Sayha Dergi

  • 100 türk büyüğü
  • kimdir, nicedir?
  • ara
  • İletişim
Ana sayfa › Bloglar › Nadir Marmara yazıları

Halk'ın ve Şeytan'ın Keşfi

Nadir Marmara — Çar, 04/06/2008 - 07:50

İki coğrafyada – aslında sınır çizmek pek doğru değildir – halk’ın ve Şeytan alanının anlamına değineceğiz: Doğu’da ve Batı’da. Doğu derken, klasik Doğu’nu, Batı derken de çağdaş Batı’nı temel alacağız.

Doğu’da
Genceli Nizamî’nin Hamse’sinde yer alan ilk eser: Mahzenü’l-Esrar, yani Sırlar Hazinesi. Hikayelerin birinde haksızlığa uğrayan ihtiyar bir kadın, Sultan Sancar’ın eteğinden tutar ve ona, ibretamiz bir ders verir. Hikayede yansıtılan sahne o denli etkileyici ve büyüleyici ki, okur bir aşamadan sonra “sultan” ile “ihtiyar kadın”ın yerlerini karıştırıyor. Benzerine herhangi bir Avrupa edebiyatında rastlanmayacak bir buluşma. Doğu’da halk ile sultanı bir araya getiren şey adalet tutkusu ve arayışıdır. Yönetici ve idareci kadar halkın da tek ölçütü bu: adil olmak.

Klasik İslam dönemlerinde Müslüman Dünyası’nda iki sınıf var: havas ve avam. Toplumun tabakalara ayrılma hiyerarşisi Doğu’ya has bir “toplumbilim”dir. Buna çağdaş sosyolojide “piramit” denilir. Piramidin sosyal bir ölçü olarak Doğu’dan ithal edilmesi Avrupa kültüründe yeni bir olaydır. Daha ziyade yoğun biçimde skolastiğe (okullular) karşı clery’sinin (okul dışı aydınlar) uyarladığı bir saldırı türüdür. Ama piramit, kötü bir benzetmedir. Çünkü, pramit, firavunun evidir. Firavun sözcüğü, Eski Mısırca’da (Kıptice) “pir-o” anlamında “ev” demektir. Müslümanlar tarafından kutsal mekanlar ve şahıslar için kullanılan “pir” sözcüğüyle aynıdır. Piramitte, hükümdar yapının tepesinde değil, altında yer alır. Çünkü, piramitin tepesi, noktadır ve nokta Doğu kültüründe belirsizlik ile belirli olanın, yeryüzü ile gökyüzünün sınırıdır. Adeta bir kara delik misali. Firavun, üçgenin açılım alanında, yani piramidin altında yatar. Gömülen hükümdarın ruhu, öldükten sonra piramidin basamaklarından geçerek – bu ruhun bedenden ve günhalarından arınma sürecidir – söz konusu noktaya, yani tepeye ulaşır ve sonsuzlukta kaybolur (Bkz. Mısır Ölüler Kitabı’na).

Eski Mısır düşüncesinde gökyüzü ile dünya, iki üçgenin birbirinin başına eklenmesi biçiminde karakterize edilmektedir. Yahudilikte ve Masonlukta görülen, üçgen içinde göz aslında Mısır’a özgü dünyanın sembolik anlatımıdır. Bu göz Tanrı’nın (Ra’nın) insan yaşamına, dünyaya açılımını simgeleştirir. İnsan ve dünya, gözün baktığı veya belirdiği piramidin zeminindedir; yani firavunun mezarının olduğu kısımda. Kısacası, Batılı clery’siler Doğu’daki tabaka/piramit biçimini yanlış anlamışlardır. Piramidin tepesinde ters biçimde ikinci bir üçgen mevcuttur. Ama bu üçgen gözükmez. Yahudi inancında, Mısır’da ve İslam’da olduğu gibi insanın sorgulanacağı, tüm eylemleri için mesul tutulacağı bir öbür dünya olmadığından, Talmut, her iki üçgeni içiçe giydirmiş ve böylece, bugün İsrail bayrağında dördüğümüz gibi altıgen bir yapı ortaya çıkmış. Yani, ötenin ve berinin, sonsuzluğun ve sonluluğun aynı mekanda olduğu simgelenmiştir.

Tabaka öğretisi, yani havas ve avamın derecatı (hiyerarşisi), Doğu Müslman toplumlarında birbirinin üzerinde yükselen pitamit katmanları biçiminde değildir. Yani, insanlar konumlarından dolayı birbiri üzerinde sosyal bir yapı oluşturmazlar. Bu alan, tam tersine düz bir çizgi'dir. Bu yapı, makinede insan kalbinin ritmini gösteren zigzaglara benzemektedir. Zigzagın en yüksek göstericileri, toplumsal kimliğin de zirvesi konumundadır. Bu düz çizgi piramidin zeminidir. İnsanlar bu çizgi üzerinde üste ve alta doğru, bazen de çizgi üzerinde seyr gösterirler. Konumlandırma buna göre yapılır. Çizginin altına, yani piramidin zeminindeki toprağa iyice gömülenler en suçlulardır. Çizgi üzerinde seyr edenler avam, yani idare edilenler, çizginin üzerine çıkanlar ise havastır. Her kez çizginin altına inebilir. Bu, insanların konumlarını kötüye kullanması ölçüsünde kendini gösterir. Nizamî’nin “Sultan Sancar ve Karı” hikayesinde çizginin çok üzerinde olması gerekirken, çizginin çok altına inmiş sultanın hikayesi anlatılır. İhtiyar kadın, sultanı sorgulama hakkını, onun kendi konumunun da altına düşmesinden dolayı elde etmektedir. Kısacası, Doğu’da, özellikle de Müslüman Doğusu’nda kalıp, değişmeyen bir hiyerarşi yoktur. İnsanlar, bir tabakaya doğuştan bağlı değildiler. Tabaklar arasında her zaman geçiş mevcuttur ve bu haktan her insan yararlanabilir.

Ancak, statik olarak daha kolay algılanması için bu yapı algıda bir anlam kazanmıştır. Örneğin, çizgi üzerinde seyr eden halka ‘ammat al-bilad, yani avam halk denilir. Bu hiyerarşi içinde üçüncü tabakadır, yani çizgi alanıdır. Çizginin üstünde ordu, onun üzerinde ise bilge ve sultan bulunur. Üst ile çizgi arasındaki alan adalet alanı'dır. Sultanın en tepeye oturtulması, en adil olması gereken kişi olduğu içindir. Burada asla ve asla sosyal varlıklar ve konumlar bir anlam taşımamaktadır. Böyle olsaydı, toplumun en zengin ve parasal gücü yüksek olan zanaat ve tüccar erbabı avam halk içinde gösterilmezdi. Raşideddin Vatvat, “name”sinde (Mektuplarında) şöyle der: “üçüncü tabakayı oluşturanlar, ülkenin avam halkı (‘ammat al-bilad), yani halk ve ahfad olarak adlandırılırlardır. Bu tabakaya zanaat erbabı (erbab-i sana’at) ve ziraat erbabı (erbab-i zir’at) dahildir. Onlar devlete bağlılığı bilmez, (onlar) öfkeyi de bilmezler, ne ihtilaf ne de anlaşma yolunda emir tanırlar. Onların nihai amacı hayat için geçimlik tedarik etmek ve eşleri ve çocuklarını beslemektir, (ama) onlar hiç şüphesiz her daim (kötü işlerden dolayı) sitem edilmekten özgür idiler ve her zaman sükunete bağlı idiler. Bu kesimin işlerinin selameti onların ellerinin zahmetine ve alın terlerine bağlıdır”. (Reşideddin Watwat, Rasailü’l-arabi (Arap nameleri), Arapçadan Türkmenceye tercüme Kakajan Janbekow, Aşgabad 2004, s. 44-46.)

Görüldüğü gibi, burada devlet, siyaset, ordu, halkın dışındadır. Halkın beklediği tek şey vardır: adalet. Böyle olduğu için, devlet için halkların bir farkı yoktur. Dilinden, dininden, kimliğinden asılı olmadan her ülkenin halkı aynıdır. Ama halktan birine üst tabakaya geçme yolu açıktır. Yani dileyen asker ve bilge olabilir. Vatvat’ın sözünü ettiği özellikler halk içinde kaldığı sürece insan için geçerlidir. Müslüman toplumunu Batı kültürü karşısında bocalamaya iten nedenlerin başında bu toplumsal yapıları gelmektedir. Yani, böyle bir toplum için dünyevi devlet (laiklik) çizginin altına inmektir, yani tepe takla olmaktır. Veya, değerlerin çizginin altına indirilmesidir. Pisikolojik olarak hayat tarzı bu anlayışı itmektedir. Tırmanış her zaman yukarıya doğru olmalıdır. Bilgi ve hakimiyet çizginin üzerindedir. Bunları çizginin altına indirdiğiniz zaman, kutsal yapı kaybolur.

Şimdi, modernizmle, toplumsal yaşamda olması gereken tüm kutsal değerler insanın kendisine bırakılmıştır. Buna birey deniliyor. Bireyin kendisine bırakılan, aslında toplumda olması gereken diğer değerler ise, çizginin altına çekilmiş, dünyevileştirilmiştir. Algılanamayan şey tam da budur. Yani, Şeytan’ın alanında (çizginin altı günah alanıdır) kurulan düzen ahlaki/yasal bir anlam kazanmış, gerçekte toplumun alanında olması gereken düzen ise insanın kendi bireysel yaşamına aktarılmıştır. Çağdaş Doğulu aydınların söylemleri özlemini duydukları eski toplumsal yaşamın (dini yaşamın) kendi içlerinde hasedilmiş tutkusunun dışa vurmalarından öte bir anlam ifade etmiyor. Bu dışavurumları anlatmak için Şeytani düzenin dilini kullandıklarından benzer istenci kişisel olarak paylaşmak zorunda kalan Doğuluların toplumsal yaşamında kargaşaya sebep olmaktan öte bir anlam taşımamaktadır.

Batı’da
18. Yüzyılda Fransa sokaklarını süsleyen bir afiş: Başıaşağı Dönmüş Dünya veya La Folıé des Hommes. Afişin yansıttıkları çok ilginç. Afişte iki ortam sahneleniyor. Üst kısımda sigar yakan, omuzunda bir asker gibi silah tutan, soylu burjuva erkeğine özgü elbise giyen ve elinde kılıcını (ben kılıca benzettim) erkekten korkmanın bir aksesuarı haline getirerek âsa anlamı yükleyen kadın; ve onun yerine evinin “erkeği” olan, lir çalan, çocuk bakan, kazak dokuyan erkek.

Bu afişin özele ilişkin kısmı. Peki böyle bir özel yaşamı tayin eden dışarıdaki ortam nasıl acaba? Afişin ikinci sahnesi bunu işliyor. Balıklar havada, hayvanlar ise denizde yaşıyorlar. Avcılar, bu defa av hayvanlarını yakalamak için denizin üzerinde atlarını dört nala koşturuyorlar.

Peki neyin nesi bu afiş? Adı üzerinde “ayakların baş, başların ayak” olduğunun ironik bir ifadesi.

“Halk” anlayışı – Peter Burke’nin de tanıklığıyla – Avrupa entelektüellerinin ancak 18. Yüzyılın sonu ve 19. Yüzyılın başlarında keşfettikleri bir sosyal gerçekliktir. Sözcüğün çağdaş anlamı “volk/folk” olarak doğuşu da yenidir. Volk/folk, klaisk Yunanca’da “demos” değildir. Çünkü, “demos” kendi “kratos”unu (hakimiyetini) belirleyen bir güç olduğu halde Kıta Avrupası’nda “volk” Vatvat’ın anlattığı bir konumdadır. Yani, çizgi üzerinde seyr eden bir kalabalıktır. 17-18. Yüzyıllarda Avrupalı aydınlarının dilinde sıkça kullanılan sözcükler bunlardı: volkslied, volkslider, volksmarchen, volkssage (Almanca), chap-book, folklore (İngilizce), folkviser (İsveç), narodnıy (Rusça), populari (İtalyanca).

Klasik Avrupa’da, yani Rönesansa kadarki Batı’da halk, Doğu’daki halkla aynıdır. Bir farkla, Batı’da toplumsal piramit kalıcıdır. Ve bu piramit, Hıristiyanlıkla birlikte “kutsal üçlem”e (teslis) dönüşmüştür. Yahudilerin, iki piramidi birbiri içine çekerek tekilleştirmesinden farklı olarak, Batı Hıristiyan toplumu, toplumsal piramidi tekil ve ilahi kabul etmiştir. Piramidin tepesinde Tanrı yer alırdı, onun altında kral, ondan sonra soylular, ondan sonra şövalyeler, ondan sonra tüccarlar ve toprak sahipleri, en dibde ise halk. Bunu, Da Vinç’inin tablolarında ve Rönesans resminde ışığın tepeden düşmesi olarak da görebilirsiniz.

Ortalığı karıştıran, Avrupa’da okul (scool/skolastik) dışında başka bir aydınlar sınıfının (clery) doğmasıydı. Bu sınıf 18. Yüzyıla geldiğinde artık 500 yıllık bir oluşuma (üniversiteleri, bilim adamları, toplulukları, öğrencileri, matbaaları, destekçileri ves. ile) sahipti. Okul dışı (yani kilise eğitimi dışı) oldukları için volk’a (halk’a) daha yakındılar. Ayrıca, clery’si varlık itibariyle de düzen dışıydı (Avrupa’da clery’sinin geçmişi için bkz. Peter Burke, Bilginin Toplumsal Tarihi, Çev. Mete Tuncay, İstanbul 2001.)

Doğu’dakinin aksine Avrupa’nın alt yaşamı (günah alanı) çok zengindir. Zamanında Mutaharri’nin ilginç bir yorumuna rastlamıştım. Şöyle derdi, “Doğu’da çok eşlilik kabul edilmez bir şey de, Batı’da neden zina ilginç bir şey?” Batı’da, halkın piramidin basamaklarını tırmanma hakkı olmadığı için, halk geriye doğru (alta, Şeytana) bir piramit oluşturmuştur. Halk yaşamının günah alanları vardı. Hıristiyan mantığı bunu bildiğinden devasa bir günah çıkartma mekanizması oluşturmuştur. Cahil ve avam halk, günahını itirafa zorlanarak kurtulabilirdi. Bu, Papalık rejimi açısından halkı yönetme biçimiydi de. Soylu bir kadın da günah işleyebilirdi. Bu onun halkın alanına kayması (basitleşmesi), Şeytana uyması olarak görülüyordu. İçgüdü, çizginin altı olduğu için, her kezin dibe dalıp çıkması olasıydı. Ama, hep orada kalan, dipde yaşayan veya yaşamaya mahkum edilmiş kalabalık bir zümre vardı. Clery’si bu zümrenin hakkını savunmak üzere ortaya çıktı. Ve buna meşru bir söylem olarak Socrates’in “kendilik” öğretisini kazandırdı. Zira, Socrates’in “kendilik” (gnothi seaton) öğretisi, halka birey/insan hakkını tanıyordu. Aydınların bu söylemi en fazla burjuvaziden destek gördü. Neden? Çünkü piramitte varlıksal olarak bir katman oluşturdukları halde burjuvazi soylu bir sınıf olmadığından, idareden menedilmiştir. Çok daha önemlisi burada işin içine Yahudi ticaret mantığının da girmesiydi. Yahudilerin soylulara mal satma ve onlar için mal üretme hakları olmadığından, market kültürünü geliştirdiler ve her kezin alım gücüne uygun mal ürettiler. Ticaretin ve üretimin halka açılımı ve “tek haklının müşteri” olması alt tabakada bir patlamaya neden oldu. Aydın-halk-burjuvazi çizginin altına doğru, adeta başı aşağı kendi toplumsal piramitlerini oluşturmağa başladılar. Bu piramidin tepesine (en alta) çıkanlar, en fazla bireyselleşenlerdi. Bu alan Şeytanın düzeniydi. Fransız afişi bunu anlatmaktaydı ki, geldiğimiz noktada bu afiş günümüz açısından hiç de sürrealist olmadığı bir gerçektir. Çizginin altında kurulan bu piramit, çizginin üstündeki çatıyı yok etti ve çizginin üzerindeki değerleri bireyin istencine bıraktı. Çizginin üzerinde yer alan bilgi ve iktidarı da, herkezin hakkı ilan etti (eğitim ve seçme-seçilme hakkı). Bu herşeyden önce iki şeyde kendisini kanıtladı: dilde (mantık, düşünce ve konuşmada) ve yaşamda (zaman ve mekan).

Dil, halkın konuştuğu dil haline geldi. Bu dil iki boyutlu bir yapı oluşturuyordu: gösteren ve gösterilen. Yani gösteren ve belirleyen olarak insan/özne, gösterilen olarak insan dahil insan dışı olan/nesne. İnsan dahil insan dışı olan, Batı’lı mantığı ile düşünmeyen anlamıdadır. Yani öteki. Yaşam anlamında ise tarihsel zaman epistemesi esas alındı. Her şey zaman ve mekan olarak şuan’a (şimdi’ye) mahkumdu. Geçmiş ve gelecek şimdi olduğu için vardır.

Batı, başıaşağı dönmüş dünyadır. Başıaşağı kalabildiğimiz ölçüde Batılıyızdır.

n_marmara

  • Tefekkür
  • Nadir Marmara yazıları
  • yorumlamak için giriş/kayıt gerekli

Başıaşağı olmaklığımızdan

Halid Aslan — Çar, 04/06/2008 - 11:48

Başıaşağı olmaklığımızdan olsa gerek hadiselere yaklaşırken de aynı mantık içerisinde kalıyoruz. Çok kaba ve yaygın bir yaklaşımla, Batılı olanın iyi, insani ve faydalı olacağı kanaatinin damarlarımızda dolaşmasını zikredebiliriz. Bizim muhitimizde Alamancılar çoktu ve oraları (Batıyı, Batı dünyasını) ağızlarının suları akarak anlatırken: "Adamlar aşmış bunları canım, işten kaytarma asla olmaz, sokakları pırıl pırıldır, kimse kırmızıda geçemez..." benzeri ifadeleri kutsal bir hadiseye şahitlik etmiş olmanın vecdi ile anlatırlardı. Aldığımız eğitim ve yaşam tarzımız sebebiyle yarıştığımız zümre adaletli, iyi insanlar değil zenginler yani her açıdan (bilgi ve adalet hariç) varlıklı kimseler oluvermişti. Bu bizi sevgili yazarımızın belirttiği çizginin hep altında tuttu. Şeytani olanla koyun koyuna kaldık. Arada bir baş kaldırıp çizginin üzerini zorladığımız demlerde de tokmaklarla başımıza vuruldu.

Bu meyanda "güzellik" anlayışımızda çizginin altında kaldı daima. Leyla ile Mecnun'u okurken Leyla'yı hep güzel birisi olarak algıladık, ancak bu kadar güzel birisinin hikayesi ölümsüz olabilirdi. Beatrice'di bütün kadınlar. Günü kurtarma zerk edildi durmadan. Ve cahiller sınıfı imamın arkasında yer aldı.

Kimseyi (ne sistemi ne kişileri ne de şimdiyi) suçlamadan (ki en basit kaçış yöntemlerimizden birisidir suçlama) yazı vesileyle kendimize ayna tutmamız gerekir. Biz hangi sınıfa dahiliz?

Kur'an, insanları genel olarak üç kısma ayırmaktadır. Birincisi: Kendilerini olduklarından yukarıda görenler. İkincisi: Kendilerini olduklarından daha aşağıda görenler. Ve üçüncüsü: Kendi gerçeklerini olduğu gibi görenler...

Kendilerini olduklarından yukarıda görenler için, küçük çapta hüsn-ü kuruntu besleyenlerden kendisini tanrı ilan edenlere kadar bir çok madde sıralamak mümkün. En bariz örnek olarak Firavun ve Hz Musa kıssasına bakmak yeterli olsa gerek.

Kendilerini olduklarından daha aşağıda görenler ise bir öncekinin tam tersi durumundakilerdir. Kendisini yukarıda görmek nasıl bir aşırılıksa, aşağı görmek de bir aşırılıktır. İfrat ve tefrit daima uzak durmamız emredilen nehiylerdendir. Tevazûun aşırısı ya zillete ya gizli bir tekebbüre vesile olmaktadır. Bu itibarla aşırılık hiç bir şekilde kabul edilmez. Münafıklar, bu maddenin en somut örnekleridir.

Kendi gerçeklerini tanıyanlar, Kuran'ın istediği tipte insanlardır. Allah'ın ganî, kulun fakir olduğunu bilir. Hayata bir imtihan için geldiğini, daima bu imtihana hazırlıklı olması gerektiğinin farkındadır. Ahireti, dünyaya değişmez. Samimi bir inancı, salih ameli vardır. Sevdiğini Allah için sever; sevmediğine Allah için buğzeder. Allah ve yarattıkları ile uyum içerisindedir.

Bunlar, mü'minlerdir...

Dahil olduğumuz sınıf çizginin neresinde bulunduğumuza da açıklama yapacaktır...

Son bir cümle ile Sevgili yazarımıza şükranlarımı sunuyorum değerli çalışması için. Aslında az şey söylerek çok daha fazla şeyler anlamamıza sebep oldu.

Selamlar...

  • yorumlamak için giriş/kayıt gerekli

Kategorilerden

Gonca Ümmet Coğrafyası Güncel Berceste Şiir Makamı Zamana Dair Makamı-ı Dikkat Gelişi Güzel Hüzün Alanı Tanıtılanlar Yürek Yarası Düş Vakitleri Hay Sızı Hür Tefekkürün Kaleleri Kara Kalem Yazıları Haberdar Reyhan İçe Dönüş Tefekkür Gülü Gülle Tartarlar Kimdir Nicedir Söz Ola Hakikat Hikayet Kişilere Dair Ümidlere Dair
tamamı

Üye girişi

  • Üyelik başvurusu
  • Şifremi unuttum

Gezinti

  • Son Gönderiler
  • Site Rehberi (Yol Haritası)
  • İletişim
  • Kategoriler

Üyelerimiz

  • Çevrimiçi
  • Yeniler
Şu an 0 üye ve 4 misafir çevrimiçi.
  • abdullah çal
  • şefika
  • sevgi özsarıoğlu
  • birsenerol
  • cucubo

Duyuru - Etkinlik

-Minare Dergi 2
  • - Az Edebiyat Dergisi'nin 2. Sayısı Çıktı
  • - Rihle Dergisi'nin 3. Sayısı
  • - Yirmiikinci Tasavvur!
  • - Zemheri Edebiyat 6. sayısıyla okurla buluştu!
  • - filbahar 7
  • - Sezai Karakoç Sempozyumu 15 Kasım 2008
  • - Terk Ettiğimiz Doğu'
  • -Temrin Kasım Sayısı
  • - Yankı Bir Dedi
  • ... Devamı
  • Kapı Komşusu

    Cemaat

    Anket

    Ülkemizde sporun (özelde futbolun) dostluk, kardeşlik tesis ettiğine inanıyor musunuz?:

    Son yorumlar

    • hayrolsun...
      3 sa. 36 dk. önce
    • Bir şeyler yapalım ya hu.
      4 sa. 4 dk. önce
    • Dağişik tarzda yazıları
      4 sa. 15 dk. önce
    • İyilerden Allah razı olsun... Kötülerden de
      4 sa. 22 dk. önce
    • insanin gozlerini dolduran
      4 sa. 26 dk. önce
    • Her okulun nasibine bir tane
      6 sa. 44 dk. önce
    • hayrolsun
      19 sa. 7 dk. önce
    • İşte şiir diyebileceğim bir
      1 gün 8 sa. önce
    • Yazınn içeriğinde var olan
      1 gün 8 sa. önce
    • Hocam şiiri hangi duygularla
      1 gün 9 sa. önce

    Dostlarımız

    • Dostlar
    • Bunlar da Dostlar

    Hakan Albayrak
    Tarık Tufan
    Cemaat
    Kurtuba
    Kâinata Mektup
    Pata-Gonya
    Minare Dergi
    Rûh-i Gusül...
    Arşivdesiniz
    Dünya Bizim

  • Kuşluk Vakti
  • Mecazz
  • Akabe
  • Sadık Yalsızuçanlar
  • Dergibi
  • Zemheri Edebiyat
  • Yenilgi
  • İsmet Özel
  • Gök Ekin
  • Edebistan
  • Yazıhane
  • İstisnai
  • Gözdeler

    Bugün:

    • Yazıyorsam, Ey Âh!..
    • Cahit Sıtkı Tarancı’nın Şiirlerinde İnsan ve İnsan Psikolojisi
    • Düşlerimden Düşüverme...

    Bilgi

    Kitap

    Bülent Akyürek - İçinizdeki Öküze Oha Deyin

    Sayha Dergi © (1990) 1998 - 2008

    • 100 türk büyüğü
    • kimdir, nicedir?
    • ara
    • İletişim