Kırkından Sonra
Hasan Erkan Karaman — Cum, 30/05/2008 - 11:36
Bütün utançların bir hışımla durur yüzünde
Öylece yol alır
Binbir meşakkatli tövbelerde
Kırkından sonra
Kırkından sonra taş ve pamuk aynıdır
Yare ulaşır diye tutturduğun türküler
Yürek sızlatmaz olur
Delikanlılıkta bağrını verdiğin rüzgar
Hayallerini yıkar başına
Kırkından sonra
İkinci bahara kanat açarken sevdalar
Bir şom ağız tutar vurur yüreğinden
Teneşiri gösterip
Kırkından sonra
Aynalar fantezidir, gönül kırılgan
Ellerine topladığın birkaç kırık hatıra
Bıçkın dönemlerin sevdaları
Tövbelerine katıktır sana
Kırkından sonra
Gecenin karanlığında seranad yapamazsın
Ellerin tutuktur tutamazsın
Kuruyan göz çukurların kandıramaz kimseyi
Kırkından sonra.
- Hasan Erkan Karaman yazıları
- yorumlamak için giriş/kayıt gerekli




Hasan Erkan ile beraber
Kâni Çınar — Cum, 30/05/2008 - 19:11Hasan Erkan ile beraber geçirdim en güzel yaş dönemlerimi... Gençtim, o da gençti. Gecenin bir vakti dilimizde mısralar Mevlana'nın etrafında pervane olur, içimize dönerdik. Güzel günleri güzel dostlar anlamlı kılıyor.
Ve bu güzelliğin bir uzantısı 40'lı yaşları maddi bakımdan biraz uzak kalmış olsak da yine beraber yaşıyoruz. Allah'a hamd olsun.
Dostum, kırılgan gönülle hain aynalara zerk edilen bakış dirliğimizdir. Teneşir paklayacak üzerimizdeki dünya kirini... Kırkından sonra kötü ameliyelerden saklasın Mevla...
Şurada bu meyanda bir şeyler
Halid Aslan — Cum, 30/05/2008 - 19:01Şurada bu meyanda bir şeyler yazmıştım. Bir kısmını tekrar paylaşmak istedim. Ayrıca satırlar dolusu meramımı bir kaç mısra ile ortaya sermiş olmanızdan dolayı şiirinize gıpta ettim. Var olun...
Yaş kemale eriyor artık.
Artık ne yolu beklenen bir sevgili ne vefalı bir yar… Vefa tacirleri tarafından zapt ü rapt altına alınan malihulyalar. Oysa ne kadar da sıcaktı bir beyaz kağıdın gözyaşlarına tebdil olunan satırlarından, “uzaktan sevmek bizim işimizdir bayan” yutkunuşları.
Çocuklar birden büyüyor. Sıkıntılar da. Şiir gibi büyüyor çocuklar yaşamaktan öte baharlaşmayan anılarımda. Geceler daha soğuk, eyyam-ı buhur daha yanık. Kelimeler kifayetsiz ve yerini artık derin ve uzak mekanlara saplanan bakışlar alıyor. Türküler yine unutulan bir “an”ı çarpıyor suratıma.
Yazmasam da olur diyorum her sabah. Her sabah bir yaprak düşüyor bozkırda, bir güvercin can veriyor şahinin pençeleri arasında. Yazmasam olur diyorum tembel ve ukala sağ yanıma uzanırken, taşlara saplanıyor böğrüm. Dirlik yok ve fakat takat istiyor harap olmuş bir mazi. Dizlerde derman istiyor belime kapar saplandığım kar yüzü kışın.
Yazmasam olur diyorum, bir mektup zarfından bahar tarihli çiçekler dökülüyor. Umarsızca basıp geçiyorum suskun kelimelerle. En zayıf yerimden yakalıyor ansızın bir sokakta karşıma çıkıp ellerime yapışan mazi; gözyaşlarına boğuluyorum.
Sonrası hiç olmadı gözyaşlarının. Aslına hiç gören de olmadı göz yaşlarımı. İçimde biriken bir matem, içimde kanayan bir mağlubiyet. Adını koyamadığım bir recm.
Yaş kemale eriyor.
Artık ne nevbahar, artık ne ikbal… Yahya Kemal’in büyük kapısı her yön. Ne gam, her gidiş gibi her ölüm de erken değil, biliyorum.