Ya Susarsa
herguncel — Pzt, 26/05/2008 - 14:45
Durdum ve ufka bakıyorum. Ne muhteşem bir belirsizlik bu! Şu uzaktaki ince şeffaf çizgiyi görmesem; denizle göğün birleştiği, denizin gök olduğu bir yer olduğunu tüm cehaletimle savunabilirdim. İşte o çizgi, beni sıyırmanın eşiğinden geri döndürüyor. Orada, ufukta bir yerlerde denizin ve göğün birleşerek, iç içe geçerek birbirine karıştıkları inancına o şeffaflık engel oluyor. Suskuyla çığlık arasındaki o zar, o kıldan ince sırat…
Hangimiz kahretmiyoruz gazetede okuduğumuz, televizyonda izlediğimiz haberlere. Aklımıza, vicdanımıza sığdıramadığız suçlara hangimiz şaşırmıyoruz. Hangimiz donup kalmıyoruz ve dünyanın yaşanılası olmaktan çıktığını düşünmüyoruz.
Sadece bunlarla kalsa yine iyi… Eşimizin dostumuzun, uzaktaki komşularımızın anlattıklarına ne demeli. Her gün felaket tellallığına soyunan bu haber trafiği azar azar çalıyor gönlümüzün güllerini.
Bakalım sıradan bir insan, hepimizden biri neler yaşar bu haber zincirinin şıkırdayan sesleriyle:
Bu insan sabah uyanır, çayını demler ve televizyonu açar. Yanarak hastaneye koşmuş bir çocuğun, babasının cebinde 230 YTL.si olmadığı için geri çevrilişini izler. Sonra işe gittiğinde okul çağı yaklaşmış çocuğu için planları sorulur ona. Öğütler alır, daha o istemeden. “Şu okulda şu öğretmen çok iyiymiş. Fakat marka düşkünlüğü var öğretmenin, öyle şeylere çok dikkat edermiş ama iyi bir öğretmenmiş.” Akşam eve yorgun argın döndüğünde yine haberlere verir kendini. Büyük bir dikkatle izler. Bir çocuğun anne katili oluşunu, ardından siyasi krizleri… Günü bitirip, sabah uyandığında tekrar dolu olduğunu görmek umuduyla yastığının yanı başına koyduğunda; çocuğunu bir savaşçı olarak nasıl yetiştirebileceğini düşünür. Kendisinin nasıl bir savaşçı olduğunu ve eğer savaşmak zorunda kalınmasaydı, nasıl bir dünya olabileceğini –ki ne kadar isterdi öyle bir dünyada yaşamayı.
Sabah kalktığında yastığının yanı başına koyduğu gün, ona bir soru ikram eder kendisiyle birlikte. “Senin sorumluluğun nedir tüm bu olanlardan? Henüz haber kanallarına düşmemiş olsa bile kaç suça şahit oldun şimdiye kadar. Hatta sen, bizzat kendin, nice bahanelerle kendi küçük suçlarını haklılaştırmaya ve vicdanını susturmaya çalışmadın mı? Çevrendeki haksızlıklara susmadın mı? Sustun… Çünkü seni dışlayabilirlerdi, sonra hem sana neydi ki.?”
***
Susku ne çok erdemi ve pespayeyi barındırır sessizliğinde. Bazen işitilebilen, bazen yok sayılan, hor görülen susku… Oysa ya çaresizliğimiz inşa eder suskumuzu ya da vazgeçişlerimiz. Bazen yer ve gök gibi suskuyla haykırış çarpışır yüreklerimizde.
Kaç gözün şahitliğinde işlendi suçlar oysa? Kaç çığlık suskuya dondu kaygıdan? Kaç çocuğun açlığı, kaç bebeğin katli, kaç kadının ötesine geçilişi,…
Ne kadar da uzun sürüyor düşünmek! Kolay mı “İllet herif, nasıl dolduruyorsun ceplerini haramla?” demek. “Ya beni işten atarsa, ya dışlanırsam, ya yalnız kalırsam?”
Her şey birkaç gözün şahitliğinde oluyor oysa. Susuşumuz, korkuşumuz, sinişimizle boşaltılan onun bunun cebi değil, kendi vicdanlarımızdaki çığlıklarımız. Sağdan ve soldan ve önden ve arkadan ve yukarıdan ve aşağıdan fısıltıyla yaklaşan şeytandan tek farkımız kalıyor sonra: Susuyoruz.
- herguncel yazıları
- yorumlamak için giriş/kayıt gerekli




susuyoruz
Zehra Arslan — Salı, 27/05/2008 - 23:06/Susma ey suskun güzellik söyle derlenip toparlanayım darmadağınım ah aklımın kilidi, ah benim tutarsızlığım, ah benim infialim cennetlik sözcüklerim kayboldu/
sustum ve nazan bekiroğlunun kitabını açtım tekrar tekrar nihadenin suskunluğunu okudum...sonrası mı susuyoruz.