Cuma Gümrük: Hem kör, hem yetim, hem de kimsesizim. Neresini düzelteceğiz?
Bekir Fuat — Salı, 04/12/2007 - 00:00
"Ramazan bitti. Bayramın ilk günü. Bu yıl çok şükür ki hafta içene denk gelmiyor bayram, yoksa yine memur tatili olarak aklımızda yer edecekti. Çoğu komşumuzu ziyaret etmekten mahrum olacaktık. Şimdi herkes yerinde, hiçbir yere kıpırdayamayacak! Nice bayramlar yaşanıyor memleketin dört bir yanında, herkesin bayramı kutlayışı, karşılayışı farklı. Kimi anasıyla, babasıyla, çocuğuyla çoluğuyla, kimi ise yalnızlığıyla baş başa. Cuma da o yalnızlardan. Tam anlamıyla yalnız. Gerçi onun yalnızlığı sadece bu bayrama özgü değil. Adam anadan, babadan yalnız... Kim bu Cuma diyecek olursanız cevabı aşağıdaki satırlarda. Sadece bir iki şey söylemekle yetinelim. Cuma bir öğretmen. Cuma yurtlu, Cuma kimsesiz, üstünü üstlük Cuma kör. Neresini düzelteceğiz bilmiyoruz. Söz Cuma’nın…"
Kör tuttuğunu yakalar derler, sen orucu yakalayabiliyor musun?
Valla tuttukça yakalıyorum. Ama kimi zaman da kaçıyor.
İsminden başlayalım: Cuma Gümrük. Cuma’nın anlamı ne, Gümrük’ün anlamı ne?
1979 yılında devlet korumasına alındığım zaman, bir rivayete göre Cuma günü bir cami avlusunda, bir rivayete göre de bir apartman dairesinde bulunmuşum. Fatih, Karagümrük’de. Soyadım Gümrük. İyi ki soyadımı Karagümrük koymamışlar, o zaman hiç toparlayamazdık. Adım soyadım böyle oluşmuş. Böyle oluştuğu dosyamda da belirtilmiş. Mahkeme tutanaklarında da. Fakat bunlar hep bir rivayet tabii. Nüfusta doğma büyüme İstanbul’lu olduğum yazıyor. Bu da belli değil tabii.
Rivayet olmayan ne var hayatında?
Rivayet olmayan bir şey yok. Duyduklarım bunlar; görmedim, yaşamadım.
Annenin babanın adları da mı rivayet?
Anne adı Fatma, Baba adı Nâdir. Bunlar da büyük bir ihtimalle mahkemedeki tanıklardır. Ben öyle bir tahminde bulunuyorum. Gerçek anlamda nedir, ne değildir bilmiyorum tabii.
Hayatın ortasında bir soru, neler gördün şu hayatta?
Hayatta gördüklerim birebir yaşadıklarımdan ibaret. Körler okuluna ilk başlayacağım, 7 yaşında, aldılar beni hadi gidiyoruz dediler. Nereye? Okula... Ne okulu yav? Okul nedir? Biniyorsun arabaya, araba duruyor. Hadi in! Niye? Okula geldik. Ne yapacağız okulda? Okuma-yazma öğreneceksin. Bıraktılar gittiler. Hiç bilmediğim, tanımadığım bir yer ve yatılı okuyacağım ben orada.
Neymiş okul dedikleri yer?
7 yaşına kadar bulunduğum o devlet korumasındaki yuvadan, başka bir yuvaya geçmekmiş.
Bir okuldan bir okula geçmiş oldun yani…
Evet, resmen öyle, bir binadan çıkıyorsun, devletin binasından, yine devlete ait bir başka binaya giriyorsun. Orada ne öğreniyorsun? Bak bu Atatürk dediler. Yuvadan öğrendiğin şeyleri orada da duyuyorsun. Farklı olarak şu oluyor, okuma yazmayı normal kağıt-kalemle değil de kabartma yazı ile öğrenmeye başlıyorsun. Körlere has bir alfabeyle.
Sonra nasıl seyretti hayatın?
5-6 yıl sonra ortaokul ve liseyi okumak üzere yine bir yatılı okul gittik. Orada da bu sefer kaynaştırma... Yani ne demek? Normal, fiziksel özre sahip olmayan insanlarla bir arada okumak. Bunun daha farklı bir kaygısı ve stresi vardı. Çünkü ilk defa gören insanlarla beraber aynı sınıfta eğitim görmeye başlıyorsunuz. Ne yapacağız, ne edeceğiz? Allah’tan o okula bizden önce başka görmeyenler gelip, gitmiş. Onların bize aktardıklarıyla bizim uyum sağlamamız daha kolay oldu. Ortaokul, liseyi normal insanlarla okumuş olduk ve üniversiteye geçtik.
Kör adamın macerası devam ediyor…
Bizde macera bitmez. Ben bir anlamda hayata 2-0 mağlup başlamış sayıyorum kendimi. Birincisi körsün, ikincisi yetimsin. Neresinden tutacaksın? Bu yetiyor zaten. Çocuk yuvasındayken ve yetiştirme yurtlarındayken körsün diye diğer insanların şöyle bir bakış açıları oluşuyor. Şöyle bir gözüyle baktığı zaman, yada şöyle bir senden uzak durduğu zaman sen anlıyorsun. Allah Allah, bu da nereden çıktı diyorlar…
Televizyonda çalışırken sokak röportajları yapardım. İnsanlara, “Bir özürlüyle evlenir misiniz?” gibi sorular da sorardım. Aldığım cevaplardan birini hayatta unutamam, “Kör olmasın yeter” demişti delikanlının biri…
Konuyu iyi ki buraya getirdin. Aslında anlatmak istediğim de bunların temelinde oluşan şeyler. Ama ben çocuk yuvasında kör olmamdan ötürü hiç bir zaman dışlanmadım ve aşağılanmadım. Tam tersi el üstünde tutuldum. Vatandaşa gelecek olursak, onlar senin kimsesiz olduğunu bilemez ilk bakışta. Ama kör olduğunu bilir. Uzaktan bakar, elinde uzun beyaz çubuk varsa, veya gözüne, yüzüne bakar ve kör olduğunu anlar. İşte birinci farklı görülme aşaması burada ortaya çıkıyor. Bana kör olduğum için farklı bakıyor. Tanışınca, kimsesiz olduğunu öğrenince, acıyorsa sana o acıma iki katına çıkıyor.
Nereden çattık, adam hem kör hem de kimsesiz mi diyor?
Aynen böyle. Bu kızlarla ilişkide de öyle.
Kız işleri sıkıntılı desene?
Evet. Kendi içine dönük olmayacaksın. Eğer ekstra becerilere sahipsen, bu artı yönde sana katkı sağlar. Mesela sanatla ilgin varsa, diğer insanlardan farklı özelliklerin varsa, bu sana artı yönde katkı sağlar. Ama hiç bir özelliğe sahip değilsen itici olursun.
O yıllarda kız arkadaşın oldu mu?
Okulun bütün kızlarıyla haşır neşir değildim ama okulda herkes beni tanırdı, biraz da haşarı bir çocuktum ondan galiba. Hani şiirde der ya “Bizim disiplin kurulunda tartışılan aşkımız olmadı” bizim oldu işte. İki olayım vardır. Gören arkadaşlarımdan biri kızın birine mektup yazıyor benim ağzımdan. Ben tanımıyorum bile kızı. Sonra idareye çağırdılar beni. ‘Cuma böyle böyle bir durum varmış’ dediler. ‘Yok hocam benim böyle bir şeyden haberim bile yok’ falan filan dedim. Neyse onu atlattık, ikincisinde bu sefer ben kendim yazıyorum mektubu. Gören bir arkadaşımı katip tuttum kendime.
Ne yazdığını hatırlıyor musun?
Bir şiir vardı onu yazmıştım. Ara Beni diye bir şiir.
Aradı mı peki?
Aradı da ben o zamanlar biraz çekingen, içe kapanık bir gençtim. Bu çekingenlik yüzünden elimizden kaçırdık.
Körler toplumun neresinde, aslında bunu biraz konuşmamız lazım…
Dünyanın neresine giderseniz gidin, daha önce kör bir arkadaşınız yoksa körlerden uzak durursunuz.
Uzaktan sevelim...
Onlar uzaktan sevelim diyorlar, bizse dokunup sevelim diyoruz, sence hangisi doğru?
N’olur nolmaz ağabeycim, üstüme körlük falan bulaşır, en iyisi sen bana dokunma…
Sadece sen değil, dünya dokunmuyor bize. Kanada, İngiltere ve Avusturalya’da kör arkadaşlarım var. Onlara sorardım oralarda da yaklaşım böyle mi diye. Maalesef oralarda da öyleymiş. Yani bunun okumuşu, cahili olmuyor. Ya düşünün, ben üniversitede özel eğitim bölümünde okuyordum, benim hocam, onun bile yaklaşımı mesafeliydi.
Ama sen farklı bir muamele istemiyorsun.
Ben hiç bir zaman farklı muameleye izin vermedim şimdiye kadar, şimdiden sonra da vermem. Özel eğitimin hocaları böyle davranıyorsa gerisini sen düşün!
Özel Eğitim gibi özel bir bölümü tercih etmenin sebebi ne?
Özel eğitim bölümünü bilerek ve isteyerek tercih etmedim. Benim istediğim bölümler daha çok felsefe, tarih, psikoloji, edebiyat falandı. Özel eğitim bölümü bunların dışında sayılmaz ama bu tuttu.
Okul sonrası hayat maceran nasıl devam etti?
Her kör gibi ilk önce santralde çalıştım. Bu körlerin fix işidir, hukuk, yada biyoloji, nereyi bitirirsen bitir değişmez. Santralde seslerle insanları tanıdım, bu bana çok faydalı oldu. Sonra Milli Eğitim’de zihinsel engellilere öğretmenlik yaptım. Zihinsel engelli dediğin kişi, dünyaya gelmiş ama dünyanın ve kendisinin farkında olmayan bir birey. 27 yaşındaki adam 2-3 yaşındaki çocuğun zekasına sahip. Onlara bir şey öğretmeye çalışıyorsun ve körsün düşünün! Ve aileler sana bakıyor: Ya bu özürlü öğretmen bizim çocuğumuza ne öğretebilir? Hiç kimse bunu senin yüzüne söylemiyor ama müdürüne ya da senin öğretmen arkadaşına söylüyor.
Harbiden nasıl öğretiyorsun?
Ben derslere ya bir öğretmen ya da bir stajyer arkadaşımla giriyorum. Bu arkadaşlarım bana hayvan resimleri, meyve-sebze resimleri veriyor. Çocuklarla iletişim kurarken önce çocuğun yüzünün sana dönük olmasına dikkat ediyorsun. Bunu da el yordamıyla yapıyorsun. Şimdi bunu nasıl tarif edeyim? Tarif edemem ama çok başarılı olduğumu biliyorum. Çünkü benden endişe duyan ebeveynler sonra gelip bana teşekkür ediyorlar.
Şimdi nerede çalışıyorsun?
Milli Eğitim’den sonra doğup büyüdüğüm Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu’na geldim ve İstanbul Körler Rehabilitasyon Merkezi’nde öğretmenliğe başladım. Ben zihinsel engellilerin daha vahim, daha desteğe ihtiyaç duyduklarını zannederken burada sonradan kör olmuş 18 yaşından büyük bireylerle karşılaştım. Onların durumunun daha vahim olduğunu gördüm. Çünkü adam askerde çatışmaya girmiş, alnından kurşun girip çıkmış, beyin travması geçirmiş, ameliyat sonrası zor kurtulmuş. Hocam “Keşke görsem, hocam hastaneye gittim, görecekmişim” diyor. Ben de onlara tek cümleyle diyordum ki, “Sen yaşadığına dua et”
Hep okul, okul, okul dedik. Okulda başladı yaşamın, okulda büyüdün, okulda aşık oldun, hep okulla devam etti yaşamın. Bir de hayatın başka bir alanı, ev var. Bu iki harften oluşan kavram için ne diyeceksin?
Emin olun benim için hiç bir şey ifade etmiyor. Başımı soktuğum her yer benim evim olmuştur. Ev, otel, okul hepsi aynı benim için.
Bir ev hayalin yok mu?
Yok. O evde yalnız olacaksam eğer hiç olmasın daha iyi. Mutlaka bir birey olmalı, bu birey de hemcins olmaz tabii.
Bir birey deyince bunun içinde sevgili var, anne var, baba var, yenge, görümce var. Bu kavramlar ne ifade ediyor senin için? Görümce ne demek mesela?
Bunları sorma bana, hiç bilmiyorum. Hep arkadaşlarım der, ben de onlara sorarım. Hatta yeni yeni şeyler öğrendim, unuttum şimdi. Görümcenin dışında başka şeyler de vardı, neydi?...
Elti...
Elti nedir?
Valla ben de bilmiyorum, Ama Kuzeni ikimizde biliriz herhalde?
Tabii filmlerden biliyorum kuzeni.
Anne-baba deyince aklına ne geliyor?
Bize şöyle hafif omuzumuzdan dokunan biri, bizim çok yakınımız oluyor. Aynen öyle işte. Anne-baba öyle oluyor işte. Ama yemek yediren, içiren, yatıran bizim için bakıcı oluyor sadece maalesef.
Sesler…
Körlerin iki duyusu var. İşitme ve dokunma. Ben güneşe ellerimle uzanıyorum. Güneşe ellerimle uzanıyorsam ben, ellerimle dünyayı keşfediyorum. Duyum eşiğine giren her ses gözün gördüğü ışık dalgaları kadar önemli oluyor bizim için. Yani oturduğum yerden ben arabanın sesini duyuyorum. O arabanın yavaş mı hızlı mı gittiğini, arabayı kullanan kişinin hangi psikolojide o arabayı kullandığını tahmin edebiliyorum. Bu kadar öz işte.
Bir adamın iyi yada kötü olduğunu nasıl anlıyorsun?
Bir kişinin sesindeki vurgu, sesinin rengi, hani siz görenler bir insanın yüzüne bakar ve o insanın karakteri hakkında bir portre çizersiniz ya, biz de sesle çiziyoruz. Ama sizinki kadar bizimki net olmuyor. Ben her şeyi sesten tanımlamaya çalışıyorum.
Bir tarafta sevgi, bir tarafta nefret… Sen nerdesin birader?
Sevgiye mümkün mertebe yakın durmaya çalışıyorum ama nefret de halatla çekiyor bizi. İşte: Bekle ve ümit et. Bekliyorsun ve ümit ediyorsun.
Umut deyince, bayram geldi. Hep iyi dileklerle karşılanır bayram…Sen ne diliyorsun?
Ben bu bayramda bir kızla tanışıp evleneyim istiyorum. Şaka bir tarafa, gerçekten huzur istiyorum hayatımda. Mesela bayramın ilk günü annemin babamın elini öpmek isterdim. Nasıl bir şey bilmiyorum ama, bu bayram içimden geçiyor. Bir de bu bayram oruçlular içinmiş, bu orucun on gününü yedik, demek ki daha az tad alacağız bu bayramdan.
Bayramı nerede geçireceksin?
Herkes tatil için bir yerlere gidiyor, beş yıldızlı otellere falan gidip işi abartanlar var. Bence günaha giriyorlar. Ben yurtta kaldığım arkadaşlarımın yanına gideceğim. Belki ordan luna parka gideriz.
Teşekkür: Bekir Fuat / Gerçek Hayat Dergisi (Gerçek Hayat'ta yayınlanan bu röportaj (Sayi: 364 - 12.10.2007) Sevgili Dostumuz Bekir Fuat'ın izni ile yayınlanmaktadır. Kendisine teşekkürler ediyoruz...)
- Bekir Fuat yazıları
- yorumlamak için giriş/kayıt gerekli




Son yorumlar
10 sa. 12 dk. önce
10 sa. 39 dk. önce
10 sa. 50 dk. önce
10 sa. 57 dk. önce
11 sa. 1 dk. önce
13 sa. 19 dk. önce
1 gün 1 sa. önce
1 gün 15 sa. önce
1 gün 15 sa. önce
1 gün 15 sa. önce