Sayha Dergi

  • 100 türk büyüğü
  • kimdir, nicedir?
  • ara
  • İletişim
Ana sayfa › Bloglar › Taha Nevruz yazıları

Kıble'ye Doğru

Taha Nevruz — Salı, 25/03/2008 - 06:26

Yıl 1985.

Memleket ekvatorun hizasına denk gelmemiş kardeşim bir soğuk, bir kar ki hiç sormayın. Evliya Çelebi’nin kedisi damdan dama atlarken ortada donmuş, kalmış. Bizim kedi ise – soğuğun şiddetine bakın ki siz – daha damdan dama atlamayı düşünürken oracıkta donup kalıyor. İşte öylesine bir kış günü. Aylardan ocak. Cuma ise günün adı. Okulun camiinde Cuma namazını eda ettikten sonra, ailelerimizin tevekkül ve heyecan dolu bakışları arasında otobüsteki yerlerimize kuruluyoruz. Arabamız Süper Man. O günlerin en revaçta arabası yani. Yola koyuluyoruz. Kimsenin, heyecandan üşümeyi düşünecek durumu yok. Detayları geçelim, yola revan olalım efendim…

Kaç gündür yollardayız. Maraş, Antep, Urfa, Mardin… Silopi’den küçükçe bir köprüden Türkiye sınırlarını terk ediyoruz. Irak…

Gece geç saatlerde bir yere varıyoruz. Burası Bağdat diyorlar. Titriyorum. Kışı, Türkiye’de hududun, hatta Urfa’nın ötesinde bırakmış bırakmış olmamıza rağmen bir ürperti sarıyor beni. İmam, büyük insan Ebu Hanife’nin kabri başında birkaç sahife Kur’an okuyor, ruhlarına fatihalar gönderiyoruz. Medfun bulunduğu yer ve içine paraların atıldığı, bez – çaputların demirlerine bağlandığı sandukası, İmam-ı Azam camiinin küçük bir bölümünde. Camide yatacağız deniyor. Bir sürü yatan var. Şuradan buradan gelmiş. Daha başımı yere kor koymaz, zıpkın yemiş gibi fırlıyorum. O da ne? Pırıltıları gözümü kamaştıran bu müthiş mabedin içinde, bu fevkalade ruh ikliminde pek güzel bir ses tarafından Kur’an okunuyor. Yorgunluğun ağırlaştırdığı gözlerimi zoraki aralayarak sesin, Kur’an’ı içime ılık ılık akıtan o davudi sesin sahibini arıyorum. Grup başkanımız Hoca, “teypten” diyor. “Burada, bütün gece boyu kasetten Kur’an okunur.” Aklıma şu sözler geliyor: Kur’an Mekke’de inmiş; Mısır’da okunmuş; İstanbul’da yazılmıştır. Okuyanın Mısırlı olup olmadığını bilemem. Hatta o anda Mısırlı olması gerektiğini de düşünmek gibi bir kaygım yoktu. Sadece hayran hayran dinlemeye koyuldum. Ekipten bir ben hariç herkes uyumaya hatta horlamaya başladı. Ben ne mümkün ayaklarımı uzatıp yatacağım? Bir yanda, başıma dikildiğini zannettiğim İmam-ı Azam diğer yanda okunan Kur’an. O zamana kadar hiç tatmadığım bir maneviyat iklimi içerisinde nefesleniyorum. Takatimin bitmeye başladığını, sağıma soluma yıkılmaya başlayınca anladım. Battaniyemi kaptığım gibi otobüsün önünde soluklandım: “İlyas abi, uyan İlyas abi. Ben de arabada yatacağım”

Ertesi gün kahvaltıdan sonra – ki İmam-ı Azam Camiinin ardındaki parkta, açık havada yapılmıştır – her birimizin içine bir 4. Murad yerleşmiş, Bağdat sokaklarını geziyoruz. Maruf-ı Kerhi, Abdülkadir Geylani, Kazimiye Külliyesi, adım adım, satır satır Osmanlı mirası içimizdeki 4. Murad’ımızı taş gibi sıktılar, suyunu çıkardılar.

O dönemde Irak, İran ile savaş halinde. Henüz Saddam Kuveyt’e girmedi. Amerikan uçakları Bağdat’ı bombalamadı. Henüz bir şair “Bağdat savunmasında aldığım yarayı sarıyorum” diye mısralar düşmedi zamana. Ama Bağdat’ın içinden akan nehrin suları pis akıyor, kin sarısı akıyor. Burada üstadım Hace-i Evvel Ahmet Mithad Efendi gibi araya girip malumat vermeliyim ki kafamızdaki Bağdat, karşılığını tam ve doğru olarak alsın:

Bağdat uzun dönem İslam dünyasının başkentiydi ve kuruluşundan beri sadece Osmanlı idaresinde kaldığı yaklaşık 400 yıl boyunca en huzurlu dönemini yaşadı. Dünyada bilim, kültür ve zenginlik merkezi olarak şöhret yapan Bağdat’ın tarihi, aynı zamanda uğruna verilen kanlı mücadelelerin de tarihi olarak biliniyor. Bağdat, Abbasi Halifesi Ebu Cafer Mansur’un 750’li yıllarda Bağdat isimli Sasani köyünde başkent kurmak istemesiyle tarih sahnesine çıktı. Adı, eski Farsça’da Baga (Tanrı) ve Dat (verdi) kelimelerinin bir araya gelmesiyle oluşan “Tanrı verdi” manasını taşıyan Bağdat’ın imar edilmesinde Halife Mansur’un emriyle 80 Bizans ve İranlı mühendis görev aldı. Caddeler ve sokaklar, yuvarlak bir plan üzerine kurulan Bağdat’ın merkezine yapılan Halife’nin sarayından kentin dışına doğru gelişerek, büyüdü. Halife Mansur, şehir kurulurken Sasaniler’in eski başkenti Medain’in kalıntılarından faydalanılmasını istediği için, şehir adeta başka bir kentin yıkıntılarından doğdu.

Bin bir gece masallarının Bağdat'ı Bağdat, Bin bir Gece Masalları’nda anlatılan refahın doruğuna Halife Harun Reşit döneminde ulaştı. İlerleyen dönemlerde tarıma dayalı zenginliği artan Bağdat, aynı zamanda önemli bir ticaret ve kültür merkezi haline geldi. Ortaçağ’da dünyanın hiçbir kentinin nüfusu henüz 100 bini geçmezken, bütün İslam dünyasının merkezi konumunda, çok sayıda fikir ve bilim adamının yaşadığı, Yunan akademilerine benzeyen okulların açıldığı Bağdat, 1 milyona ulaşan nüfusuyla göz kamaştırmaya başladı.

Kuruluşundan kısa süre sonra bu parlak dönemi iç çekişmelerle solan, büyüklüğü ve zenginliği nedeniyle sürekli saldırılara uğrayan Bağdat, 1258 yılında 800 bin kişinin kılıçtan geçirildiği Moğol istilasına uğradı. İlhanlılar, Timur, ardından da Karakoyunlular, Akkoyunlular ve Safeviler’in de hakimiyetine geçen Bağdat, 1534 yılında Kanuni Sultan Süleyman tarafından Osmanlı topraklarına katıldı. Osmanlı döneminde bilim ve fikir merkezi olarak gelişimini sürdüren ve “Ana gibi yar, Bağdat gibi diyar olmaz” atasözü – Bu sözün hikayesini de İskender Pala’nın İki Dirhem Bir Çekirdek adlı çalışmasından okumak gerekir - bugün bile belleklerde kalan Bağdat’a Türkler, çok sayıda eser inşa ettiler. İmam-ı Azam Külliyesi, Saray Camii Minaresi, Haydarhane Camii¸ Saat kulesi…

Bizden bir Bağdat vardı karşımızda. Bizden bir şehir. Çarşaflı, açık, sakallı, yeşillikler içerisinde, bir nev’i kozmopolit bir şehir. Kah İstanbul kah Konya… Sokakları ile insanları ile… Bir şey sorup da yardım etmeyeni olmayan bir Bağdat. Savaş, ister istemez her yerde. Hissediliyor. Sıkıntı olsa da Bağdatlılar hayatlarını devam ettiriyorlar. Başka ne çareleri var sanki? Her yer Saddam… Devasa posterler. Bir bakıyorsun komutan, bir bakıyorsun minicik bir kızın başını okşuyor. Halkın beleğine kazınan Saddam manzaraları… hemen tamamı Japon arabaları sular gibi akıyor Bağdat caddelerinde. Caddeleri bakımlı, düzenli, geniş… Alt ve üst geçitler trafiği rahatlatıyor. Hafızalarımızda güzellikleriyle kalan bir Bağdat. Elveda deyip vedalaşıyoruz. İşte o Bağdat’ın üzerinde “modern dünya” namlı canavar geçti.

Ve sürüp çıkıyoruz arabamızı Bağdat’tan. Bizim Bağdat’tan. İstikamet Kerbela.

Kerbela Kerbela olalı
Görmedi böyle delişmen erleri bağrı yanık
Bir korku sindirdiler çölün bağrına
Sallayıp titrettiler asumanı
Melekler saf tuttular göğün kapısında
Heybet doldurmuştu kanatlarını
Hüseyin’in aşkına yanmaktaydılar
Kerbela ey Kerbela
Niye rehin aldın Hüseyin’in kanını

(Müştehir Karakaya)

Kerbela’da yaşayanların hiç itimat telkin etmediklerini rahatlıkla söyleyebilirim. İnsan, ister istemez korkuyor Kerbelalı’dan. Dar sokaklara giremiyorsun. Abdesthaneler bakımsız, alelade. Kitaplar yazar ki: “Peygamber Efendimiz, Hasan ve Hüseyn’i çok severdi. Bir defasında da: “Hüseyin bendendir ben de Hüseyin’denim.Allah, Hüseyin’i sevenleri sever.” Buyurmuştur. Bizler Hz. Hüseyin’i seviyoruz. Sevgimizi dualarımızla, fatihalarımızla taşıyoruz. Iraklının sevgi gösterisi ise biraz daha farklı ve eyleme yönelik. Altın kubbesinin altında ve demir parmaklı sandukasının içinde yatan Hz. Hüseyin’in başında bezler bağlıyorlar, küçük beyaz taşların üzerine secde ediyorlar ve “ağıtçı” denen kadınlar kasideye benzer bir şey okuyan ihtiyarın etrafında halkalanıp o okudukça çılgınca ağlıyorlar. Bir de tuhafımıza giden bir olay oldu Türbenin içinde: cenaze namazı kınlan mevtayı omuzlayan 5 – 6 kişi caminin içine sokuyor, Hz. Hüseyin’in sandukasının etrafında iki kez döndürerek (tavaf ettirerek) tekrar dışarı çıkarıyorlardı. Bunun ne manaya geldiğini hocalarımızdan da bilen yoktu maalesef.

Kerbela, kıyıda kalmış. Tarihi bir “intikam” şehri hüviyetinde. Yaşayanlar çatık kaşlı, sokakları kirli, güneşi daha bir sıcak. Türbenin altın kaplamalı kubbesine vuran sıcak ciğerine oturuyor insanın. Herkes birbirine hasım sanki. Sanki saflar ayrışmış ve bir kıvılcımı bekleniyor intikamın. Kimden? Nasıl? Muamma.

Çöle yeniden koyuluyoruz. Çöl dedimse de hani filmlerden hafızamıza nakşeden develerin ağır aksak ilerledikleri kum tepecikleri gelmesin aklınıza. Basbayağı bizim köyün arazisi gibi taşlık düz bir alan. Kıblemize yönelmek için yola koyuluyoruz koyulmasına da Kerbela’nın gecesi de tam bir zifiri karanlık. Elleriyle yönünü bulmaya çalışan kör gibi, arabamızın farlarından medet umarak ilerliyoruz. Bir saat kadar gittikten sonra askerle durduruyor. Nereye diye soruyorlar. Suud diyor şoförümüz. Askerler gülüyor be bir şeyler söylüyorlar. Şoför anlamıyor tabi. Meslek derslerine giren hocalarımız giriyor devreye, Arapça okutan hocalarımız. Askerin konuştuğu Arapça’yı anlayamıyorlar. Herkes naçar. İngilizcesi iyi olan bir arkadaş geliyor arka koltuklardan. Ters yönde bulunduğumuzu, geri dönerek Necef yoluna dönmemiz gerektiğini askerden tercüme diyor. Hocaların rengini tahmin edebilirsiniz.

Geri dönüyoruz.

O gün bu gündür bu utanç hâlâ gündemimi işgal eder. İki Müslümanın anlaşamayacak halede bulunmasına kahrolurum.

Tarih: 30 Ocak 1985 Saat: 06.10

Sabah namazını Medine’ye 20 km. mesafede bir benzin istasyonunun insana huzur bahşeden mescidinde kıldıktan sonra yönümüzü ve düşüncelerimizi Medine’ye çevirdik. Ufukta Medine’nin siluetinden önce gökyüzünden şehre sonsuz bir kaynaktan yağan “nur” görülüyor. Evet, nur! Hani şu dilimizde her zaman olan, olur olmaz kullandığımız ama mahiyetini tahayyül edemediğimiz nur!.. İşte o. Çıplak gözle, pırıl pırıl Medine’nin üzerine yağdığını görüyoruz. Güneş, henüz ortada yok. Gökyüzü kırmızı, sarı. Alev rengi parlaklığında bir hareket. Yanımda oturan Veysel’e: “İşte bu nur diyorum” “Evet” diyor.

Medine’nin girişinde Abdülaziz’in sarayı var. Tepede ama haşmetten uzak. Belki tevazulu biraz.

Sabah 08’dir ve güneş iyice yükselmiştir. Medine ve “Müslüman olmayanlar giremez!” yazılı tabelaları geçtikten sonra otobüslerin şehir merkezine alınmadığını öğreniyoruz. Bir polis arabası düşüyor önümüze. Kamyon garajı denen bir yere götürüyorlar bizi. Bizden önce Medine’ye ulaşmış bütün arabalar burada toplanmış. Medine toprağına – alfaltına – ayağımızı biraz utangaç, biraz ürkek basıyoruz. Garaj yakınlarındaki bir binayı tecrübelilerden birisi göstererek “Osmanlı Garı” diyor. 2. Abdülhamid geliyor aklımıza. O’ndan da haya ediyoruz emanetini koruyamamaktan.

İşte Mescid-i Nebevi. İşte şu da Kubbe-i Hadra. İki Cihan Serveri bu kubbenin altında yatıyor. Fakat önce yapılması gereken bir iş var: Temizlik. Mescid’in hemen yakınındaki guslhanede gusl ediyoruz. Suudlular hemen her yere böylesi temiz ve güzel guslhaneler açmışlar. Kirden, pasaktan kurtulup temizleniyoruz.

Mescid’e girişimiz Babüsselam kapısından.Bu kapı doğrudan Peygamber Efendimizin kabrine yöneliyor. Nefes almasını yeni öğrenmiş çocuklar gibiyiz. Mescid’in içi büyük ve yeşile boyanmış sütunlarla dolu. Küçük kubbelerden sarkan avizeler, duvarlardaki bin bir çeşit hat örnekleri ve muhteşem bir koku insanın başka alemlere dalmasına sebep oluyor.
Herkes iç dünyasında.

Peygamber Efendimizin “cennet bahçelerinden bir bahçe” olarak nitelendirdiği mekanda “şükür” ile hemhaliz. Dünyayı unuttuğum ender namazlarımdandır desem riyakar mı olurum, bilmem.

İşte Mescidi Nebevi karşımda, selâm sana.

Selâm sana Ya Resulallah, selâm sana.

Ravzaya yöneliyoruz.

İki Cihan Serveri, Ebu Bekir Sıddîk, Ömer’ül Faruk…

Edep ve haya örtülerini ilk kez burada sımsıkı bürünüyoruz belki de. Herkesin dudakları kıpır kıpır. Gözler yaş dolu. Kalp yekpare heyecan…

Medine mübarek şehir, düz yemyeşil bir ova, ortasında Muhammed Mustafa’nın (asm) Mescid’i Nebevi’si kabri şerifi. Umre zamanı olmasını verdiği avantajı da kullanarak Medine’nin gezilebilecek her yerini geziyoruz. Uhud’un benim için çok farklı anlamlar taşıdığını belirtmeliyim. “Biz Uhud’u severiz; Uhud bizi sever”

Medine’ye yeniden döneceğiz. Yolculuğumuzun bu 6. gününde yönümüz her zaman olduğu gibi Kıble.

Medine’nin manevi havası yüreğimizde Medine – Mekke arasındaki yolu nasıl, ne zaman aldık hatırlamıyoruz. Zulhuleyfe’de ihrama giriyoruz ve bütün geceyi ihramlı olarak geçiriyoruz. Düşüncelerimizi de dünyadan soyutladıktan sonra mezara konacak kadar ilintisiziz misafirhanemizde.

Mekke.

İhramlı geçirilen bir geceden sonra Mekke’ye de sabaha karşı, ortalık henüz ağarmamışken giriyoruz. Kabe’nin etrafını çevreleyen duvarlar görünüyor. Yakınca bir yere park ediyoruz. Yine temizlik. Elhamdülillah.

Kabe’de de girişimiz Babüsselam kapısından. Say yapılan bölümü geçiyoruz. Yanımızdan oluk oluk akan insanları, Safa ile Merve arasında gidip gelenleri, yanımızdaki eşimizi dostumuzu filan gördüğümüz yok; birkaç adım sonra göreceğimiz yeryüzünün ilk mabedini tasavvur ediyor, dua ediyor, heyecandan ölecek gibi oluyoruz.

İşte O mübarek bina: Kabe.

Kabeye mümkün olduğunca yakın bir mekanda sabah namazına şükür namazlarını ekleyerek kıyam ediyoruz.

Dünya kabe’nin etrafında dönüyor; tıpkı şurada, içinde, içimizde tavaf eden siyahı – beyazı, yerlisi – yabancısı insanların döndüğü gibi. Baş açık, ayaklar yalın. Rabbin huzurunda ve mescidinde dünya uzak, sıkıntılar beyhude, zaman boşluk “Lebbeyk, Allahümme Lebbeyk…” Her adımda şükür üstüne şükür.

Kitaplardan aldığımız bilgilerle keşfediyor Mescid’i. Makam-ı İbrahim, Hacer’ül Esved – Allah’a binlerce kez hamd olsun ki tekrar tekrar ve tıpkı Hz. Ömer’in karşısına geçip hitap eylediği gibi öpmeyi, koklamayı ve dahi anlamayı nasip etti Allah – Zemzem Kuyusu – Ne mübarek bir tadı var Allah’ım –

Ne acıktık ne susadık. Mescid’in hemen her yerini bıkmadan, usanmadan gezdik. Her sütunun ardında her katında doya doya namaz kıldık… Ezanlar okundukça, imamın arkasında kıyam edildikçe imanın lezzetine daha bir varıyor insan. O muhteşem ses tonuyla kılınan namazlar…. Medine’nin müezzini, Kabe’nin imamı, yakalarımızdan tutup silkeliyorlar varlık sebebimizi, insan olma yükümlülüğümüzü hatırlatıyorlar bize… Ey Allah’ım…. Lebbeyk.

  • Seyyah Oldum
  • Taha Nevruz yazıları
  • yorumlamak için giriş/kayıt gerekli

O'nu bulan neyi kaybeder?

Asu Turnacı — Salı, 25/03/2008 - 18:56

O'nu bulan neyi kaybeder?
O'nu kaybeden neyi bulur?...

İçimizi ısıtan bir yazı idi. Paylaşım için teşekkürler...

  • yorumlamak için giriş/kayıt gerekli

Kategorilerden

Hakikat Hikayet Kişilere Dair Hay Sızı Haberdar Söz Ola Makamı-ı Dikkat Ümidlere Dair Düş Vakitleri Gelişi Güzel İçe Dönüş Hür Tefekkürün Kaleleri Ümmet Coğrafyası Gonca Gülü Gülle Tartarlar Kimdir Nicedir Hüzün Alanı Şiir Makamı Kara Kalem Yazıları Tanıtılanlar Tefekkür Reyhan Berceste Zamana Dair Yürek Yarası Güncel
tamamı

Üye girişi

  • Üyelik başvurusu
  • Şifremi unuttum

Gezinti

  • Son Gönderiler
  • Site Rehberi (Yol Haritası)
  • İletişim
  • Kategoriler

Üyelerimiz

  • Çevrimiçi
  • Yeniler
Şu an 0 üye ve 5 misafir çevrimiçi.
  • saliha desem
  • Aysen Erarslan
  • abdullah çal
  • şefika
  • sevgi özsarıoğlu

Duyuru - Etkinlik

-Minare Dergi 2
  • - Az Edebiyat Dergisi'nin 2. Sayısı Çıktı
  • - Rihle Dergisi'nin 3. Sayısı
  • - Yirmiikinci Tasavvur!
  • - Zemheri Edebiyat 6. sayısıyla okurla buluştu!
  • - filbahar 7
  • - Sezai Karakoç Sempozyumu 15 Kasım 2008
  • - Terk Ettiğimiz Doğu'
  • -Temrin Kasım Sayısı
  • - Yankı Bir Dedi
  • ... Devamı
  • Kapı Komşusu

    Cemaat

    Anket

    Ülkemizde sporun (özelde futbolun) dostluk, kardeşlik tesis ettiğine inanıyor musunuz?:

    Son yorumlar

    • hayrolsun...
      9 sa. 19 dk. önce
    • Bir şeyler yapalım ya hu.
      9 sa. 47 dk. önce
    • Dağişik tarzda yazıları
      9 sa. 58 dk. önce
    • İyilerden Allah razı olsun... Kötülerden de
      10 sa. 5 dk. önce
    • insanin gozlerini dolduran
      10 sa. 9 dk. önce
    • Her okulun nasibine bir tane
      12 sa. 27 dk. önce
    • hayrolsun
      1 gün 50 dk. önce
    • İşte şiir diyebileceğim bir
      1 gün 14 sa. önce
    • Yazınn içeriğinde var olan
      1 gün 14 sa. önce
    • Hocam şiiri hangi duygularla
      1 gün 14 sa. önce

    Dostlarımız

    • Dostlar
    • Bunlar da Dostlar

    Hakan Albayrak
    Tarık Tufan
    Cemaat
    Kurtuba
    Kâinata Mektup
    Pata-Gonya
    Minare Dergi
    Rûh-i Gusül...
    Arşivdesiniz
    Dünya Bizim

  • Kuşluk Vakti
  • Mecazz
  • Akabe
  • Sadık Yalsızuçanlar
  • Dergibi
  • Zemheri Edebiyat
  • Yenilgi
  • İsmet Özel
  • Gök Ekin
  • Edebistan
  • Yazıhane
  • İstisnai
  • Gözdeler

    Bugün:

    • Cahit Sıtkı Tarancı’nın Şiirlerinde İnsan ve İnsan Psikolojisi
    • Yazıyorsam, Ey Âh!..
    • Hatırlıyorum, Hiç Unutmadım ki...

    Bilgi

    Kitap

    Bülent Akyürek - İçinizdeki Öküze Oha Deyin

    Sayha Dergi © (1990) 1998 - 2008

    • 100 türk büyüğü
    • kimdir, nicedir?
    • ara
    • İletişim