını kırıp içeriye girince bir de ne görsünler! Divanın önünde yere uzanmış sessizce yatıyor! Sağ elini de, divanın üstünden pencereye doğru uzatmış; âdeta hayata elveda ediyordu.
Kim bilir belki de oğluna!..
Mehmet Özkal
- Mehmet Özkal yazıları
- yorum yap >giriş/kayıt
- yazıcı sayfası
- Rastgele Yazı
- gönder

Son Yorumlar
11 sa. 13 dk. önce
1 gün 10 sa. önce
2 gün 20 sa. önce
2 gün 20 sa. önce
4 gün 11 sa. önce
4 gün 11 sa. önce
1 hafta 2 sa. önce
1 hafta 2 sa. önce
1 hafta 19 sa. önce
1 hafta 1 gün önce