Sayha Dergi

  • 100 türk büyüğü
  • kimdir, nicedir?
  • ara
  • İletişim
Ana sayfa › Bloglar › M.Nuri Bingöl yazıları

Ağaç Ağaç Diz Dize

M.Nuri Bingöl — Pzt, 25/02/2008 - 19:09

“Çık da bir seyret baharın cuş-ı renga-rengini
Nefh-i Sur’un dinle mevca-mevc ahengini!
Bir yeşil kan, bir yeşil can yağdırıp kudret yere;
Yemyeşil olmuş feza; gömgök kesilmiş dağ, dere.
En kısır toprak doğurmuş, emzirir bir çok nebat;
Fışkırır bir damlacık ottan tutup sıksan , hayat!
Dün, kemikten külçe halindeydi her çıplak fidan;
Bak: Ne sağlam kan, bugün, dolgun yüzünden damlayan .
Dün, kudurmaktaydı ormandan cehimi bin zefir;
Aşiyan tutmuş bugün , her dalda perran bir safir!
Dün, nigehbanıydı milyarlarca zi-ruhun sübat;
Silkinip çıkmış o mahpesten, bugün, bir kainat.
Dün, ne matemdeydi alem! Yer hazin, gökler hazin;
Sur-ı fıtrattır bugün : Fıtrat bugün, sahra-güzin!
İşlemiş kırlarda yer yer kudretin feyyaz eli,
Öyle yapraklar ki sun’undan; gidip bir görmeli.”
Mısralarına bir defa daha göz atarken, bir bahar melteminin çok ötelerinde ihtizazlarla ürperen içim, ani bir bedahet hissinin ağır aksak ağmasına izin verince, karşımda yem yeşil giysileriyle salınan üç salkımsöğüdün davetine kulak tutmadan edemedim.
Irmaktan kalkan rutubet tülleriyle sarılıvermiş gibiydi ağaçlar; “ üç elif”in beraberliği misali ,sırt sırta duran kenetli yapıya koru ya da meşelik diyemezdim ama, bütünün parçadaki hasiyeti silemeyeceği hikmetiyle aynı zaviyeden bakan ruhum, belki de onları “ yegan yegan” görmeyi daha çok seviyordu. Zihnimizden geçiveren;
“ Ne ne alımlı ve çalımlı bir ağaçtır o...” ifadesiyle fikri bir cenge tutulmuş iradem, geçmiş günlerin bahçelerinden birinde serpilmeye yüz tutmuş, yanında vazifelendirilmeden az önce yer yüzünden bir mevzi kapmış bahtiyar ellerce dikilmiş bir diğer salkımsöğüdü telmih etmedeydi.

“ 10. 01. 1984- Şaphane:

Bu notlara başlayalmız epey süren şahsi tecrübelerimiz arasından bitivermiş tek tük zaman diliminin dostluğu denetiminde olmuştu. Şöyle bir hesaplayınca, son iki haftadır hiç bir düşünce kırıntısı aktarmadığımı farkediverdim . Ne ona, ne buna; sadece kendimize eseflendik. Belki de ‘ bir imtihan salonu’ kadar ancak değer verilmesi gerekirken, haddindan fazla eğildiğimiz dünyalıklar bizi böyle bir ihmale attı; yine detam bilinemez. İlk satırlarıma bakma zaruretim biraz da bundan doğdu; daha öncekilere göz atmamın temel saiki, en başta meraktı. Kendimizi nasıl bir yükün altına bırakıverdiğimizi anlayarak, yüreğimizi kavuran pişmanlığın iç çekişiyle dışa vurmuşuk.
Akşamın ilk saatlerinde postanede, Birecik’e yazdırdığımız telefonun bağlanmasını beklerken, memurun gazetesine şöyle bir baktık da, oradaki bir değerlendirme alakamızı çekmedi değil. Demokratik Parti macerası ile sonraki zamanlarda asıl maksadı anlaşılabilecek bir demokratlaşma davasını güden siyasi ekibi birbirine benzetiyordu. Hani çok güzel bir deyim vardır Türkçe’de; “ Saçı nasılsa önüne düşecek; ak mı, kara mı o zaman belli olur.” ; yazarlarımız çok mevzuda haddinden fazla sabırsızlar gibimize gelir; tabii eğer kalemlerinin altında halkı aydınlatmanın, ‘ efkar-ı umumiyenin tercümanı’ gibi bir sıfatı kazanmanın dışında çok daha ayrı bir maksatları yoksa tabii... Eğer bir kısım temennilerini, “ fikir libası” giydirerek halka sunma ve onları ajite etme niyetiyle bereli iseler, dikkate bile alınmaya değmezler sanırız.

Yalnız şunu da itiraftan çekinmemek lazım galiba; yorum ve endişe ne kadar yersiz, hatta zamansız olsa bile, tesbit edilen bir gerçeğin altını kalınca çizmek gerekiyor. Gazete’deyken yayınlattığım, ‘ Yeni Dönemler ve İnsanlar’ fıkrasının benzeri şekilde, Türkiye çapında yep yeni bir zeminin teşkil edildiği hakikatından gaflet, hadiseleri doğru okumamızı, müstakim değerlendirmemizi, ‘ muhakeme-i akliyede noksan’ insanlar gibi kozmik satıhlardan kurtulmamıza set oluyorsa eğer, kocaman hakikat ağacının altına sığınıp kalmanın çok daha ‘elzem’ göründüğü vakitlere çatıldığı manasını çıkarıvermek bir zihin jimnastiği hahud kurgulanan bir senaryo yaftasından çok daha hakikatlı sayılmaz mı?

‘Hançer olup maziden bağımızı kestiniz
Bir kasırga oldunuz, hoyrat hoyrat estiniz.” mısralarıyla dile getirilen hakikata mahkumiyet, ucun kıyından da olsa tırtıklanmaya başlandığına göre, bir büyük ittifakın temelleri de atılıyor demektir. Bu politik sahada olamayacak belki de; belkisi bir yana, böylesi bir siyasi yapılanma içinde bir masal tekerlemesinden daha reel görülmüyor; koltuk sevdalısı bir yığın ekibin düştüğü ‘ tabii muvazaa’ oyununu bundan böyle de anlayamaz isek, çok delikten ısırılmayı peşin peşin kabullenme gibi bir garabet çıkar orta yere.” Alet-i laya’kıl” tabirindeki itaba hedef olmayı kim ister?

Bir yığın tenkitle bıkıp usanmadan küçültmeye çalıştığımız kısır döngülü ve kelimenin tam manasıyla ‘ mürteci’ zihniyet dahi, özlediği, varmak istediği, dayatma niyetini taşıdığı baskıcı sistemi, suret-i haktan görünerek önümüze altın kaplar içinde sunmaya devam ettiğine göre, ‘bizdenmiş’ görünen ve türlü bahaneyi yüzüne gererek dağınıklığımızı sürdürten kimselere ne oluyor ki asıl alternatifi ortaya koymada - gecikme bir yana - yayan kalıyorlar. Adamların belki de öyle bir ‘alternatif sunma’ gibi meseleleri yok da, sadece ormana dağılan avlarını tekrar bir araya Utoplamak için ‘ yem borusu’ çalıyorlar; bizim de öyle düşünmek içimizden gelmiyor belki... Bir toz talaz içinde debelenip duruyoruz işte. Elin adamı da kalkıp, bize ahkam kesmeye yetkili görüyor kendini, o fırsatı biz tanıyoruz ona, garip değil!

‘ Vahid-i sahih’ misali, gerçi çok çok ayrı bir meseleye verilmiştir ama, ahalinin bu perişanlığını düşününce, insan hatırlamadan da edemiyor.Hiç bir müşterek değeri bizzak kendi gönüllü hevesleriyle ortadan silinivermiş insan yığınına antitez olmayıp, bütün havsalalardan çıkmış antitezleri çürüten “ üstün fikri ” nasıl anlatıp da, kabul ettireceksin; adamın anlayıp dinlemeye gönlü olmadıktan sonra?..

‘ Za’af-ı diyanet” hastalığıyla, ‘ cehalet’ ve ‘ zekavet-i betra’ya defalarca dikkat çekilmesi, hiç bir zaman boşuna değildir herhal. İş yine ‘ vakt-i merhun’u beklerken, yapılabilecek ‘ müsbet’ (olması gereken, sabitleşmiş, müstakim ) çalışmalara kalıyor ; gerisi laf ü güzaf. “ Küllü elde edemeyen, cüz’ü de bırakamaz’ manasındaki kıyas, burada da geçerlidir gibimize geliyor.

‘ Ol mahiler ki derya içreler deryayı bilmezler’ hakikatı, hayata atılmadan evvel fuzuli ve yabani geliyor insana; dünyanın bin türlü ‘gıll u gış’ıyla yüzyüze geldikten sonra, mısraın değerini idrak daha iyi tartabiliyor. En yavan halleri barındırsa bile, kişinin kendi tanıdık,bildik ve ‘ arkadaş’ı, elin eli yüzü temiz gözükeninden bile munis, sevimli, “mesaileri tanzim” manasındaki dostluğa çok yakın geliyor.

Böylesi ikrah ettirici tavırları sergilemesi, “ merdane vaziyet” çelengiyle halelenmemesi çokların, millete en yakın görünenenin bile önüne kendi eliyle gerdiği dim dik bir yokuştur; çıkılacak bir düzlük de yoktur üstelik, tepeden gerisi kahreden bir uçurumdan beter bir iniştir vadiye... Ortaya çıkması mukadderse eğer atıl bırakıp iteleme operasyonunu tersyüz etme vak’asının dışında, öylesi bir ‘gulgule’yi atlattıktan sonra, başımızı kendi önümüze eğmekten başka çıkar yol yok gibi...

Öylesi bir murakebe ve muhasebe bile, aynı zamanda candan bağlı olunan Yol’un ‘icabatından’ değil midir?

“Yine Akşamdır Gelen...” çalışmamız İstanbul’u hatırlatan güzel bir şekilde tamamlandı. Başlığı iktibas olduğu için değiştirip değiştirmemekte tereddütteyiz, bir tarafa kaldırıp zamana bırakmak bize en yakışanı; en iyi hadise tefsircisinden biri de - galiba - odur. Anladığım kadarıyla kendileri çalıp kendileri dinlemek, sonra da kalkıp sadece kendileri oynamak istiyorlar; vaziyetleri, tavır koymaları ve ‘ biz bize benzeriz’ şeklinde hülasa edilebilecek indi yorumları da öylesi bir hali gösteriyor. Eh, öyle olsun; temel istikametleri bir eğri yay hüviyetine kavuşuncaya kadar, bu hallerine bile sabredip tahammül göstereceğiz; başkaca çıkış mı var?

Ama kendimizi salıverecek, boş duracak, kalemimizi durduracak da değiliz tabii...Böylesi bir sahaya kimsenin hatırı ve keyfi için çıkmış değiliz çünkü. Estetik gayelere erişmeyi kendimiz için de istemedik, başkaları için de... Allah’ın tevfiki ve izni yar olursa eğer, ömrümüz boyunca da bu caddelerde karınca kararınca yürüyüp duracağız.

Daha çok vardığımız fikri neticeleri işleme arzumuz, her şeye rağmen, yine de biraz erteleneceğe benzer. Kaynağın başını tutanlarla mesafeli olmamız, beklememizi ve tevekkül etmemizi şart hale getiriyor. Herşeye rağmen, “ Dönemece Doğru” roman çalışmasını, Şubat sonrasına bırakmak zaruret halini aldı; meslekle alakalı formaliteler ile her türlü hizmet araştırmaları , içimizde rahatsız kımıltılar teşkil etse de, bu notların dışında herhangi bir ürünü ortaya çıkartmıyor. “ Sürgünde” ve “ Tırmanış” için aldığım bol bol “ nasihat”tan sonra, dinlenmeye çekilip kuvvet top-
lamak hem ilmin, hem müsbet tavrın, hem de edebiyat sanatının bir gereğidir artık... Efendim kalbe hitap eden çok ifade varmış da, akılcılık denen kup kuru mantık oyunundan başka yapacağımız bir iş yokmuş da... Biri çıkıp da, efendilere edebiyatın da, hakikatın ve imanın da, sadece akıldan ibaret olmadığını anlatmalı artık, herkesin iyiliği için tabii...

Bazı meseleleri - her şeye rağmen - es geçmenin zaruretine inanıyorum. ‘ çaresi olan şeyde acze, çaresi olmayan işte cez’a düşülmemeli...’ talimatı, bu hal için de geçerli...

Yine de demeden olmayacak; mazide bir sürü menfi neticeyi getiren sebepsiz ve temelsiz ‘ pohpohlama’lar , kimbilir hangi akılla, tekrar başlatıldı; bilhassa devamlı elde tutulması arzulananlar için... “ Rakipsizliğin Kolaylığı Başkadır.” ın yazarı, galiba rakipsiz kalmayı bir marifet bilmekte ki böylesi girişimlere katılmakta, hata iştirak etmekte...Kendine o kadar yakın görünen YILMAZ’a bile sahip çıkamadığına göre, kendi çalıp kendi oynamayı, yani sanat açısından harikiri yapmakla eş manaya gelen ‘ tek adam’lık sandelyesine namzet olmayı içine sindirebiliyorsa, hayırlı olsun; alsın tepe tepe kullansın ve kullandırsın herşeyi.... Eğer beğenilmese, benimsenilmese, tercih edilmese bile, rakipsizliğin getireceği rehavet zeminleri ve onların teşvikçisi, neticesi, eseri atalet hissine sebep olmak bile, bir büyük vurdumduymazlık, dun-himmetlik ve ‘ cinayet-i azime’ değil midir?”

Bir büyük hasretin mengenesinden kurtulabilmek niyetiyle göz gezdirdiğimiz satırlar bile , kos koca bir ıhlamur ağacına nazır pencere önünde yazılmamış mıydı hani? Onları dimağımızdan süzerken Birecik’ten epey uzaktaydık, kar da dantela örüyordu dışarıda, zemine kefen dokuyordu. Yalnız evimizde, çayın şırıltıları altında düştüğümüz notlarda, bir büyük sanat ağacı olmaya namzet ama bir türlü istenen yokuşu tırmanamayan, ikide bir, hodgam ve hasetli , biraz da ‘ kaybetme psikozu’ içinde debelenen ayaklarca çelmelenmiş yüreklerin ortak hüznünü de yaşıyorduk.
***
Şimdi düşününce “ seyirlik “ de denebilecek günlerdeki yürek hamulesi hislerle bezeli çevreye dönmeyi, yüreğimin incisi ve ;

“ Bugün mektebimize lebleri gülbar gelir
Dili bülbül, yüzü gül, kakul-u gülnar gelir”
beytindeki manayla yekpare bir nakış silsilesi gibi mührünü basmış Yenileyici Zevat’ı da ağırlayan şehrimden koparılmadan evvelki o günlerdeki niyetleri, hisleri ve masumiyet misali halleri yaşamak için dönmeyi, ne çok isterdik.

Vadiyi sarıvermiş dantela inceliğinden bin beter katmer katmer sessizlikle sızıntıdan beter hassas binalar kuran nem, “ üç “ rakamının “en azam” vazifesinden ilham almış diz dize salkımsöğütler, kesretten vahdete, cemaattan ferde - ya da tekliğe-, tor top büzülebilen mübhemiyetten ancak “ kendince” çevrilebilen , “ Alet-i la-ya’kıl” edilemeyen, ferdi zuhuratlarıyla meselelere bakabilen “ Kimin himmeti milleti ise, o tek başına küçük bir millettir( topluluk).” Çerçevisine takılı tek kişiye indirebildiğimiz ağaç, Fırat’ı yalayıp daha bir rutubet yüklenmiş esintisiyle çırpınmaya durunca, maziyi filan es geçip, çayımdan bir yudum daha aldım.

Üzerine sarılı yeşil türleriyle hemhal ağaç, gözümde onca azamet kazandı ki dalmadan edemedim. Tepesinde bir ya da iki sene hora tepmiş zaman aralığından şikayet edercesine duran, öyle nida edermiş gibi yalpa vuran yaprakları, filizilikten çoktan kurtulmuş olmalıdır; kop koyu bir kör yeşile de esir olamamış daha! Fıtrat, mizac, “ huy su” meselesi...

Ancak bir ton açık külrengi, kireçkaynatmayla açık yeşile belenmiş “asli” yapraklar biraz pörsütülmüş gibidir; ağacın bünyesine - fotosentezle tabii- “ hizmet” edip, “ semereler” ile yep yeni gözleri bitirecek güç verme işiyle de “tavzif” edilmişler gene de... Herşeye rağmen toprağa öyle bir salınır göründüler ki bize;
“ Amaan, boş ver onları...” diyerek fikrimizden kişkişlemeyi bile düşünmedim değil. “ Vefasızlık herkesin karı değil...” diye baş eğen Halim’i hatırlayınca bundan vazgeçtim.Halim de mi kim; anlatalım:

“ İçimizi dalgalı buldukça başına mı koşardık, ne? Elimizi- yüzümüzü yıkamaz, boğazımızı ya da ayağımızı ıslatmaz, açgözlü hislerimisi soğutmaz; seyreder, hep seyrederdik.

Mermer yalağının bir tarafı acı yeşilden ta filiziye varan renklerle yosun bağ-lıdır. Her mevsimin çam yeşilinden iki dal, el tutuşmak için nasıl da iştahlı... Dökü-len üç beş altın yaprağın çeşme üzerine inişleri; kenarda, baharın yeşil, güzün kahverengi, sarı türleri.

Bütün bunlarda, bilmem anlayacakmısınız, bir sürü şey bulurduk.
Suların yalaktan taşıp taşıp köpürüşleri; güneşi içmiş iken yakamozlana oy-naya, ufacık bir eser veya minik şelale göstermek hevesiyle koşturmaları görül-meye, oraya kadar yorulmaya çok zaman değerdi.

Baharları şahin dalışları, güzleri karga haykırışları bize kapılar aralardı; öyle sanırdık. Hele o ses?

Sonbahar akşamları, yaz geceleri, kış sabahları ile bahar anlarındaki o şırıl şırıl, pırıl pırıl su sesi, bizi çekip nerelere götürürdü...Arada bir uğrayanımız var gene de; vefasızlık herkesin karı mıdır?

Yıllar, mermer yalağı kendince yontmuştur, oyuk oyuk etmiştir belki; öyle veya böyle, ne olursa olsun, o hala yerli yerinde. Yan tarafı - yine - yeşilin, sonra sarı ve kahverenginin türleri ile sarmaş dolaştır.Fakat diyorum içimden, suyun sesi sanki zayıflamış, cımızlaşmış gibi mi , ne ?

İçimizi dalgalı buldukça başına koşardık, dedim demin; yalağında beyaz ba-loncuklar açan o gönül ülkesinin. Kafanıza takılmdığı bes belli; “ koşardım” değil de, neden “ koşardık” ?

Doğrudur, yalnız gittiklerim de oldu. Öylesi ziyaretlerim bile ortak bir duyuşun eseriydi o zaman...Topluca vardığımız günler daha fazlaydı ama...Yine oraya gitmiştim geçende, yalnızdım, tek başına... Altın dişler nasıl da parlıyordu; sima tombul, göbek ilerde. Selam verdim yine de:

“ Nasılsın Halim?” dedim. “ sen de vefalılardansın demek...”
“ Öyledir” şeklinde cevapladı beni, ellerinin oğuşması dinlenmeye çekilmişti, isteksiz gülüşüyle de ekledi hemen; “ tevazuye gerek yok, huyum kurusun, biraz öyleyimdir.”
Tepeden bakıyordu artık ve acayip kabarmıştı. Ayı al, moru mor yüzüne gö-mülmüş gözleri, yuvasında yalpa yapıyor gibiydi. Şırıldayan sese döndü birazdan, cümlesini tamamladı.
“ Düşündüm de... Suyun tadı pek lezzetli, hafif. Küçücük bir emekle , akma-ya başlayacak geliri çoğumuza yeter, artar bile...”
Gerisini dinleyemezdim. Gönlümdeki sarsıntı beynime vurdu, çabucak uzak-laştım... Kimbilir hangi bahaneye sığınmıştım. Efendiliği incitmeden, aksak bir si-temle de geçiştiriverseydrim onu, belki de...
Ötesine zaten değmezdi; çeşmenin değeri ile - hiç- denkleşmezdi.
***
Vefasızlık - çokları gibi - bizim de karımız olamazdı.
Görüşmemiz telefon telleri üzerindeydi. Ses pek sıkıntılı ve hayıflıydı:
“ Çeşme başına koşturmalarımız neydi öyle? Amma dangalakmışız.”
Şaşırmıştım birden, merakımı yenemez, sormadan edemezdim.
“ Yeni mi anladın bunu, ve nasıl?..”
Sorum garibine gitmişti galiba, tekrarladı arkadaş:
“ Nasıl mı?.. Yaşadığım için pek tabii.”
“ Böyle yaşamanın...” dememek için kendimi nasıl tuttum, bugün bile anla-mam.
“ Kafan acayip çalışıyor doğrusu...” sitemini basıp telefonu kapamalıydım, iyi hatırlarım.

Böyle hatırlamalarıma rağmen, yine de vefasızlık herkesin karı olamayacağı kanaatı gün gün pekişiyor bende, ısrar ediyor ve umuyorum.Suların yalaktan ta-şıp tüaşıp köpürüşünün, sonra güneş altında iken yakamozlana oynaya akışının aksettiği gözler, daha sonraki günlerde - demek ki - başka ufuklara çevrilebiliyor-muş. Acaba - diyorum - bu tabii midir?..

Gözleri mavi idi; su rengindeydi. O gün yanıma uğradı , aniden çıkıverdi bü-roma. Söz dolanıp eskilere varmıştı.
“ O külüstür çeşme, hala yerinde midir?”
Soruyu duyar duymaz - hazırlıklıydım, alışmıştım duruma - başımı izzetle kaldoırdım bu sefer.
“ Esmisinden de sağlam basıyor ayaklarını...”
Sesi ezilip, büzüldü; mızmızlaştı gibi...
“ Geçende halim bahsetti de... Suyu azalmış mı ne?”
Gülüverdim ona, karşılığı hemen yapıştırdım.
“ öyle zannetmiş hazret.”
“ Peki, sesi de mi?..”
“ kesafet kazanıp, keyfiyete bürünmüş.”
Benim gibi o da gülüyor, sözlerimi belki de inatçılıkla açıklıyordu.
“ Ne adamsın...” bahanesine sığındıktan sonra kalkıp gitti, çok da iyi etti doğrusu.

Onu yolladıktan sonra şöyle bir düşündüm: Zihnimizi kör bir kuyu çıkrığına bağlamışlar. İn, çık; sonra gene in, tekrar çık... Dön babam dön; bıkma bilmeden, biteviye... Suçu kimde bunun, ilk başta gönül çeşmemizi, dilimizi körleyenlerde.

Her “ köklü “ olan çürümeye mi mahkum, her “yeni” mutlak güzellik ve zin-delik mi? Eğer öyle biliyor idiysen, önüne ne çıkarsa deviriverirdin giderdi. Sıra-nın - eninde sonunda- kendine geleceğini hiç düşünmeden...
Öyle mi?
***
Eski günlerdi onlar, güzel ve köklü.İçimizi dalgalı buldukça başına koşardık çeşmenin, sadece bakınırdık. Dalgalı ummana dönmüştü yüreğim; kendimi dar at-tım oraya.Sebebi pek belliydi. İyice dikkat ettim; evet, yanlış görmüyordum, orada biri daha vardı. Kollarını sıvamış abdest alıyordu çeşmeden. Öylece kalakalmıştım.

“ Kastamonu’ya varışımda da böyle bir çeşme karşılamıştı beni; buradaki ilk anımda da...”

Gözlerimi kırpıştırdım; gördüğüm artık sadece çeşmeydi ve onda daha kesif sahneler buluyordum. Önceleri böyle miydi oysa, baharları şahin dalışları, güzün karga haykırışları bize ne kapılar aralardı, öyle sanırdık. Gelin de açılanları şimdi görün bir.

Al sana bir kuruntu; çeşmeyi daha farklı görmekle , ben de mi vefasızlık illeti-ne tutuluyordum? Azıcık akıl, azıcık fikir; daha çok da mutlak hakikat; netice... Hayır ve asla! Vefalı olmak her insanın hakkı; ama kime, ama neye?.. Doğru du-rurken eğriye, ince ve müstakim alemimize gülücükler atarken, kibir ve dönekliğe değil! Eksik gediğe ise hiç...

Önceleri, içimizi durultan ve dindiren çeşmenin bize kazandırdıkları tamam değildiyse eğer, şimdiki gelişmeye, gediği örtmeye, tamamlanışa neden - kalkıp da - vefasızlık müahrünü basıverelim? Sadakat denen anka kuşu yamalı da olsa, meselenin künhüne vakıf olamamakla ne derece bütünleşirdi?

Omuz başımda bir el hissedince ürperdim önce; dönüp baktım, Halim’di. Yüzü içten bir gülüşle aydınlık, elleriyse hareketsizdi. Bakışı arı, duru...

Neler, neler demek isterdim ona, boğazıma kaç yılın toz dumanı oturmuştu belki de, konuşamadım bile, kelimeler düğümlenip kalıverdiler. Bakış yönümü değiştirdim, çeşmeye çevirdim yalnız. Mermer yalağın yan tarafı aacı yeşilden fili-ziye, oradan da zeytin rengine varmaya çabalayan yosun kaplı, mevsimlerin çam yeşilinden iki dal, ona ulaşmak için nasıl da iştahlıdır. Dökülen üç beş yaprağın bin bir naz ile çeşme üzerine inişleri; kenarda - zamanla- baharın yeşil, güzün sarı ve kahverengi gülüşleri.

Halim’e döndüm. Tombul simasındaki gözleri bu sefer yere dönüktü. Söylenir gibi:
‘Vefasızlık benim de karım değilmiş azizim!’ deyiverdi. “

1984’ün Mart başlangıcında Şaphane’deki fukara evimde kalbimin bam telinde gergeflenmiş satırlar, “ Gönül Ülkesi Çeşme “ başlığını taşıyordu ve halim’in kimliği hale müsait bir “ belağat” iktizasıyla dile getirilmişti.
***
Genç yaprak ve sürgünlere sarılmış gözlerim, “ kökü mazide olan ati” nüktesiyle ithamdan kurtulmuş gibi, oturduğum çay bahçesine kuşbakışı olmasa bile çoklarına nisbeten yüksekten göz atan tepelere döndüverdi birden.

Öyle ya, “ Dağlar Bizim Yüreğimiz” diye mazilerden eko yapan kendi sesimize mi kulak tıkamak; ne haddime birader, ne haddimeydi:

“ Bazıları bin bir güçlüğe göğüs gerip de neden tepelere, zirvelere tırmanmayı pek severler diye düşündüğümüz çok olmuştur. Hafızamızdan türlü mısralar, çok sözler, çeşitli kinayeler baş uzatır uzatmasına, ama pek çoğunda, haksızlık olmasa da, eksiklik bulduğumuzu sezeriz.

İnsan kimi zaman kendini ispatlamak hissine düşermiş; öyle diyorlar. Bir şeyleri yenmek isteyenlerin gözlerini ilkbaşta çekiveren unsurların başında dağların gelmesin-den daha normali ne olabilir? Hem yapılan, hem de düşünülen pek de haksız sayılmaz hani; sayılamazdı!.. Eğer oradan tekrar ‘inmek ‘ mecburiyet ve zarureti olmasaydı tabii...
Buna benzer sürü sepet meseleyi evirip çeviriyordu zihnimiz. İkindi sonrası idi; “ gün akşamlı” idi. ‘ Güneş batarken önce sararır’ diyen, sanki o vakti görmüşe benzer-di. Düşüncemize - madem - yine tepeler, zirveler ve dağ silsileleri oturmuştu; bari yal-nız evimi kuşbakışı seyredenine - şöyle bir - tırmanmalıydım.

Evden çıktık; halimizi gören, gemileri karaya vurmuş kaptan sanırdı. Yokuşa vur-madan önce temiz dağ havasını koklamalıydık bir; tedirginlik ve gerginlik atılabilirdi bel-ki; şükür ki işe yaradı.

Adelelerin gerilmesi ve ter dökmesi, ard arda dizili sıradağlardan beter endişeleri - galiba - itekleyip duruyordu. Yamacını yarılayınca - orada bir çeşme vardır- asıl manzaranın önünü kapatan perdenin ‘ bahem’, aniden, birden üst üste yığılmış kurun-tularla birlikte sıyrıldığını anlayıp içimiz açıldı. Dudaklara ihtiyarsızca takılan bir rast nağme ve hafif gülümseme...

Endişe koyuluklarıyla fikir karanlıkları tutanamayacaklar galiba; hadiseleri tam ve doğru anlama manasındaki “güzel görme” alışkanlığı tekrar avdet edecek gibi dünyamı-za... Bu iyi işte.

Vadiden sonra başlayan ormandan dönenler, zihnimizdeki son ağları da temizledi; kadınlar, erkekler, çocuklar...Merkep ve katırlar uzun dallarla yüklü; çam ve ardıç dalla-rı. Yörenin çalışkan insanları tarlalarından dönerken, Orman İdaresi’nin işaretlediği kuru ve yaşlı bedenleri devirmeden duramamışlar demek ki...

Fazla oyalanmazdık onlarla; asıl manzara kuzeydoğuda idi çünkü; - Allah’ım - ne manzara idi. Zirvesindeki beyazlığın ancak yazın silindiği Akdağ’lar, peysajı tamamen kapatmıştı. Etekleri elma, vişne, kiraz bahçeleri; biliyoruz. Yamaçlarda zümrüt çamlar; oradan bile iyi görülüyordu.’ Acaba haklı mıydım?” sualini cevaplayabilecek halde miyiz; emin değiliz... Yalakta köpüren sulara aldırmadan kenarına oturuyoruz, içcebimizden çıkarılan kağıtta çiziktirdiklerimiz - orada - daha sevimli geliyor bana; sesler duyar gibi-yiz. Takırtılar, şakırtılar, gönül naraları...

Hindikuşlar - şimdi - böyle ak paktır; kışın çatlayan , kanayan, moraran, donan, düşman bombalarından yanan eller, baharın ılıklığında onmaya durmuştur belki... Helikopterler yine - pır pır - insan avına çıkmışlardır. Ama dağlar onların; onlar dağların. Acaba haksız mıydık? Anlamak için satırlara bakıyoruz yine ; kimbilir neler yazmışız fi tarihinde ve İstanbul’da :

‘ Dağlar bizim yüreğimiz, herşeyimiz...Oralardan kopup gelmişiz, oraları çeke-cek zihnimiz. Ufuklarda gene onlar, kuşatmışlar çepeçevre... Dağlar bizi dağlama-dı, dağlayamaz. Bağır verdi boralara, taunlara, Calutlara...Coşkun Fırat ordan do-ğar, müştak Ferhat onu deler biteviye...Ya ne eser oralardan; bilmez miyiz; dağlar bizim yüreğimiz. “

Nazarımızı bunlar için mi evirir çevirir kendine bağlardı?.. Zümrüt çamlar hatır-latmada; “ Uhud bizi sever, biz de Uhud’u...” Bunu da yazmış mıyız? Hira unutulmuş mu yoksa?
‘ Her hakikat oraya iner, oradan akseder yüceliklere...Kol gerer, kanat gerer her ayak izine, gönül azmine. Hangi uzaklığın pençesinde salınsalar da, davet tür-küleri bestelerler daima. Gözlerimiz nur bağırlı dağlardadır; Hira’dadır, Tur’dadır, Cudi’dedir, hepsinde. Öte yandan Erek’te, Başit’te,Yuşa’da, Çam Dağı’nda...

Gözlerimiz nur bağırlı dağlardadır. Sanırlar ki onlar taş bağırlıdır ve kendileri-ne sunulmuş birer sofradır ; “ Han-ı Yağma” misali... Yanılmaları bu bakımdan haksız, kuşkuları o yüzden sınırsız. Asım’lar, Nesl-i cedid’ler, Mehmed’ler... Ya Zekailer?

Çamdağı’ndan bihaber olanlara, gel de onları anlat. Ama ne gam; dağlar bi-zim yüreğimiz. “

Öyle bir devre çatmıştı ki irfan dünyamız “ Üç Tepe” denilen bir sacayağına otur-tulmak istenmişti. İstendi de ne oldu?.. Edebiyatımız insana yakışmaz, insan tanımaz, insan anlamaz beyinciklere emanet edildi. Güller solmuştu, bülbüller ‘ hamuş’, havuz ‘ tehi’ , gülistan ise ‘ harab ‘ olmuştu. O cüce tepelere - artık - zirvelerden bakacağız, ama bir bıraksalar... Yine hüzün tülleri gerilecek zihnimize; en iyisi bum buruşuk kağıdı okuduktan sonra geriye dönmek.

‘ Marşımızı her seherde onlar dokur. Domur domur günlere bağır açarlar şafak vakitleri... Kışı erken, baharı geç görürler; ama - çoğunun inadına- yine de görür-ler. Baharı - geç de olsa - dağlarda yaşamayı istemek... Geç görmek, hiç görme-mekten elbette daha iyi. Müjdeler ve ihbarat oraya kapı açar, oralardan kapı açar.

Dağlar birer ana bağrı; tohum için toprak neyse, hepimize de aynı... Her hakikata kol germiş, kanat germiş; bilirsiniz. Dağlar bizim yüreğimiz.”

Ağacın en bol , en gür yetiştiği muhit elbet dağlardır. Hele gümraha durmuş akıl almaz zenginlikler, hem ağacın, hem dağın semeresi değil midir; tohumla toprak arasın-daki kopmaz nisbet, ikisi arasında da var:

“ Bu dağlar sadece adlarıyla memleketin bir köşesinde bir nevi ‘ semavat ‘ rüyası kurmuş gibidirler. Asırlar boyunca bu yaylalarda sürü otlatan, kışın günlerce süren kurt avları yapan, masal kızları bakışlı geyiklerin peşinde yolunu şaşıran, hülasa hemen bü-tün seneyi yıldızlarla sarmaş dolaş yaşayan insanların rüyası. Bu yüzdendir ki bu dağ-larla ilk defa karşılaşan ve tıpkı aydınlattığı su parçası içinde çalkalanan bir ışık gibi, on-ların kudret ve ve nüfuzlarının muhayyelemizde ayrı bir şekilde canlandırdığı manzara içinde adlarını duyan yolcunun, bir an bile olsa, bir nevi ebediyet vehmiyle dolmaması, hüviyetlerini yapan uzletin bir kader duygusu halinde kendisinde yerleşmemesi mümkün değildir..............

O gece Yıldız dağının eteğinde yatarken benim çocuk hayalim, bugün bile ne olduğunu bilmediğim, fakat hangi derin kaynaklardan geldiğini az çok tahmin edebildiğim bu te’sirin altında idi. Çadırın karanlığında , her yanın, her şeyin sihirli bir kimya içinde yüzdüğünü, yıldız parıltılarıyla yıkanıp temizlendiğini, içten büyüdüğünü sanıyordum. Öyle ki akşamleyin sürüleriyle dağ yoluna doğru çıktığını gördüğümüz kıl abalı Bingöl çobanlarına ertesi sabah gene rastgelince, bu kıl abalar üzerimde adeta yıldız ışıklarından örülmüş bir harmani tesiri yaptılar ve sürünün koyunları , babamın kitapları arasında seyrettiğim kainat haritasının o muhteşem ve hoyrat bakışlı koçu gibi içimi ürperme ve hayretle doldurdular.” diye bir geçmiş zaman rüyasının bal şerbeti tadından eksilmemiş vakitlerini zihninden süzerken, Beş Şehir’de , Tanpınar’ın da bizim gibi hissettiğinden pek emindim.

Dağları filan düşünürken bir de anladım ki aslında çevreyi abartarak tasvir illeti yakalamış ki yakamızı, kurtarana aşkolsun. Arif Nihad’ın “ Dağlar”ı çok meşhurdur, çoklarınca bilinir. Bu kel kafalı, basık zirveli basamağa, kalkıp dağ diye bakana ya acınır, ya gülünür.

Biz yine dönelim her biri bir camiayı gölgesine almış, ulu dallarıyla hepsine birden emirber kesilmiş ağaç ve ağaçlara... “ Şecere-i Nuraniye” tamlamasının masadakı olamaz ama, en azından vekili, temsilcisi; bir ceviz ya da çınar sayılmasa da, bir salkımsöğüt olabilmek bile az şey sayılmamalı.

Sahi, elimizden kayıp gitmeden ekleyeyim hemen; ağaç deyince aklınıza kup kuru dalaları çıkmış iskeletten öte bir şey gelmeli daima, gönül hayalhanemden ağarak geliveren bir yığın fikir de işin cabası...Hem ağacı tek ve yekta düşünmenin de alemi yoktur azizim; kavranmış, sahip çıkılmış, “ tavattun” edilmiş ;

“ Takınsam kanat manat
Kuş muş olup seğirtsem
Bom boş vatana inat
Matana doğru gitsem.” azarından sıyrılmayı becermiş nice bin yeryüzü evleği, epeyce engin arazi, birbiriyle çok bağla zincirli ve mefahir dolu zemin dahi, ağaç misali “ mefkure”leri, bir kelle baş soğanı binlerce kızıl elmaya değişmeyen “ hakikatperestlik sıddıkıyeti” çerçevesine indirmemiş midir sonunda? O indirme ve inzal hadisesinin ardına düşenlere minnet duymamayı insafına sığdıran varsa, beri gelsin de bunu nasıl becerdiğini bir anlatsın hele...

Peki, “ ağaç” olmaya namzet bir sürü inşa malzemesi yerlerde sürünürken kalkıp maval okuyanlara ne demeli? Filizliği terketmeye hazır , ama etrafındaki çalı çırpıdan kurtulamayan, yetiştirildiği çevrenin diken diken engebesiyle çevrili, yolu yokuşa vurulmuş, sardırılmış emek niyetlerini görmemeden gelmeyi içine hangi tefekkür ehli sindirmiş ki?...
Her şeye rağmen daha pek çok filize gebe tohumları, çekirdek ve tohumcukları yep yeni dal budak salmış meyvelere menşe diye görmemek, kimbilir hangi inadın eseridir. Hele onlara, o nev’ilere , “ zemin ihzar” vazifesini göze almış yüceliklere kol kanat germemeyi anlamaksa ne mümkündür birader?..

Evet, çok doğru...”Müştebih ağaçları gösteren semereleridir.” Eğer hiç bir kılavuz kargalığa soyunmamışsa, görünen köye varmadan kolay ne var? Eğer huylanacağın bir hal görürsen girmez, oraya bakan bir ağaç altının serinliğine sinersin; pirelenilen yere girmemeye, kalkıp da “ miskinlik”, “dun- himmetlik” namlarını veremez ya hiç kimse!
“ Hayalim, sanki aciz bir sinekti ve bir nebati örümcek onu ağlarında avlamıştı. Hareketsiz duran haşin ağaca baktım ve düşündüm : Bir limonlukta hapsedildiği için , uzaklarda kalan diğer hemcinsleri gibi , öğle güneşlerinde sıcak toprağa gölge salamayan , yağmurlarda ıslanamayan , fırtınalarda sarsılmayan, semayı, yıldızları, ayı görmeye görmeye unutan şu ağaç, bulunduğu köşede acaba mes’ut muydu? En hakir ottan, en muhteşem çınara kadar her nebatın muhtaç olduğu , hava ve ışıktan, kuş ve böcek ziyaretinden mahrum olarak, bu ağacın soba harareti ve insan nefesiyle yaşamaktan mes’ut olabileceğine hükmetmek için kendimce makul bir sebep bulamadım..........

Nebatların zekası hakkında Maetirlinch’in anlattığı akıllara hayret verici müşahedelerden sonra bir ağacı mes’ut veya muzdarip tasavvur etmekte hiç bir garabet kalmıyor. Varlıkların sükununa aldanmamalı! Muzdaripler , yalnız ‘ muzdaribim’ diye bağırabilenler değildir. Bilinmez niçin, acıya hayat katan kudret , insandan başka hiç bir mahluka acının sırrını açıklamak imkanını vermemiştir. Her mahluk, hayatın kanlı yollarında , boynuna geçirilen ve sesini boğan bir ağır ‘sükut’ zincirini sürükleyip yürüyor.” ( Gurabahane-i Laklakan, Ağaç, Ahmed Haşim, shf: 105-106)

Ahmed Haşim’in Gurabahane-i Laklakan’daki, “ Ağaç” başlıklı fıkrasından hatırladığım ifadeler belki meseleyi daha güzel izah etmekte ama, onun sadece tabiatı alımlı kılan yanına baktığımızda bile, bin nice inceliğin ipucunu bulacak gibiyim.

  • Söz Ola
  • M.Nuri Bingöl yazıları
  • yorumlamak için giriş/kayıt gerekli

Kategorilerden

Kara Kalem Yazıları Gülü Gülle Tartarlar Yürek Yarası Kimdir Nicedir Düş Vakitleri Hakikat Hikayet Haberdar Gelişi Güzel Tanıtılanlar Hüzün Alanı Reyhan Kişilere Dair Hür Tefekkürün Kaleleri Söz Ola Hay Sızı Gonca Ümidlere Dair Berceste Ümmet Coğrafyası Şiir Makamı İçe Dönüş Zamana Dair Tefekkür Güncel Makamı-ı Dikkat
tamamı

Üye girişi

  • Üyelik başvurusu
  • Şifremi unuttum

Gezinti

  • Son Gönderiler
  • Site Rehberi (Yol Haritası)
  • İletişim
  • Kategoriler

Üyelerimiz

  • Çevrimiçi
  • Yeniler
Şu an 1 üye ve 6 misafir çevrimiçi.

Çevrimiçi üyeler

  • cihad meriç
  • saliha desem
  • Aysen Erarslan
  • abdullah çal
  • şefika
  • sevgi özsarıoğlu

Duyuru - Etkinlik

-Minare Dergi 2
  • - Az Edebiyat Dergisi'nin 2. Sayısı Çıktı
  • - Rihle Dergisi'nin 3. Sayısı
  • - Yirmiikinci Tasavvur!
  • - Zemheri Edebiyat 6. sayısıyla okurla buluştu!
  • - filbahar 7
  • - Sezai Karakoç Sempozyumu 15 Kasım 2008
  • - Terk Ettiğimiz Doğu'
  • -Temrin Kasım Sayısı
  • - Yankı Bir Dedi
  • ... Devamı
  • Kapı Komşusu

    Cemaat

    Anket

    Ülkemizde sporun (özelde futbolun) dostluk, kardeşlik tesis ettiğine inanıyor musunuz?:

    Son yorumlar

    • hayrolsun...
      7 sa. 25 dk. önce
    • Bir şeyler yapalım ya hu.
      7 sa. 53 dk. önce
    • Dağişik tarzda yazıları
      8 sa. 3 dk. önce
    • İyilerden Allah razı olsun... Kötülerden de
      8 sa. 11 dk. önce
    • insanin gozlerini dolduran
      8 sa. 15 dk. önce
    • Her okulun nasibine bir tane
      10 sa. 33 dk. önce
    • hayrolsun
      22 sa. 56 dk. önce
    • İşte şiir diyebileceğim bir
      1 gün 12 sa. önce
    • Yazınn içeriğinde var olan
      1 gün 12 sa. önce
    • Hocam şiiri hangi duygularla
      1 gün 12 sa. önce

    Dostlarımız

    • Dostlar
    • Bunlar da Dostlar

    Hakan Albayrak
    Tarık Tufan
    Cemaat
    Kurtuba
    Kâinata Mektup
    Pata-Gonya
    Minare Dergi
    Rûh-i Gusül...
    Arşivdesiniz
    Dünya Bizim

  • Kuşluk Vakti
  • Mecazz
  • Akabe
  • Sadık Yalsızuçanlar
  • Dergibi
  • Zemheri Edebiyat
  • Yenilgi
  • İsmet Özel
  • Gök Ekin
  • Edebistan
  • Yazıhane
  • İstisnai
  • Gözdeler

    Bugün:

    • Cahit Sıtkı Tarancı’nın Şiirlerinde İnsan ve İnsan Psikolojisi
    • Yazıyorsam, Ey Âh!..
    • Hatırlıyorum, Hiç Unutmadım ki...

    Bilgi

    Kitap

    Bülent Akyürek - İçinizdeki Öküze Oha Deyin

    Sayha Dergi © (1990) 1998 - 2008

    • 100 türk büyüğü
    • kimdir, nicedir?
    • ara
    • İletişim