Kenan İlinde Bir Elif
eylül başak — Çar, 03/02/2010 - 07:52
Yatağından doğruldu Züleyha… Zaten bütün bir gece, öğlen vaktinde gerçekleşecek randevusunun sıkıntısından gözüne uyku girmemişti. Pencereyi açtı. Eylül ayının sıcaklıkları içinde barındıran bu ilk günlerinde havada, derinlerden gelen bir yağmur kokusu hakimdi. Seher vaktinin tazeliğini, geceden düşen çiğ tanelerinin topraktan ve bitkilerden alıp cömertçe saçtığı rayihaları içine doldurdu. Kutsal bir vazifeye hazırlanan biri gibi heyecanla atıyordu, acılardan zayıf düşen kalbi… Serinletici bir abdestin ardından huşu ile kıldı namazını. Adeti olduğu üzere uzattı da uzattı duasını…
Güneş iyiden iyiye yükselmiş ve ışığını cömertçe odasına doldurmuştu. Kahvaltının ardından hazırlanmak için odasına geçti. Boy aynasının karşısına geçip bir süre hareketsizce kendisini izledi. Siyah, dalgalı ve gür saçlarını saldı sonra… Artık rahatlıkla seçebildiği kadar aklar düşmüştü saçlarının karasına… Uzun bir yaşanmışlığı ve derinden sarsan kahrı ele veren aklarına baktı, baktı ve daldı. Yakadan düşmeyen geçmişin karanlık sokak kıvrımlarında dolandı bakışları…
Nice zaman sonra yüzünün kıvrımlarına dikti bakışlarını… Her bir kıvrımında bir anıyı saklı tutan teninde parmaklarını dolaştırdı. Saçlarına düşen aklara inat saklıyordu; yüzü ve pürüzsüz beyaz teni, uzun yaşanmışlığını… Bir tek yakıcı bir hüzün vardı, göz yuvalarından sessizce dışarı sızan… Aynadaki yansımada yerini bulan… Buğulu bakışlarının ardından varlığını anımsatan… Uzun uzun baktı. Baktıkça daha bir hayıflandı, hatalarının onu düşürdüğü hallere… Baktıkça daha bir hüzün doldu, buğusunu yitirmeyen gözlere…
Gözlerinin siyahında Yusuf’u görür gibi oldu bir ara ve hışımla başını salladı. Karalara karışan Yusuf bakışları yıkandı göz pınarlarında…
Vücudunu seyre koyuldu sonra… Yaşını hiç göstermeyen bir güzelliği vardı. Zaten başına ne geldiyse bu güzellikten değil miydi? Yok canım! Güzel olmanın nesi kötüydü ki? Herkes buna sahip olmak isterdi elbet…
Elbise dolabını açtı. Yenice aldığı ve daha önce hiç giymediği kot pantolonu çıkardı. Üzerine dizine kadar uzunluğu olan yeşil desenli bir tunik giymeye karar vermişti. Onu da çıkarıp yatağının üstüne, kot pantolonunun yanına bıraktı. İçine ise koyu yeşil, boğazlı bir badi giyecekti.
“ Bunu yapmak istediğinden emin misin?” diye bir ses duydu kalbinin derinliklerinden yükselen…
“ Elbette eminim” diye cevapladı bu sesi.
“ Başkası olmayı taşıyamayabilirsin.” Dedi aynı ses. “ Başkasının sana öğretecekleri acıtıcı olabilir.” Diye ekledi. Razıydı bir kere canının yanmasına… Bunu yapmasa belki bir çok kereler acıyacaktı kalbi…
“ Evet!” dedi aynadaki aksine bakarak. “Bunu yapacağım… Yapmak zorundayım. Bir gün “Keşke!” dememek için, “Neden sanki yine hayal kırıklığı? dememek için yapmak zorundayım.”
“Maskeler anlık kapatır insanın yüzünü ama içindekini nasıl başkalaştıracaksın? Sen sensin… Nasıl bir başkası olacaksın? Giyineceğin yeni kimlik üzerinde eğreti durmaz mı? Bir kenarından, köşesinden seni ele vermez mi?” diye soruları sıraladı aynı ses…
Doğruydu…
Makyajlar, yeni kıyafetler dışı kapatırdı ama insanın aslı aynı kalırdı. Dışını değiştirse özünü değiştiremezdi.
“ Sadece birkaç saat” dedi. “Yalnız birkaç saat için ben başkası olacağım. Bu kadarına dayanabilirim elbet… Birkaç saat için “ben”i başka tende hapsedebilirim” dedi. Hiç olmadığı kadar kararlıydı, vakit kaybetmeden hazırlanmaya başladı.
Üzerini giyindi. Başına düz beyaz bir eşarp taktı. Oldukça geriden ve sıkı bir şekilde bağladı eşarbını. Uçlarını da badisinin içine koydu. Komidininin çekmecesinden parlak yeşil renkli lenslerini çıkardı. Lensleri aldığı güzellik salonundaki bayanın tarif ettiği şekilde gözlerine taktı. Aynaya bakınca gözlerini tanıyamadı. O buğulu bakışlar ve dışa yansıyan hüzün bir anda kaybolmuştu. Gördüğü gözler Züleyha bakışlı Elif’in gözleri değil, bir başka kadının gözleriydi sanki… Devam etti hazırlığına…
Makyaj çantasından koyu yeşil göz kalemini ve siyah rimelini aldı. Kirpikleri olduğundan uzun ve gür gösterdiği söylenen rimel ile kirpiklerini boyadı. Ardından göz kapağının kenarlarına belli belirsiz incecik bir kalem çekti. Ten rengine yakın allık ile yanaklarını azıcık renklendirdi ve ardından yine ten rengi bir ruj ile dudaklarını hafifçe boyadı. Sonra kendisine baktı. Makyajı oldukça hafif olmuştu. Tamam belki bir başkası olmaya karar vermişti ama bunun için abartmaya, hayatı boyunca karşı çıktığı şeyleri benimsemeye ve uygulamaya çok gerek olmadığını düşünüyordu.
Belli belirsiz yaptığı makyajın ardından bir gün önce aldığı peruğu çantasından çıkardı. Bu peruk sarı, iri dalgalı, gür ve beline kadar uzunluğu olan bir peruktu. Eşarbının üstüne sıkıca yerleştirdi. Kaküllerini alnının üzerine döktü. Peruğu düşmemesi için yanlardan ve altlardan eşarbına toka ile sıkıştırdı. En son kıyafetine uygun yeşil renkli bir saç bandını peruğunun üstüne yerleştirdi. Olurda rüzgar eserse peruğunun altında eşarp olduğu anlaşılsın istemiyordu. Bir oyun oynayacak ve Yusuf’un iffetini, Yusuf’un sevdasını sınayacaksa oyun kurallarına göre oynanmalıydı. Hazırlığı bitince boy aynasının karşısına geçip bir kere daha kendisini seyretti. Hayır! Bu kılıkta onu hiç kimse tanıyamazdı. Tek sorun sesiydi. Bir süre de ince konuşmak için uğraştı. Çok zorlanmadı. Dikkatli olursa kendisini ele vermezdi. Aynada gördüğü kendisi olmayan o kadına baktı, baktı ve:
“ Sen Elif değilsin! Sen şimdi, şu an Canan’sın.. Bu oyun amacına ulaşana kadar sen Canan’sın ve sonra Canan aslını bulacak. Gerçek değilsin ve hiç olacaksın… Geriye Elif kalacak, Elif kadar doğruluk kalacak” dedi. Saatine baktı. Canan olmak epey vaktini almıştı. Hemen çıkmalıydı.
Randevu yeri yaklaşık bir saatlik uzaklıktaydı. Otobüs durağına gitmek için daha önce kullandığı yollardan geçmek istemediğinden yolunu uzatmış ve ara sokaklara dalmıştı. Kendisini büyük suç işleyen biri gibi hissediyordu. Sanki karşılaştığı herkes Canan’ın altında saklı olan Elif’i görüyor ve şaşkınlıkla bakıyorlardı. Sanki o ilk kez dışarıya çırılçıplak çıkmış gibiydi. Öylesine utangaç ve bir o kadar suçlu adımlarını titretmemeye çabalayarak otobüs durağına vardı. Kalbi yerinden çıkacak gibiydi. Sanki biri yanına yaklaşacak ve “ Elif bu sen misin? Ne kadar değişmişsin!” diyecekmiş gibi hissediyordu. Sanki daha oyun başlamadan bitecek ve o rezil olacakmış gibi hissediyordu. Güçlü olmalıydı. Kendisinden emin duramazsa eğer, kendi kendisini ele verebilirdi. Otobüs randevu yerine doğru giderken o sessizce dualar ediyordu. Kenan’ın bu randevuya gelmemesi için tüm kalbi ile dua ediyordu. Elif’i Züleyhası bilen, kendisini bu Züleyhaya Yusuf kıldığını söyleyen Kenan, Canan ile buluşmamalıydı. Aşka ihanet etmemeliydi. İffet imtihanından başarı ile geçebilmeliydi. İlle gelecekse de Canan’a, Elif’e olan sevdasını anlatmasını diliyordu. “Benden yana bir ümidin olmasın benim kalbimin sahibi var.” Demesini istiyordu.
Randevu için denizin kenarında, yüzü deniz otobüslerinin limanına bakan küçük bir çay bahçesine karar vermişlerdi. Sümbül çay evi… Adına yakışır şekilde her masada küçük bir saksıda rengarenk sümbüller vardı. Bu sümbüllerin kokusuna denizin kokusu karışıyordu. İlkbaharda açan sümbüllerin Eylül ayı olmasına rağmen çiçekli olması şaşırtıcıydı. Bu çiçekler çay evinin arka bahçesindeki küçük bir serada özel olarak yetiştiriliyordu.
Hasırdan dokunmuş dekoratif masa ve sandalyeler ile beyaz üzerine minik pembe çiçekli masa örtüleri çay evine oldukça seçkin bir mekan görünümü veriyordu. Çay evinin iç kısmı küçüktü. Sadece dört kişilik beş adet masa sığıyordu. Denize bakan kısmında ise geniş ve sahil şeridince uzayan bir bahçesi vardı. Üstü hasırdan örülü pergule ile kaplanmıştı. Zemininde çimen görünümlü halı seriliydi. Yirmi kadar masanın bulunduğu bu bahçede dalgaların ve martıların serenatları eşliğinde tavşan kanı çayları yudumlamak, denizin göz alıcı güzelliğini seyre dalmak çok ayrı bir keyifti... Güneş yağmur öncesinin sıcaklığı ile yakıp kavuruyordu. Çay bahçesindeki birkaç kişide denizin serinliğinden faydalanmak için kıyıya yakın masaları seçmişlerdi.
Elif deniz kenarındaki minik çay bahçesine geldiğinde alelacele etrafı kolaçan etti. Yoktu… Kenan gelmemişti. Bir an içi sevinçle doldu. Yusuf’unum diyen aşkına ihanet etmeyecekti anlaşılan… Ama yanılmıştı Elif…
Denize yakın masalardan boş bulduğu birini seçmiş ve tam oturmuştu ki Kenan kapıda göründü. Uzun boyu, ensesine kadar uzamış kumral saçları, kirli sakalı, masmavi gözleri ile her zamankiden daha yakışıklı göründü Elif’e... Takım elbiseliydi Kenan. Siyah pantolon ve siyah ceket içine lila renkli bir gömlek giymiş, kıyafetine uygun koyu lilalı bir kravat takmıştı. Yanından hiç ayırmadığı çantası ve saçlarının üstüne yerleştirdiği güneş gözlükleri kıyafetini tamamlayan aksesuarlardı. İş yerinden öğle paydosunda aldığı bir saatlik izni fırsat bilip randevuya yetişmişti. Elif’in içi yandı. Elif’in hissettiği acıdan başı dönmeye başladı. Kenan ona, o an iğrenç gelen bir tebessümle yaklaşıp selam verdi. Elini uzattı ve:
“Ben Kenan, internette görüşmüştük. Sizde Canan hanım olmasınız?” dedi. Yerinden kalkıp yüzüne tükürmeyi veya okkalı bir tokat atabilmeyi ne çok isterdi. Ama yapamazdı… Oyun biraz daha sürmeliydi. Sesini mümkün olduğunca incelterek ve eline uzanmış eli titreyen parmakları ile sıkarak:
“ Evet ben Canan… Buyurun oturun lütfen” dedi. İki çay söyledi Kenan… “Yanında birkaç pohaça olsun” diye ekledi garsona… Çaylar gelmeden sohbete başladı. Heyecan içinde kendisini tanıtmaya ve Canan’ı daha iyi tanımaya çalışıyordu. Ne Elif’ten bahsetti ne de ona olan aşkından… Sanki Elif diye biri hayatında hiç olmamıştı. Sanki onca sevda sözcüklerini sıraladığı Elif yaşamıyordu. O aşk dolu bakışlarla süzdüğü Elif bir düştü sanki…
Canan:
“ Kamerada göründüğünüzden daha yakışıklıymışsınız” dedi güçlükle incelttiği sesiyle... Kenan aldığı iltifattan memnun, tebessüm etti.
“ Bende sizin bu kadar güzel olacağınızı sanmıyordum” dedi. Kenan Elif’i maskeleyen Canan’a kur yapmaya başlamıştı bile. Rahatsızlık veren o delici bakışlarını Canan’ın üzerinden çekmeden ve yüzünü saran tebessümü yayarak bakıyordu. Canan çok uzatamazdı, uzatırsa kendini ele verirdi, Hemen konuya girip bir sevgilisi olup olmadığını sordu. Kenan kendinden çok emin bir tavırla hayatında hiç kimse olmadığını, uzunca bir zamandır kalbinin boş olduğunu, kendisini etkileyecek bir hanımla daha önce tanışmadığını anlattı. O konuştukça Elif, Canan kimliğinin ardında titredi. Kalbi sıkıştı. Kendine kahretti. Nasılda inanmıştı aşk sözlerine… Nasıl da kanmıştı Yusuf olmayanın Yusuf sevdasına…
“Ah Kenan! Hani Yusuf’umdun? Hani içini doldurup taşan aşk benimle anlamını bulacaktı? Öyleyse ne işin var burada? Öyleyse Canan’a kalbinin boş olduğunu söylemekte neyin nesi? Sen aşk’ın adına ve anlamına yakışmayan, aşkı lekeleyen biriymişsin. Sen Züleyha sevdasını Yusuf’un çıktığı zindanlara gömen biriymişsin… Sen iffetin temsili Yusuf’u taklide kalkarken Yusuf adına leke süren biriymişsin…”
Gözyaşı kristal bir damla olup Canan’ın yeşil gözlerinin ardında bir kıyıcığa pustu. Dokunan olsa sığındığı kuytuları yırtarak, kanatarak akacaktı. Elif acının böylesiyle ilk kez tanışıyordu. Elif aşka ihanete ilk kez bu kadar yakından tanık oluyordu. Elif gecelerini kuşatan, gündüzlerini esir alan, kalbini avuçlarında tutan sevdanın bir yalan olduğunu yeşille örtülmüş kara gözleri ile görüyor, peruk altına hapis kulakları ile işitiyordu. Konuşuyordu Kenan… Karşısında büyüleyici güzelliği ile oturan kadını etkilemek için konuşuyordu. Canan aptal bir ifade ile yüzüne bakarken, zoraki bir tebessümle dinliyormuş gibi yaparken Elif’in dünyası bir kez daha başına yıkılıyordu. Aşkın doğurduğu güven yine aşkın altında kalıp yerle bir olurken Elif susuyor ve dinliyordu. İnandıklarından ördüğü duvar benliğini avuçlarına bıraktığı Yusuf sevdasının altında kalırken, bir anda yıkılan sayısız hayal ve ümidin girdabında boğulduğunu hissediyordu.
Kenan, zorlu bir sınava düşürülmüştü.
Kenan’ın Yusufluğu hak edip etmediği sınanmıştı ve kaybetmişti Kenan…
Yusuf, Kenan ilinde kaybolurken Kenan Yusufluk yolunda aşkı kaybetmişti.
Kenan, “Aşığım!” derken lekelediği aşkın yıkıcısı olarak tarihe adını yazdırmıştı.
Uzatmanın bir anlamı yoktu artık. Elif canını yakan bu oyuna bir son vermeliydi. Değilse kendini açığa vuracaktı. Değilse gözlerinde daha fazla hapsedemediği yaşlar sel olup akacaktı. Acziyeti bu yalancı aşkın sahibinin önüne düşmemeliydi. Kalbinin aldığı bu derin yara yalancı Yusuf’un önünde kanamamalıydı. Hemen o an, oracıkta hissettiği aşkı öldürmeli ve kalbine gömmeliydi. Kalbi aşka teslimiyette direnecek olursa onu yerinden sökmeliydi.
Kalkmak istediğini söyledi. Kenan şaşırmıştı. Bir yerde yanlış mı yaptım acaba? Diye düşünürken Canan rahatsızlandığını ve kalkmak istediğini söyledi. Kenan rahatladı. Başka bir buluşma olurdu muhakkak ve amaç o zaman hasıl olurdu. Hesabı ödemeye gitti.
Elif çantasından bir not defteri ve kalem çıkardı. Bir sayfa kopardı ve tek bir cümle yazdı. Kenan masaya dönmeden gözlerindeki lensleri de çıkardı. Züleyha bakışlarını görsün ve yaptığından utansın istiyordu. Söylediği yalanı bir tokat gibi yüzüne çarpmayı istiyordu. Kenan gelip “Kalkabiliriz, sizi gideceğiniz yere bırakayım” dediği zaman bakışlarını yüzüne çevirdi. Buğulu simsiyah gözlerini yalan kokan o gözlere dikti. Kenan sanki donmuştu. Bu bakışlar onu en derinden vurmuştu. Elif not yazdığı kağıdı Kenan’a uzattı ve ardına bakmadan oradan hızla uzaklaştı. Kenan için zaman durdu, mekan dondu ve Kenan güçlükle masaya oturdu.
Halbuki bağırmayı, kolundan tutup çekmeyi ve bu gidişe engel olmayı ne çok isterdi. Kendinde bu gücü bulamadı. Elif ki; onun gerçekten Züleyhasıydı. Kalbinin en hassas en dokunaklı yanıydı. İncitmekten delice korktuğuydu. Aşkı ile aşık olduğuna zarar vereceğine inandığı için kendini uzak tutmaya zorladığıydı. Zaten çok yara almış bir kalbi, içinde bulunduğu gerçeklik ile daha fazla yaralamaktan korktuğu için aşkını kalbine gömmeye çalışmış ve içini yakan aşktan başka aşk arayışı ile sıyrılmayı ummuştu. Kendini delice bir yalanın kollarına atarken aşkı ile yandığını korumayı amaçlamıştı. Yalan değildi Yusufluğu, sahte değildi aşkı… Züleyhayı korumak için Yusufluktan geçmişti Kenan…
Yığılıp kaldığı sandalyede ellerini acıyan kalbine bastı. Koşup gitse peşinden, gerçekleri haykırsa, aylardır verdiği uğraş boşa gidecekti. Aşkını korumak adına yaptığı fedakarlık anlamını yitirecekti. Giden tek bedendeki iki kadının ardından bakarken eline bırakılan kağıdı açtı. Tek bir cümle, onu yıkan, yüzüne tokat gibi vuran tek bir cümle yazılıydı.
“ Sana sevdası Züleyha olana Yusuf olmak zor demiştim.”
Gözyaşı Kenan’ın gözüne de vurdu. Sevinmeliydi aslında. Züleyhasını Yusuf’un karanlık kuyularına düşmekten korumuştu. Aylardır yapmaya çalıştığı nihayet gerçek olmuştu. Öyleyse neden kalbi kendisine isyan ediyordu? Neden acı hiç olmadığı kadar sert vuruyordu?
Gözyaşlarını tutamıyordu Elif… Hiç kimsenin olmadığı bir köşe başına varana kadar koştu ve sonra eski bir binanın yanında durdu. Sırtını bu eski binanın duvarına yasladı. Derin derin nefes alıp verdi. Bir yandan ağlıyor bir yandan elini kalbine sıkıca bastırıyordu. Nasıl bir hayattı bu? Ve nasıl bir yalana inanmıştı bir kez daha? Aşk nasıl da o yüce konumundan düşürülüp ayaklar altına alınıyordu? Bir insan gerçekten aşık olmadan nasıl aşık olduğunu söyleyebiliyordu? Kalp aşkla dolmadan gözler nasıl aşkla bakabiliyordu? Sorular beynini zonklatıyordu.
Hayır yıkılmamalıydı. Elif’ti onun adı; tek heceydi, yalnız ve dimdik duran Elif’ti... Yıkılsa bile ayağa kalkabilirdi. İnandıkları onu tarumar etmiş olsa da yaşıyordu ve hepsinden önemlisi İlahi yardım ile yol yakınken kurtulmuştu. Ağlayıp üzülmek yerine şükretmeliydi. Yıkılmışlık hissiyatı yerine daha dik doğrulabilmeliydi…
Beş dakika daha Canan olmaya tahammül edemezdi. Çantasındaki asetonlu pamukla yüzünü maskeleyen makyajı aceleyle sildi. Başındaki peruğu çıkartıp çantasına koyarken yine çantasındaki siyah desenli şalını aldı. Sıkı bağlanmış eşarbın üzerine bu şalı doladı. Otobüse bindiğinde artık Canan çoktan ölmüştü.
Temrin Dergisi - Ocak sayısı - 2010
- eylül başak yazıları
- yorum yap >giriş/kayıt
- yazıcı sayfası
- Rastgele Yazı
- gönder

Emek verilmiş bir yazı,
Leyla Karaca — Per, 04/02/2010 - 17:03Emek verilmiş bir yazı, kalemle arası iyi...
Bu yazıyı Temrin' de okumuştum.Çıkışımı bağışlarsanız beni nedense en çok son kısımda geçen
"Çantasındaki asetonlu pamukla yüzünü maskeleyen makyajı aceleyle sildi. " cümlesi düşündürdü..Dergide okurken yüzümü asetonlu pamukla silsem ne olur, diye düşündüm.Bu sanıyorum yazarın ne kadar dokunulmamış, saf ve temiz bir dünyada varolduğunun da göstergesi.Belki yazar, farkında olmadan Elif olana bir delil getirmek istedi. Aslında anlatmak istediği yüzdeki makyajın sadece aseton gibi yakıcı bir maddeyle çıkabileceği gerçeği miydi? Yani mecazi anlamda ...Bilemiyorum.
Sevgili Leyla, öncelikle
eylül başak — Per, 04/02/2010 - 18:30Sevgili Leyla, öncelikle değerli yorumun için teşekkür ediyorum.
Öyküdeki bu küçük ayrıntıyı fark edebilmiş olmana da ayrıca sevindiğimi söylemek isterim. Evet, bu kasıtlı yapılan bir şeydi. Hayatım boyunca makyajı, kadının o safi güzelliğini ve doğallığını maskeleyen bir şey olarak gördüm. Ve böylesi birşeyi çıkarabilecek güçlü bir madde aradım. Öykümün kahramanı Elif, içine ufacık da olsa hoşluk vermeyen o makyakdan, hatta iğrendiren o makyajdan en etkili şekilde kurtulmalı ve izi dahi kalmamalıydı. Ardında iz bırakmayacak bir şey kullanmalıydı. Ve gizli bir mesaj olarak " İşte bakın makyaj öyle bir şey ki, asetondan daha az zarar verecek bir şeyle bunun izinden kurtulamazsınız" demeye çalıştım. Sanırım anlatabildim.
Selam ile...
Elif
Elifnur — Paz, 07/02/2010 - 18:45Siteye ilk girdiğimde ilgimi çeken bir yazı olmuştu. Hakikaten çok güzel bir yazı.Emeğinize sağlık.
"Hayat Mucizelerle Dolu Bir Cizgi...Ve Bu Cizgideki En Büyük Mucizemsin..."
Yorum için teşekkür ediyorum
eylül başak — Pzt, 08/02/2010 - 12:10Yorum için teşekkür ediyorum sevgili Elif...
Selam ile...