Sayha Dergi

  • 100 türk büyüğü
  • kimdir, nicedir?
  • ara
  • İletişim
  • site haritası
Ana sayfa › Bloglar › Osman Nuri Öz yazıları

Modern Zamandan Bir Kere Baş Kaldırıp Çocukları Düşünmek Üzerine...

Osman Nuri Öz — Salı, 01/04/2008 - 13:23

Çocuklar ve Biz...

Her şey ama her şey çocuklar için bu dünyada. Zannediyorum bütün bir varoluş onlar için, onlar adına yaratılmış. Eğer bir çocuk görürseniz her hangi bir yerde, onun gözlerine uzun uzun bakın bence. Orada geleceğin, geleceğimizin ışıklarını göreceğinizden eminim. Hiç düşünmeden, aniden ama korkutmadan gözlerinden öpün çocukları. Bir kez daha bakın nurları kıskandıran simalarına. Yüzlerini yeniden ve tekrar tekrar okuyun geleceğe daha emin adım atabilmek için, yarının ışığına şimdiden bakabilmek için.

Yaklaşın çocuklara, güzellikleri sadece kendilerine hapseden parmaklıkları düşünerek, bir mahkumun parmaklıkları okşaması gibi, saçlarını yeniden okşayın kalbinizde Rahim isminin tecelli etmesi için. Birazcık da cesaretiniz varsa eğer ufacık ve yumuşacık ellerini avuçlarınızın içine alın. Cenab-ı Aşk’ın elini tutuyor gibi olacağınıza eminim. Bir kez daha bakın yüzlerine, zifiri karanlıkta ışık huzmelerini seyreder gibi. Tekrar be tekrar bakın onlara. Yüzlerini, davranışlarını, bakışlarını, mırıldanmalarını okumaya çalışın. Yüreğiniz el verirse amel defteriniz gibi okuyun bütün bunları. Tefekkürünüz müsaade ederse kainat kitabını okur gibi okuyun. Peygamber’in rahle-i tedrisinde Kitab-ı Kebir’i okur gibi okuyun. Ama mutlaka okuyun. Ülkemizin, tüm İslam dünyasının ve hatta bütün dünyaların yarınları gibi okuyun.

Çok severiz çocuklarımızı. Hem de aşkla severiz, en büyük bir aşk, aşk-ı hakiki ile severiz. Onların her gülüşü bayramdır bizim için. Ağlamaları da hüzün kaynaklı neşe kaynağımızdır. Her şeyden sakınırız onları. Esen rüzgardan, kımıldayan yapraklardan, bir köpek havlamasından yani ki bize ürperti ve tiksinti veren her şeyden sakınırız. Girmesinler isteriz emin olmadığımız yerlere. Ayaklarına çamur damlamasın isteriz. Ufacık bir diken batarsa ayaklarına sanki o diken onun ayağına değil de bizim yüreğimize batmış gibi acı verir bizlere. Yüreğimiz kanar, içimiz ağlar, ruhlarımız ah-u eninle sarmaş dolaş olur. Hafif bir hastalıkla yüzlerinin rengi sarıya dönse, birkaç defa öksürseler bizim halimiz perişan olur. Her gece uykularımız kaçar.

Oysa şimdi belki de onlar cam kırıkları üzerinde yalınayak yürüyorlar. Çamur değil, bataklık değil cehenneme vabeste bir köprüden geziyorlar. Rüzgara hiç rastlamadılar ama şeytânî fırtınalar başlarında esiyor. Maddî değil ama manevî hastalıklarla yüzleri değil yürekleri soluyor. Bizim bakmaya doyamadığımız gözlerindeki ışıltı şimdi kapkara bulutların ardında varlık-yokluk mücadelesi veriyor. Şimdi yeniden sarılmak vaktidir geleceğin inşasındaki fikir işçilerine. Hem de yürekten sarılmak vaktidir…

Modern dediğimiz çağlarda çocukların alınları artık ortak bir kader kalemiyle islenmekte. Aynı kader; yoksulluk, açlık, sefalet, kirlilik, taciz veya ölüm. Şimdi yeniden düşünmek zamanıdır dünya çocuklarını. Afganistanlı, Endonezyalı, Iraklı, Filistinli, Bosnalı, Venezüellalı, Kenyalı… çocukları. Evet düşünmek zamanı şimdi. Soru veya sorun şu; bu dünyada çocuklar nasıl büyüyor? Buralar çok uzak demeyin nitekim dünyanın köy haline geldiği yine sizin deyiminiz. Yeniden düşünün çocukları; bali çekenleri, evsiz-barksız, annesiz babasız bir duvar kenarında sabahlayanları, donup kalanları, Eminönü’nde dilenci çocukları, trafik ışıklarında durduğunuz zaman kalbinizde Rahim ismini tecelli ettirmeye çalışanları, baklava çalanları, çöp bidonlarını yumuşacık elleriyle karıştıranları, bir sabah namazı soğuğunda cami avlusuna bırakılanları, henüz doğmadan anne karnında cinayete maruz kalanları, on-on bir yaşlarında uyuşturucu kullananları düşünün. Bizim çocuklarımızı düşünün, Müslüman kardeşlerimizin çocuklarını düşünün. Filistinliyi aklınızdan çıkarmayın. Bir taşta siz verin ona inancını koruması için, Afganlı için bir parça battaniye verin çünkü yıllardır gökyüzü denen yorgan eskimiş olabilir, Kenyalıya, Nijeryalıya, Afrikalıya biraz yiyecek veya ilaç verin çünkü onlar İncil’den medet umuyor.

* * *

Geçen günlerin birinde güneş, bir başka ufka doğmak için İstanbul ufkundan Sultanahmet taraflarına girdi. Ben ise birkaç bilet almak için sıraya girdim. Yolculuk için gerekli bileti aldıktan sonra ne göreyim; hemen oracıkta küçük bir çocuk vardı. Kendince ısınmaya çalışıyordu. Nazar-ı dikkatimi bir an çekti. Yüzü ayların verdiği kirlilikle görünmüyordu. Saçı-başı dağınıktı. Kim bilir hayatında belki hiç tarak görmemişti. O, müthiş bir sabırla kendini göremeyen insan yığınlarını seyrediyordu. Eğildim ve başını okşadım. Canım dedim ona, ama yürekten. Elinde rengi kahverengi, belli ki çöpten alınmış, yarım bir simit vardı. Diğer elinde ise bir kitap. Evet yanlış okumadınız, bu kimsesiz çocuğun elinde bir kitap vardı. Kitabın adını okuyunca tüylerim diken diken oldu. Gözlerim yarı ağlamaklı bir hal aldı. Kitap bir misyoner tarafından verildiği belli bir İncil’di. Kitabı istedim ondan. Sesimde bir merhamet mûsikîsi hissetmiş olmalı ki ancak bir Müslüman’a yakışan teslimiyetle kitabı bana uzattı. Bende ona biraz para vererek gönlünü almaya çalıştım. Bu sadece bir kare... Dünyada bu kare gibi her gün yüz binlercesi yaşanmakta belki kim bilir…

  • Makamı-ı Dikkat
  • Osman Nuri Öz yazıları
  • yorumlamak için giriş/kayıt gerekli
  • Rastgele Yazı

Kilise'den mi Diye Soranlara Cami'den Getirdiğimizi Söyledik

Kâni Çınar — Salı, 01/04/2008 - 18:11

Mühim bir meseleyi güzel bir uslup ve harika bir yazı ile dikkatimize sunmuşsunuz. Allah razı olsun. Çocuklarımızla aramızda dağlar var. Biçok alakasız nesneye verdiğimiz kıymeti çocuklarımızdan eksik ediyoruz. Bunu bir kenarda tutarak ve kendimizi hesaba çekmeye söz vererek yazınızda vurguladığınız dünya çocuklarına dair kadim dostum Selim Şevkioğlu'nun bir yazısını (Bu yazı cemaat.com da yayınlandı) sizlerle paylaşmak istiyorum. İHH organizasyonu ile Nijerya'ya giden Sevkioğlu sair yerlerde de ne kadar eksik olduğumuzu vuruyor yüzümüze.

Kilise'den mi Diye Soranlara Cami'den Getirdiğimizi Söyledik / Nijerya

Yoldayız ve adını koyamadığımız bir heyecanı da götürüyoruz yanımızda. Bilinmeyene dair zihinlerimizde taşıdığımız naif tedirginlik, yumuşak parmaklarıyla uzandığı bedenlerimizi yolculuğumuz sıra yoklamaya devam ediyor. Bizi oraya.. o bilmediğimiz egzotik yerlere götüren uçağın hava boşluğuna düşüp her sarsılışında uykulu zihnimizde dolaşan siyah yüzler ve yoksul beldelere ait silüetler birbirine karışıveriyor. Sonra yeniden toparlanıp, bu yüzleri birbirinden ayırarak sırayla bağrımıza basıyoruz. Ben geldim.. biz geldik der gibi muhabbetle bakıyoruz yüzlerine. Göreceğimiz karşılığı merak ettiğimiz simalardaki duygusal ifadeyi okuyabilmek için başka başka yerlere, başka başka kimselere koşuyoruz sonra. Bayramınız mubarek olsun dediğimiz dedelerin ellerinden öperken Emirates’in ucuz olsun diye üçüncü dünya ülkelerinden devşirdiği hosteslerden biri yanıbaşında durduğu hayallerimizin içine düşüp tekrar dağılmalarına neden oluyor. Kahrolsun nefis! Bu duruma içerlememe rağmen, çaya duyduğum ihtiyaç nedeniyle kendisini affetmeye hazırım ama. Ve şükür ki üniversite son sınıfa değin süren eğitimim sırasında İngiliz lisanında ‘çay’ demeyi öğrenmiş bulunuyorum. ‘Bir çay getirir misiniz lütfen’ in nasıl terkip edileceğini deruhte etmeye çalışırken geçen zaman nedeniyle hostesi kaçıracağımı fark ederek geleneklerimiz üzere kısa bir sufle atıyorum.

‘Ti’

Hostesin gülümsemesinin, engin İngilizce tecrübelerime dayanan bu kısa pratiğin ti’ye alındığını aklıma getirmesinin ve dolayısıyla alınganlık göstermenin bir anlamı olmasa gerek. Yapacak önemli bir işimiz.. üzerimize yüklenmiş ağır ve ulvi bir vazife var ne de olsa. Şimdi biz gidiyoruz… Uzaklara. Ancak televizyon denen nesnenin soğuk ekranlarından ayıklanarak steril vaziyette bize aktarıldığı kadarıyla bilebildiğimiz yerlere. Ve artık Dubai’deyiz işte. Aktarmalı yolculuk nedeniyle uzun bir vakti burada geçirmek zorunda olan ve pek çoğu bulduğu ya da oluşturduğu kuytuda uyuklayan insanlar arasında yaklaşık sekiz saat geçiriyoruz. Aralarında dolaşırken yüzlerine bakıp hayat hikayelerini çıkarmaya çalışmak, zamanı kulplarından tutarak alıp götürüyor. Artık vakit geliyor ve bizi Nijerya’ya götürecek uçağa ulaştıracak salona doğru yöneliyoruz. Nijerya vatandaşlarıyla bir araya gelmemizle, bedenlerimizi yoklayan yumuşak parmakların dokunuşlarının etlerimizi çimdiklemesi senkronik bir durum arz ediyor. Cüsseleri bedenlerimizin takriben iki katına tekabül eden bu insanların, sert ses tonları ve her an tartışmaya hazır halet-i ruhiyeleri farklı bir dünya, bambaşka bir kültür atmosferiyle buluşacağımızın işaretlerini taşıyor bize. Yöreye özgü esvap ve başlığıyla Müslüman olduğunu ünleyen birinin antreden Amerikanvarî çoğunluğun arasına dalışı, üzerimize çöreklenen gri bulutları dağıtmaya yetiyor. Uçakta kendilerinden ilk duyduğum söz ‘What’s up man’ ve şükür ki bu kavram İngilizce’min engin yamaçlarına ulaşamayacak kadar argo. Sevgili dostum ve biricik tercümanımız Fatih Ketanci’ye, cüssesi iri yarı olmanın ötesine geçmiş bu nobran tavırlı adamın ne dediğini sormam üzerine aldığım yanıt hiç birimizi şaşırtmaya yetmiyor;

‘Ne yapıyorsun be adam’

Yedi buçuk saatlik uçak yolculuğunun ardından, sömürgecilik ve sonrası dikta rejimin kalıntılarına, rüşvet almak için fırsat kollayan Jakoben memurların çoğu fuzuli sorgularına muhatap ve maruz kalarak, bizi karşılamaya gelen Mustafa ile uçağın inmesinden birkaç saat sonra buluşabiliyoruz ancak. Mustafa’nın arkasına gizlenen Hristiyan dilencinin, işaret diliyle onun bizi keseceğini anlatmaya çalışması, yörede vaki olduğu söylenen dini kökenli gerginlik hususunda daha önce aldığımız yanlış malumatın pekişmesine neden oluyor. Nijerya’da bulunduğumuz süre boyunca, yurt dışındaki ilk izlenimler sonucunda oluşan kanaatlerin yanlış olabileceğini öğretecek olan ilk veriye de ulaşmış oluyoruz böylece.

Yirmi milyon nüfuslu Lagos’da küçük bir alanı kaplayan merkezden ayrılır ayrılmaz varoşların mâşerinde buluyoruz kendimizi. Burası adeta kalabalık ve kargaşa beldesi. İstanbul’a rahmet okutan trafiğin keşmekeşliği, insan hayatının buradaki değersizliğiyle birlikte, tamponlarına çıkmış insanları önemsemeden hızla giden araçların yayaları teğet geçiyor oluşu kelle koltukta yaşanan hayat algısının en bariz göstergesi. Görüntüleri, bin dokuz yüz ellili modelleri çağrıştıran araçların arasında seyreden tek tük lüks vasıtalar ülkedeki gelir dağılımı hususunda fikir sahibi olmanız için yeterli. Şehrin neredeyse tamamını oluşturan varoşlarda seyrederken sefaletin soğuk nefesi, otomobilimizin camlarından ensemize vuruyor. Çukur olmanın ötesine geçmiş obruklarda her durakladığımızda kulaklarımıza, çok renkli yaşam tarzlarını ifade eden polifonik tınılar dövüyor. Adına ev denilen yerlerin büyük çoğunluğu tahtadan ve saçtan yapılmış tek göz barakalardan ibaret. Ortalama yedi ila dokuz kişi bu tek göz odalarda barınıyor. Bir polis maaşının altmış dolar civarında olduğu ülke ekonomisine mührünü vuran unsurun adı ise işporta. Genç kadınları, kız ve oğlan çocuklarını, gerek evlerinin önündeki tezgahlarda gerek başlarında taşıdıkları nesnelerde bir şeyler satarken görmek, sokak ve caddelerdeki yaya trafiğinin mütemmim cüzleri halini almış. Telefon kartı dahil, hiçbir şeyin belli bir fiyatı yok ve aslı kandırmaya dayalı olduğu için bezirganlarla monolog şeklinde cereyan eden pazarlıklara mecbur oluşunuz her alışverişte yaşamak zorunda kaldığınız büyük bir eziyet. Mazisi doğa ve doğal ortamlara ait olan bu insancıklara yerleşik şehir hayatına geçmek hiç yaramamış. Kendilerine sunulan alabildiğine çarpık modernleşme, içine düştükleri bir bataklık gibi. Öldükten sonra banka hesaplarında yüzlerce milyar dolar çıkan yöneticilerin halkın ve memleketin durumunu önemsemediği ise son derece açık. Petrol rezervleri Dünya’da altıncı sırayı gösterirken, sömürü ve yolsuzluk nedeniyle yaşanan bu keşmekeşin içinde görüştüğümüz hemen hiç kimsenin siyasi mevzulara değinmemesi ve zenginlerini halkın sorunlarına karşı ilgisiz ve hatta bilgisiz bulmamız bizler için üzüntü verici. Sistem herkesin kendi işine bakması gerektiğini en iyi şekilde öğretmiş gibi. Yol kenarında parçalanmış vaziyette duran.. görüntü ve kokusuyla birkaç günlük olduğu belli olan ceset belki de oportunizmle karşılık bulan eğitimin bir parçasını telmih ediyor.

Bu düşünceler içerisindeyken neredeyse aralıksız çalınan korna cümbüşünün neden olduğu kulak çınlamalarıyla birlikte devam ediyoruz yola. Yol gibi, varoşlara ait görüntüler de bitip tükenmek bilmiyor. Yollar sadece varoşları birbirine bağlamaya yarıyor. Hep aynı mezbeleliği temaşa etmek, şirasesizliğin de bir insicamı olduğunu düşündürüyor insana. Mevsim gereği çöl rüzgarlarıyla gelerek ülkenin üzerini kaplamış tozların oluşturduğu kesif pus kümesi, neredeyse çırılçıplak vaziyette yol kenarlarında beliren çocukların ikbalini kuşatmış habis bir ur gibi görünüyor gözümüze. Vaziyet içler acısı. Kimi görüntüler bin dokuz yüz yirmi ilâ elli Türkiye’sini andırırken, kimileri asırlar öncesini çağrıştırıyor. Ve her şeye rağmen ender olarak karşılaştığımız lüks yaşama ait izler bu memleketin konuştuğu ağdalı lisanın istiaresi. Yolculuğumuz süresince hissettiğimiz duyguların ikircilliği gibi sosyolojik ve tarihi izler de burada birer anakroniden ibaret sanki. Evlerin önlerine açılmış oluklar kanalizasyon vazifesiyle birlikte, hastalık üretmeye.. ve dolayısıyla onları yaymaya yarayan sivrisineklere yardım ve yataklık ediyor. Her otuz saniyede Afrika’da yaşayan bir çocuğun üç beş dolarlık malerya ilacını alamamaktan dolayı hayatını kaybetmesi bu yüzden olsa gerek. Susuzluk, pislik ve parasızlık. Hemen her sokakta bir kiliseyle karşılaşmanın misyonerlik çalışmalarının yoğunluğuyla birlikte, bu mekanların eğlenceye perestiş halk için birer müzikhol, din adamları içinse birer rant merkezi halini almış olmasından kaynaklandığını öğreniyoruz. Nüfusu Hristiyanlar ve Müslümanlar yaklaşık olarak yarı yarıya paylaşıyorlar. Ender olarak görünen ve dini simgeleyen, yöreye özgü başlıklar haricinde din mensuplarını ayırt etmek mümkün değil. Tâ ki; bu durum Abdulaziz İslamic Fonduation’a varana dek sürüyor. Bu kurumun önünde durup, aşağıya inmemizle birlikte üzerimizdeki sıkıntı dağılmaya başlıyor. Gülen yüzlere ait bedenler sevgiyle karşılıyor bizi. Kıblesi Londra’ya dönmüş ülke insanlarının imkan bulduğu ilk fırsatta Avrupa’nın yolunu tutuyor olmalarına rağmen, bizlerin ailelerimizden ayrı kalmayı göze alarak bayramda burada olmayı tercih edişimizin takdiri ile taltif edilişimiz bir hayli manidar oluyor. Hoş geldin faslının ardından mahalleye mihmandarlık ve hamilik eden İmam Hasan’ın kısa süreli misafirperverliğiyle ağırlanıyoruz. Buralara pek beyaz gelmiyor ve bu sebeple ‘Hiişşşt’ yerine kullanılan ‘sss’ ünlemleriyle dikkat çekmeye çalışan çocuklardan tüm yaş gruplarına kadar mahallenin ilgi odağı durumundayız. Usulca yanımıza sokulan çocukların tenlerimize dokunmalarına bir süreliğine bir mana veremeyişimiz bu yüzden. Vakit geç ve yapacağımız çok iş olduğu için tarafımıza tahsis edilen otel odalarının yolunu tutuyoruz. İnşaat işçilerinin bakımsız barakalarına benzeyen ve hijyenik koşullardan son derece uzak vaziyette bulunan odalarda bir gece geçirmek zorundayız. Çünkü yorgunuz ve merkezden bir hayli uzaklaşmıştık. Bayram Türkiye’ye göre bir gün evvel burada. Ve yarın arife. Detayları hakkında uzun uzadıya konuşacağımız gece istişaresinden önce oldukça özel bir organizasyon teklifi çıkarılıyor karşımıza. Her bir köşesi yoksulluk kokan bu beldenin en sefil sekiz köşesinde yüz beş hisseyi kesmeye karar veriyoruz evvela. Evlerde buzdolapları olmadığı için etlerin büyük parçalar halinde dağıtılması pek makul görünmüyor ve dağıtım yapacağımız bazı kimselerin hususi durumlarından dolayı bu etleri pişirmeleri de mümkün görünmüyor. Bu nedenle aşçılar tutup, çardaklar kurularak, pişirilen etlerin pilavla birlikte hazır yemek şeklinde dağıtılmasına yönelik teklifi hemen kabul ediyoruz.

Bayram namazını kılmak için gittiğimiz büyük caminin kapısından güvenlik gerekçesiyle içeri alınmamamız soğuk duş etkisi yapmasına rağmen moralimizi diri tutmakta kararlıyız. Bayramın ilk üç günü, sekiz bölgenin yedisinde gerçekleşen kesim ve dağıtım faaliyetlerinin takibiyle geçiyor. Faaliyet merkezlerinde karşılaştığımız her kişiyle, bölge diliyle ‘ıydul mubarek’ diyerek bayramlaşmak tadına doyamadığımız ritüellerden biri. Kurbanlar kesilirken, bir yandan kazanlar kaynatılıyor. Kurulan çardaklarda bekleşenlerin gözlerinde kendilerine düşecek payın merakı. Elden geldiğince her biriyle ayrı ayrı bayramlaşıp, hal hatır etmeye çalışmanın her şeyden daha önemli olduğunun farkındayız. Türkiye’den et değil.. kurban ve kurbiyet taşımak için gönderildik buraya. Türkiye’yi pek fazla tanımayan ve hatta bilmeyen yöre insanı, ötelerde bir yerde isimleri isimlerine benzeyen beyaz tenli ve diğerkam kimselerin varlığını öğrenmekten dolayı hem şaşkın hem de mutlu görünüyor. Kesimleri izlemenin ardından, bölgelere teker teker geri dönerek dağıtımlara refakat etmek epeyce bir vaktimizi alıyor. Her bulduğumuz fırsatta bölge insanıyla sohbet ediyor, sıkıntıları ve yaşadıkları hayata dair aldığımız bilgileri not defterlerimize kayıt ediyoruz. İsmi İbrahim olan bir gencin boynunda gördüğümüz hac, sözden öte gözlemlerimizin kıymetine dair örneklerinden sadece birisi. Yöre insanı kültürel olarak da Hıristiyanlarla kaynaşmış durumda görünüyor. Ancak galip gelenler daha ziyade misyonerler. Yatırımlarının bölgenin zaruri ihtiyaçlarına değil de misyonerlik faaliyetleriyle alakalı inanç ticaretine yönelmiş olması ise oldukça kötü. Mezbeleliklerin arasındaki kilise enflasyonu ve İncil vb. dini kitap satıcılarının bolluğu dikkati celbedecek derecede.

Hayvanların kesimlerinin ardından pişirilen yemeklerin dağıtımı için gittiğimiz bölgelerde pek çok sürpriz bekliyor bizi. Bu ülkede dolaşırken bazen arkaik dönemlerde yazılmış masalların en orta yerine düşmüş vaziyette buluyoruz kendimizi. Yaklaşık bir dönümlük alanın etrafına çevrilmiş sundurmalarda barınan körler, çolaklar ve sağırların Krallarından alınan iznin ardından Kurban etleriyle pişirilmiş yemekleri dağıtıp fotograf çekiyoruz. Ciddi tavırlar içerisinde özel koltuğuna kurulmuş ve süslü esvabıyla dikkat çeken Çolaklar Kralı’nın fotograf çekilen tebanın önüne gelerek müzip bir edayla çökmesi, bir dönümlük alanda bulunan hemen herkesin yüzünde tebessüm olarak karşılık buluyor.

Düşkünler evinde çaldığımız ikinci kapıdan yemek paketimize uzanan elin sahibinin, ‘kiliseden mi’ diye sorması üzerine ‘Camiden’ karşılığını, Türkiye’deki tüm Müslümanlar’ın onurunu kurtarmak adına veriyoruz. Ve hemen ardına ‘Türkiye’deki büyük camilerden’ diye ekliyoruz.

Kurban etleriyle beraber, sevgiyi ve kardeşliği de dağıttığımızı, özel bir yetimhane olan Bab-esselam’da daha bir iyi kavrıyoruz. Bu kurumun başında bulunan Mısırlı Muhammed Şaban, gelen ikramlardan ziyade ziyaretçilerin kıtalar ötesinden olmasına çok seviniyor. Her halinden acemi bir şaşkınlığın emareleri okunuyor. Gözlerinde buğuyla karşılık bulan bu sevincin neden olduğu yoğun duyguya ilk önce pek bir anlam veremiyoruz. Hepiniz adına sıkı sıkı kucaklayıp yanından ayrıldıktan sonra İmam Hasan’dan, Türkiye’de ‘piçlik’ şeklinde ifade edilen vakıaya karşı yaklaşımın Nijerya’da abartılı bir şekilde yaşandığını öğreniyoruz. Muhammed Şaban’ın yetiştirdiği çocukları, dışarıdakilerden daha terbiyeli ve eğitimli vaziyette görmek ise bizi doyumsuz bir sevince gark ediyor. Nijerya halkının bu suçunu her yolumuz düştüğünde, tam dört kez yetimhaneyi ziyaret ederek telafi etmeye çalışıyoruz. Her orada oluşumuz sırasında gerek çocuklarla gerek yöneticileriyle ihmal edilmiş bir ilginin birikmiş sevincini yaşıyoruz. Sizlerden taşıdığımız hediyelerle mutluluğa gark olan çocukların bakıcılarından, o gün yine gelip gelmeyeceğimizi sual etmelerini öğrenmek yüreğimizden bir parçanın Bab-esselam’da kalmasına neden oluyor.

Gerek bayram sırasında ve gerek onu takip eden süreçte cereyan eden her bir ilişkiyi yine her bir detayı ile anlatmak mümkün değil elbet. Özetle, bazen üzüldük, bazen sevindik.. ve bazen her ikisini bir arada yaşadık. Her bir köşede bizi bekleyen şaşkınlıkları sizin adınıza paylaştık. Ne koyduysanız heybemize onu taşıdık işte. Bitince verdikleriniz çoğalttığımız sevgiyi dağıttık. Biraz bayramı taşıdık. Yorulsak da tebessümü eksik etmedik yüzlerimizden. Gözlerden ırak ve unutulmuş yörelere, hudut tanımayan merhametinizi taşıdık.

Türk Okulu başta olmak üzere yörede faaliyet gösteren pek çok vakıf ve STK yı ziyaret edip, kanaat önderi vasfına haiz şahsiyetlerle görüşmeler yaparak bölge ahvali ve sorunları hakkında gerekli bilgileri ve projeleri alıp rapor ettik..

Dokuz gün süren ve sabah sekizde başlayıp, akşam onlara değin devam eden yoğun bir programın yorgunluğunu, yaptığımız vazife sırasında karşılaştığımız tadına doyum olmayan an ve anıların kucağında dindirmeyi başardık. Sık sık karşılaştığımız ve son günlerde ziyadeleşen Nijerya’nın sabıkasından hissemize düşen büyük paya rağmen, bunların bir kısmını kendimize saklayarak; son kertede, bu faaliyetin her şeye değdiğini en samimi duygularımızla ifade ediyoruz. Ancak, Nijerya’daki pek çok güzel insanın duygularını özetlediği için, İmam Hasan’ın başkanlığındaki Abdulaziz İslamic Fonduation’un kurmaylarınca, gözleri yaşararak ve aslında sizlere hitaben söylenen şu sözleri nakletmeyi yapılan çalışmaların etkilerini ve farklı boyutlarını da ortaya koyması açısından nakletmeyi bir vazife addediyorum;

‘Sizinle tanıştığımız için çok mutluyuz. Ve sizi gitmek üzere hazırlanırken görmekten dolayı çok üzgünüz. Bunu nasıl ifade edeceğimizi dahi bilemiyoruz Bayramı bizimle birlikte geçirdiniz.. Biz uzun süredir sizin gibi insanlarla karşılaşmadık. Türkiye’den gelerek bize unuttuğumuz güzel şeyleri hatırlattınız. Biz de artık sizlerden biriyiz.. ve burada çalışırken ötelerdeki kardeşlerimizin varlığını düşünerek hep birlikte hareket ettiğimizi hissedeceğiz. Bize tahmin edemeyeceğiniz kadar büyük bir moral verdiniz. Sizleri yanımızda görmekten dolayı aldığımız destek duygusunun ne kadar kıymetli olduğunu bilemezsiniz. Türkiye’deki diğer insanların da sizin gibi olduğunu düşünüyor ve onların hepsine selam ve sevgilerimizi iletmenizi istiyoruz’.

Sağolasın Yusuf Armağan
Sağolasın Fatih Ketenci
Sağolasın İHH

Selim Şevkioğlu
http://www.cemaat.com/node/3667

  • yorumlamak için giriş/kayıt gerekli

Benzer Yazılar

  • Mektup Bizim, Mektup O'nun; “Kimin Mektup?
  • Nasılsınız?
  • Yorgunluk bedenimizde değil, bizim ruhlarımız yorgun.
  • Öğretmenler Gününe Farklı Bir Yorum
  • Vamık İle Azra

Kategorilerden

Berceste Haberdar Ümidlere Dair Hür Tefekkürün Kaleleri Hüzün Alanı Güncel Kişilere Dair Yürek Yarası Makamı-ı Dikkat Şiir Makamı Gonca Kara Kalem Yazıları Kimdir Nicedir Zamana Dair Söz Ola İçe Dönüş Ümmet Coğrafyası Tefekkür Hakikat Hikayet Hay Sızı İz Bırakanlar Tanıtılanlar Gülü Gülle Tartarlar Gelişi Güzel Düş Vakitleri
tamamı

Üye girişi

  • Üyelik başvurusu
  • Şifremi unuttum

Gezinti

  • Son Gönderiler
  • Site Rehberi (Yol Haritası)
  • İletişim
  • Kategoriler

Üyelerimiz

  • Çevrimiçi
  • Yeniler

Şu an 2 üye ve 7 misafir çevrimiçi.

Çevrimiçi üyeler

  • Kâni Çınar
  • Halid Aslan

Duyuru - Etkinlik

- 1 ocak temrin 2009
  • - Minare Dergi-3
  • - CAFCAF'ın konyaya bir jesti : Cafcaf Kitap Cafe
  • - İHH Gazze İçin Acil Yardım Kampanyası Başlattı
  • - Gazze yanıyor!..
  • ... Devamı
  • Kapı Komşusu

    Cemaat

    Anket

    Sayha'ya nasıl ulaştınız?:

    Son yorumlar

    • “Ölüler gibi donmuş bizlere
      8 sa. 10 dk. önce
    • Keşke bu kadar acı
      8 sa. 15 dk. önce
    • Yorgun bir aynada Göz kırpan
      8 sa. 21 dk. önce
    • özeleştiri
      13 sa. 39 dk. önce
    • koptu uçurtmanın ipi
      1 gün 1 sa. önce
    • Bu da güzel bir eylemdir
      1 gün 8 sa. önce
    • en büyük eylem budur
      1 gün 13 sa. önce
    • şiirin başları slogan gibi
      2 gün 3 sa. önce
    • eylem
      2 gün 4 sa. önce
    • ...
      2 gün 4 sa. önce

    Dostlarımız

    • Dostlar
    • Bunlar da Dostlar

    Hakan Albayrak
    Tarık Tufan
    Cemaat
    Kurtuba
    Kâinata Mektup
    Pata-Gonya
    Minare Dergi
    Rûh-i Gusül...
    Arşivdesiniz
    Dünya Bizim

    Kocaman Yazarlar

    • Bekir Fuat
    • Muhteşem Mollamız

    Bekir Fuat her hafta bizimle... Bekir Fuat her hafta bizimle... İsterse olmasın... Kendi bilir, şapkasız resimleri var elimizde, hatta 48 numara çıplak ayakları ve daha neler, neler... Bilmeyiz yani.

    Gözdeler

    Bugün:

    • Manifesto (Filistin İçin)
    • Gazze yanıyor!..
    • Ah Kapadokya!

    Son görüntülenme:

    • Mimarlar Aranıyor!
    • Kaya Doruğu Ülkesi
    • Gelmeliydin

    Sayha Dergi © (1990) 1998 - 2008

    • 100 türk büyüğü
    • kimdir, nicedir?
    • ara
    • İletişim
    • site haritası