Sayha Dergi

  • söz makamı
  • 100 türk büyüğü
  • kitap makamı
  • site haritası
  • ara
  • İletişim
Ana sayfa › Bloglar › yavuz akengin yazıları

Kayıp Yazarın Hatıra Defteri

yavuz akengin — Salı, 02/02/2010 - 08:52

Epey zaman önce Kayıp Yazar'ın bir yazısını okudunuz burada. Devamını bekleyen dostlarımız vardı. Soran dostlarımız vardı. Hayır, Kayıp Yazar susmadı. Yazıyor. Üstelik Yazdıklarının numarası 30'u geçti bile. "Yazmasam ölürdüm" dinlere... (Y.A)

5.

Dışarıda hava oldukça güzeldi o gün. Yazdan kalma bir bahar günü sanki. Bir önceki gün toprağı ıslatan o güzel yağmurdan sonra bugün de insanın içini ısıtan bir güneş var. Yakmayan bir güneş. Evde sıkılmıştım. Dışarı çıkıp ‘şöyle bir dolanayım’ dedim. Ben bu kararı verdiğim sırada kulağıma bilgisayardan İlkay Akkaya’nın güzel sesinden bir türkü geliyor: “Zalimler sofrasına kimler kul olmuş/ Kim ağa kim bey idi, kim hayın olmuş/ Sözüm söz, fermanım yok…”

Bilgisayarı kapatıp evden çıkıyorum. Evin önünde dört küçük çocuk oynuyor. Üçünün elinde bebekleri var. Erkek olanın elinde ise bir araba var. Aynı apartmanda yaşadığımızdan arasıra karşılaşıyoruz onlarla. Hatta içlerinden biriyle samimiyetim ‘epey’ ilerde. Her karşılaşmamızda gülümseyerek “keçi” diyorum o da her seferinde kızıp “Bana Aybüke de” diye ayaklarını yere vuruyor. Kızıyor. Kızması hoşuma gidiyor. Hem biliyorum ki onun da hoşuna gidiyor. Karşılaştığımız zaman keçi dememi beklermiş gibi bakıyor yüzüme. Keçi de demiş olsam onunla ilgileniyor olmam onu mutlu ediyor, tatlı gülümseyişinden hissedebiliyorum bunu. Ben keçi diyeyim ki o da istediği gibi konuşabilsin. İstediği gibi söyleyebilsin söylemek istediğini…

Aybüke’yle az çok aramız var ama yanındaki tombul kızla bir türlü anlaşamıyoruz. Geçen gün mesela eve gelirken ‘nasılsa çocuklarla karşılaşırım’ diye coco star aldım birkaç tane. Herkes getirdiğim ufak hediyeyi alıp gülümserken ve de tatlı “Teşekkür ederiz” derken, o tombul yanaklı minik kız gözleri fal taşı gibi açılmış, heyecanlı heyecanlı “Durun” demişti, “zehirli olabilir. Ben buna hiç güvenmiyorum.” Neye uğradığımı şaşırdım. “Bu”na dediği kişi de ben oluyorum tabi. Biliyorum ‘çocuğun ciddiyeti şakası kadardır’ ama yine öyle demiş olması ne bileyim, zoruma gitti. Üstelik devam etmişti: “En iyisi eve götürüp annemizin yanında açalım bunları.” Sonra dönüp “Teşekkür ederim ama bir daha alma. Babam alır bana” demişti. Ah bu şişko küçük kız yok mu…

Beni görünce hepsi birden –tombul kız dahil- ayağa kalkıp “Nereye gidiyorsun?” diye hesap soruyor. Bilsem bir coco star bu kadar etkili olurdu daha önce alırdım, diye geçiriyorum içimden, bir yandan da mutluluğumu belli etmemeye çalışarak. “Nasılsınız kuzular?” diyorum hoşlarına gitmesi için. Nasılsa diyorum, keçiden hoşlanmayan kuzudan hoşlanır. Kuzu daha tatlıdır ya hani… “Biz kuzu değiliz” diyor tombul kız. Ah bu kız deli edecek beni. “Zehirli miymiş benim gofret söyle bakalım” diyorum, “Hem ben sana darıldım.” Darılma lafına üzülmüş olmalı ki yüzü asılıyor. “Yok” diyor, “Zehirli değildi. Ama annem ‘kimseden bir şey alma’ dedi. Başkalarının verdiği şey zehirli olabilir dedi” diyor anlayışla bakarken. Gülümsüyorum ben de karşılık olarak. Erkek çocuk niyeyse biraz daha soğuk duruyor. Uzaktan bakmakla yetiniyor. Benim de zorlamak gibi bir derdim yok. Madem uzak kalmak istiyor, öyle olsun bakalım diyorum. “Akşama bir şey ister misiniz?” diyorum gitmek üzere kımıldarken. “Hayır bir şey istemiyoruz abi” diyor Aybüke, temsilci niyetine. Diğerleri de onaylar şekilde bakıyorlar bana. O değil de bu çocukların cümleleri tam söylemekteki “ustalıkları” beni mest ediyor. Yaşı geçkin birine aynı soruyu sorsam, “Hayır bir şey istemiyoruz” demek yerine kısaca “hayır” veya “yok” diyecekti. Demek ki büyükler küçüklere konuşmayı öğretirken, onlardan da ‘nezaket dersi’ alsa daha güzel olacak…

Yola çıkıyorum. Yolboyu etrafı şenlendiren güller içimi tarifi yok bir mutlulukla dolduruyor. Kırmızı beyaz çeşit çeşit güller… Otobüsü bekliyorum. Yakındaki liseden oldukları belli olan kızlı-erkekli liseli grubu izliyorum bir süre. Birisi “Hocayı nasıl da morarttım ama” diyor, diğerleri belki de onlardan çıkabilecek en yüksek sesle gülerek karşılık veriyor. Bir diğeri “Din hocası diye ona imam muamelesi yapmamızı bekliyor adam. Sen kimsin kardeşim ya? Böyle yersin lafı da öylece suskunlaşırsın işte” diyor. İçim buruluyor. Büyük ihtimalle yeni olmalı din hocası diyorum kendi kendime. Asık suratla biniyorum otobüse.

Sesler birbirine karışmış otobüste… Öğrenci evet öğrenci abi görmediniz değil mi siz o liselileri nasıl da hocalarıyla dalga geçiyorlardı aman be oğlum sen de bırak ne halleri varsa görsünler hem onların anne babaları terbiye vermemiş ki arkaya ilerleyelim beyler lütfen sağol evladım bacaklarım ağrıyordu zaten ayakta durmakta zorlanıyorum anne ne zaman gideceğiz ablamlara sus oğlum az kaldı otobüs birazdan orda olur yavrum bir kalksanız da ben otursam hastaneden yeni çıktım ben de yeni çıktım ne olmuş yani elektriğe yine zam gelmiş duydun mu duydum da geçen ay un fiyatları da yükseldi bu gidişle mağarada yaşayacağız zamlara yakalanmamak için ayy sormayın ya ne yakışıklıydı o çocuk şöyle bi dönüp baktı dedim murat boz off keremcem gibi gülümsedi aynen bitiyorum ona resmen…

Bit kızım bit! Tüken e mi! Nesliniz tükense keşke, diyeceğim vazgeçiyorum. Biz ki bedduayla değil sanatla, yazıyla, sözle, vicdanla ‘dünyanın’ değişeceğine, dünyanın değilse de ‘çevremizin’ o da olmadı 'kendimizin' değişeceğine inanmışız.

Dayanamıyorum seslere. Her kafadan bir ses yükseliyor. Ne hikmetse ben tüm sesleri duyuyorum. Tanrım keşke insan her şeyi duymasa…

Kaptan ‘müsait’ bir yerde inebilir miyim!

6.

Yağmur yağıyor. Küçücük damlalar pencereme çarpıp duruyorlar. İçeri girmeyi kimbilir ne kadar çok istiyorlardır, diye düşünüyorum onları izlerken. Tam karşımda bir badem ağacı. Dallarında geçen seneden kalma kırmızı kocaman kurumuş bademler. Yağmurda yıkanmış. Tertemiz bir ağaç oluvermiş. Oysa daha dün baktığımda toza bulanmış, kara kuru bir şey gibi görünmüştü gözüme. Oysa şimdi yağmurda yıkandıktan sonra ne kadar da temiz, ne kadar da sevimli olmuş. Rengi kırmızıya çalıyor şimdi, dallarından pat pat damlacıklar düşüyor toprağa. Kış mevsimindeyiz ama tomurcuklanıyor galiba. Dikkatlice bakıyorum, evet evet tomurcuklanıyor. İçimde bir şeyler gevşiyor sanki. Kendimi serbest hissediyorum. Gülümsüyorum, yağmur damlacıklarına, badem ağacına, toprağa, karşı binadan benim gibi yağmuru izleyen küçük çocuğa bakıp…

Yağmur yağmaya devam ediyor. Şiddetleniyor iyice. Badem ağacını görmekte zorlanıyorum. Pencereyi dövüyor küçük damlalar. Pencereyi açıyorum, birden içimden peydah olmuş karşı konulmaz bir istekle. Hepsi birden doluşuyor içeri. ‘Hoşgeldiniz’ diye fısıldıyorum. Elimdeki ‘taraf’lı gazete ıslanıyor. Islansın bir şey olmaz. Nice ‘ıslak imza’lar atıldı bu gazeteye, üstünü çizmek maksadıyla. Üç beş yağmur damlacığının lafı mı olur.

Oda arkadaşım içeri giriveriyor birden. ‘Vay sosyalist abicim romantik mi oldun şimdi de?’ diyor gevrek gevrek gülerken. Densiz... Pencereyi kapatıp perdeyi çekiyorum. Islanmış pantolonuma, elimdeki gazeteye, halıya kadar ulaşmış damlacıklara bakıyor, ‘ne oluyo’ anlamında. “Gel bakalım dostum” diyorum, “yağmur bu. Buna yağmur deriz biz. Biat’ı en yeni olandır diyoruz. Henüz O’ndan geldi diyoruz. Rahmettir diyoruz. İzlemek lazım, tefekkür etmek lazım diyoruz biz. Siz ne dersiniz?” Susuyor. Geceler boyu sürdürdüğümüz tartışmalara bir yenisini eklemek itemiyor. Sonunda “Tamam abi ama hayat seninki gibi yürümez ki. Nereye kadar kitap okuyup, derin derin düşüneceksin. Valla evde kalırsın, hiçbir kız almaz seni benden söylemesi. Yağmurdur, damladır, yapraktır, inceliktir bunlar kitaplarda kaldı. Devir internet devri, teknoloji devri, hız devri. Tamam doğru diyorsun ama hayat başka abi” diyerek bitireceği bir tartışmaya girmek istemiyor, anlıyorum.

Kanepeme geçip oturuyorum. Kitabımı elime alıyorum. Daralan kalbimi ferahlatacak iki kelime var kitabın kapağında isim olarak: Bağdat Fragmanı…

7.

Okula gidiyordum o sabah. Geç kalmamak için aceleyle yürümek zorundaydım ki ben de öyle yapıyorum. Koşu yolu olarak belediye tarafından halkın ‘hizmetine’ sunulan yolda hızla yürüyorum. Kenarda banklar var. Sabah sporu yapan kadınlar, erkekler var yolboyu. Yaşlı başlı teyzeler nineler yine belediyenin başka bir ‘hizmeti’ olan garip aletlerin üstüne çıkmış kilo veriyorlar! Muhabbetleri takılıyor kulağıma, gülümsüyorum: “O kadar yedim ama doymadım. Çok güzel yapmıştı Hayriye o keki…”

Bir bankın önünden tam geçerken inlemeye benzer bir hıçkırık sesi duyuyorum. Duruyorum. Bankta başörtülü bir kız oturmuş, kollarına dizine koymuş, eliyle yüzünü kapatmış hıçkıra hıçkıra ağlıyor. ‘Bana ne, geçip gideyim en iyisi. Başıma bela almaya değmez, hem derse de geç kalıyorum’ diyor bir ses içimden. Bir başka ses bastırıyor hemen onu: ‘Bence dinle onu. İlginç bir öyküsü olabilir genç kızın. Ve dahası ağlıyor. Belki bir lafınla kendine gelir.’ İçimdeki benler birbiriyle çatışırken banka geçip yavaşça köşesine ilişiyorum. Hava güzel. Çam ağacının tam altına konmuş banka, dallar arasından firar etmiş ışınlar ulaşıyor. Parça parça güneşçikler. Parçacıktı değil mi ışık? Ya da dalga? Her ikisi diye kanaat getirmiştik sahi en son. Aman ben de ne düşünüyorum. Fiziğin sırası mı şimdi…

Yavaşça doğrulup yüzüme bakıyor. Üzüm siyahı gözlerinden küçük damlalar inmiş, burnunu, yanaklarını, ağzını, çenesini ıslatmış. Hıçkırıyor. Ağlaması durdu ama hıçkırıyor. Boş gözlerle bakıyor, sen de kimsin der gibi. ‘Ağlamak güzeldir’ diyorum, söze nasıl girileceğini bilemediğimiz o durumlara özgü tuhaf bir ruh haliyle. Şaşırıyor şimdi de. Kolunun kenarıyla ıslanmış yüzünü siliyor. Yanındaki küçük çantadan bir peçete çıkarıp kuruluyor. Burnunu çekiyor. ‘Güzel olabilir de bundan size ne!’ diyor hiç de cümlesi kadar sert olmayan bir bakışla. ‘Haklısınız. Affedersiniz, ağlamanızı böldüm. Buyurun devam edin’ deyip kalkıyorum. Ellerimi ceket cebime yerleştirip gidecekken ‘Durun’ diyor yalvarır bir tonda. Tekrar oturuyorum…

Ağlaması tekrar başlıyor. Hıçkırıyor. Sesi de iyice yükselmiş. Yoldan gelip geçen amcalar teyzeler kızı ben üzmüşüm gibi sert sert bakıyorlar. Hatta amcalardan bir iki tanesi bıyık altından dişlerini sıkıp ‘elime geçsen…’ der gibi sert bakışlar fırlatıyor yüzüme. ‘Bence ağlayın ama burada değil. Evinize gidip rahat rahat ağlamanız daha güzel olur’ diyorum. Bir şey demeden bakıyor sadece. Gözyaşını silip başörtüsünü düzeliyor. Üstünde krem rengi bir manto var. ‘Nişanlıydık. Onu bu sabah bir başka kızla çorbacıda görmüş annem’ diyor soluksuz. İşin rengi belli oluyor. Derse gitmekten vazgeçiyorum.

Başka bir şehirden gelmiş buraya anlattığına göre. Üçüncü sınıfta edebiyat okuyor. Bu sene başında nişanlanarak gelmiş okula. Çok seviyorlarmış birbirlerini ta çocukluktan beri. Bir fabrikada şef olarak çalışıyormuş nişanlısı. Mezun olur olmaz evleneceklermiş. Yani planları öyleymiş. Nişanlısı uzak olmayan bir akrabasıymış. Annesi bu sabah evden bir iş için çıktığında görmüş onu bir başka kızla. Yanına gidip ‘Yazıklar olsun’ demiş. Anlamsızca bakmış yüzüne ve ‘Ne olmuş yani?’ demiş utanmadan. Öyle demiş annesi. ‘Sabahın köründe ne çorbacısı bu?’ diye soruyorum, ‘Geceyi birlikte geçirmişler galiba’ diye cevaplıyor.

Ağlaması kesiliyor. ‘Anlatmak ilaçtır’ diyorum gülümseyerek, ‘hadi şimdi iyileş.’ Zoraki gülümsüyor. ‘Herkes sol böğründe kalp taşımaz’ diyorum ciddi bir ses tonuyla. ‘O seni aldatmış olabilir. Belki de her şey koca bir yanlış anlamadan ibaret. Ama böyle banklarda, ailenden uzakta, sessizce bir kedi yavrusu gibi sinerek ağlamak, yakışık alır mı?’ diye devam ediyorum. ‘Ama belki de bundan sonra o olmayacak’ diyerek kesiyor sözümü. Susuyor. Bir düğüm gelip takılıyor boğazına hissediyorum. Yüzü ekşiyor. Yine ağlayacak galiba. Başını eğiyor. Ben de öyle yapıyorum.

Keskin bir suskunluktan sonra kalkıyorum yerimden. Oturduğu yerden yüzüme bakıyor. ‘Allah var ya daha ne istiyorsun? Bir nişanlı ‘bundan sonra olmayacak’ çok mu önemli?’ diyorum göz kırparak. ‘Dost istersen O yeter. Sevgili istersen O yeter…’ deyip uzaklaşıyorum ağır adımlarla.

Elli adım kadar uzaklaşmışken dönüp geriye bakıyorum. Ayağa kalkmış, çantasını omzuna atmış ardımdan bakıyor. Gülümseyerek ‘O yeter, değil mi?’ diye bağırıyor. Gözleri ışıl ışıl yanıyor olmalı şimdi, diye geçiyor içimden. Kek muhabbeti yaparak zayıflamaya çalışan teyzeler, amcalar, genç kızlar, iri pazulu erkekler durup bir bana bir ona bakıyorlar. Sağ başparmağımı kaldırarak yukarıyı işaret ediyorum. Herkes başını kaldırıp bakıyor. ‘Evet Allah yeter dost olarak’ diye karşılık veriyorum, sesimin kalın göbekli teyzelerin duyacağı kadar yüksek çıkmasına gayret ederek.

Gülümsüyor…

Birkaç dakika sonra okuldayım. Sınıfın kapısını çalarak içeri giriyorum. ‘Girebilir miyim hocam?’ diyorum. Dersi böldüğüm için ‘densiz’ der gibi bakıyor yüzüme. ‘Geç hadi.’

Kapıya en yakın sıraya geçip oturuyorum. İlk kez sınıfın bu tarafında oturuyorum üç yıldır burada olduğum halde. Sırada ‘Bingöllü Zelal’ yazıyor. Gülümsüyorum. Zelal.

Duru. Saf. Temiz. Aydınlık. Baktın mı dibi görünen berraklıkta su.

Yağmur damlası gibi…

  • Düş Vakitleri
  • yavuz akengin yazıları
  • yorum yap >giriş/kayıt
  • yazıcı sayfası
  • Rastgele Yazı
  • gönder

Kayıp yazar

Aynur Yavuz — Cum, 05/02/2010 - 22:14

1-gündelik bir yaşamı olanca samimiliğiyle anlattığı için
2- çikolatalar arasında coco stara olan müthiş ayrımcılığımdan ötürü
3- okula gitmek fiiliyle o garip aletlerin üstüne çıkmış oyun oynayan (kilo vermeye çalışanlar demeliydim galiba) yaşlı başlı teyzeler görüntüsünün bana anımsattığı hoş anılar sebebiyle bir kez daha mim koyuyorum kayıp yazarın hatıra defterine..
ince bir nüktedanlık ile ayrıntıların farkında olup onlara uzanabilme hassasiyeti 'kayıp yazarı' zevkle okutan hoş bir farkındalıktı benim için..

  • yorum yap >giriş/kayıt

Berrak...

nur zelal — Per, 04/02/2010 - 01:32

Hayatımızın sağlamasını yapabilseydik-ki en nisyan tarafımıza denk düşer her bir kare- sadeleştirebilirdik de belki.
Sorun çıkarırken,sorunlarla boğuşurken,sorunları çözerken,çıkar yol bulmaya çalışırken,içinden çıkılmaz olana müptelalığımıza esir olmuşuz.

Elimiz hep çapraz kulakta,çekiştirir durur tersinden dünyayı.Halbuki cevap evrenin dili kadar eskidir ve hep yerli yerinde durur:"O yeter,değil mi?"

Halbuki biz hikayeci köşeyi döndüğü anda yeniden daldıracağız kepçelerimizi dünyaya ve biraz daha dünyanın kulaklarını sağır edecek uğultumuz,ne çare...

Sahi "Fiziğin sırası mı şimdi"
"Baktın mı dibi görünmeli suyun
"

  • yorum yap >giriş/kayıt

yazmak

yavuz akengin — Salı, 26/01/2010 - 16:32

yazmak hayatın elinden tutup çekerek bir şeyler kurtarmaktır. bir şeyler kurtarabilmek umuduyla oturuyoruz yazının başına. kurtarabiliyor muyuz yoksa kurtarayım derken kendimizi mi kaprıtıyoruz hayatın eline. düşünmeye değer...

  • yorum yap >giriş/kayıt

Kayıp Yazar'a

emine — Paz, 14/02/2010 - 20:21

..."niyetini ödün/ç/süz bir hayata etmeli
akşamları ötmediğini kuşların
insan çocukken öğrenmeli..."

Yavuz bey yaşama dair derin bir gözlem açısını yazılarında damıtıyor. Kulağımda çocuk seslerinin olduğu bir şarkı,gündelik bir koşuşturmanın içinde buluyorum kendimi yazıda. Her bölümde verilen mesajlar yalın ve duru bir dille ulaşınca,yazarın ustalığına selam çakıyorum ve ekliyorum;
Dua ve içtenlikle...

  • yorum yap >giriş/kayıt

Benzer Yazılar

  • Düş'tü Herşey... Kurgulanmamış Hayal...
  • Kızım Derim Sana
  • Düş'tü Her Şey... Başlangıç...
  • Şapkadan Tavşan mı Çıkmalıydı?
  • Ey Çağları Eskitmiş Ellerim!

Üye girişi

  • Üyelik başvurusu
  • Şifremi unuttum

Gezinti

  • Son Gönderiler
  • Site Rehberi (Yol Haritası)
  • Komşularımız
  • Fotografhane
  • Kategoriler
  • İzlence

Üyelerimiz

  • Çevrimiçi
  • Yeni Üyeler

Şu an 0 üye ve 4 misafir çevrimiçi.

  • mucahit
  • Ahmet Halid
  • halim
  • nermin şen
  • almira

Son Yorumlar

  • bu taşı görünce aklıma
    1 gün 20 sa. önce
  • Bu dünyada yolcu olduğunu
    1 gün 20 sa. önce
  • Fotografcinin aci talihi
    2 gün 14 sa. önce
  • TSE standartlarında..
    3 gün 15 sa. önce
  • Heidelberg,Melekler Mekanı
    4 gün 2 sa. önce
  • direnebildiğimiz kadar
    6 gün 8 sa. önce
  • Neden olmasın?
    6 gün 9 sa. önce
  • Oğullar ve Babaları
    6 gün 13 sa. önce
  • Sağnak sağnak...
    6 gün 13 sa. önce
  • Şans mıdır?
    6 gün 14 sa. önce

Anket

Asla Vazgeçmem...:

Fotografhane'den

Maketten evler yaptım hayalimde

Rastgele

  • İçerik
  • İzlence

  • Adı belli adamlarla yar kapıda
  • Siyasetin Kelimeleri
  • Makber semaisi
  • Huzursuz Bacak
  • yüreğime katık ettim yüreğini - kelam bitti aşkın bildim gereğini
  • "Sühan" Dergisi Veda Etti
  • Küskün Kadının Gidişi
  • Rebeze'de Yakaza: Zelzele
  • Martı serçe ve Bürokrat (6.Hayal)
  • Şehzade

Gözdeler

Bugün:

  • Okul Sevgisi
  • Gül Kokulu Aşk
  • Gümüşhane'nin Saklı Güzellikleri

Son görüntülenme:

  • Somuncu Baba’dan Ahi Evran’a Derin Bir Yol –1-
  • Yakarış
  • Harflerin Aşkı

Sayha Dergi © (1990) 1998 - 2010
Gizlilik ve kullanım şartları I Künye

  • söz makamı
  • 100 türk büyüğü
  • kitap makamı
  • site haritası
  • ara
  • İletişim

@ İktibas - Yazılar için kaynak belirtirseniz acayip memnun oluruz.