Başkaldıran Entelektüel: Cemil Meriç
mavi düşler — Pzt, 23/06/2008 - 07:09
Cemil Meriç denilince akla “düşünce üretilen mabet” gelir. Cemil Meriç, bu mabedin yapım aşamasındayken mabedin işçisi, yapım aşaması tamamlanıp düşünce üretmeye başlandığında mabedin bekçisi, darbe alıp yıkılma aşamasına gelindiği ya da düşünemeyenler tarafından okların atılmaya başlandığında ise mabedin savaşçısıdır.
Cemil Meriç, bu topraklarda yaşadığı sürece ayrılığın değil birliğini yolunu seçmiş, ideolojik kutuplaşmaların ölüm kokan karmaşasından kendisini uzak tutarak düşünce üretmiş ender mütefekkirlerimizden biridir. Sağ-sol kavgaları ile kan oluk oluk akarken üniversitelerimizde, Meriç, hakikati arama tutkusundan vazgeçmemiş, kendisini bu yolda adamış, düşünce dünyamıza yepyeni ufuklar kazandırmıştır.
İdeolojik kabuklaşmaların gittikçe katılaştığı bir dönemde, kendi medeniyetinden habersiz yaşayıp batıya tutkun olan kalabalıklara karşı Cemil Meriç şöyle haykırıyordu: “Her aydınlığı yangın sanıp söndürmeye çalışan zavallılar… Karanlığa o kadar alışmışsınız ki yıldızlar bile rahatsız ediyor sizi…”
Hayatı boyunca hakikati arama tutkusunun peşinden koşan, batıyı ve doğuyu aynı anda, aynı zeminde kucaklayabilen tefekkür dünyasının büyük mimarı Cemil Meriç, ulvî tecessüsü ile düşünce üretiyor, mütercimlik yapıyor, güneşe yelken açarak düşünce dünyasını tavaf ediyordu: “Yaşamak için kendime bir dünya inşa etmek zorundayım. Anlıyorum ki zalim ve kıyıcı bir gerçekten kurtulmanın tek çaresi reel dünyadan kitapların dünyasına sığınmak.” O kadar çok okuyordu ki gözleri 6 numara miyop olduğunda durumundan bir hayli muzdarip olmuştu: “Şikâyet edeceğim kimse yok. Mektep bahçesinde çocuklar oynuyor, ben yine yalnızım ve yabancıyım, yabancı yani düşman. Dilim başka ve gözlüklerim var, kendimden utanıyorum.”
“Yazıyla Kazanılmayacak Savaş Yok”
Cemil Meriç, sağ geleneğin de sol geleneğin de açıklıklarını gösterirken fildişi kulesine çekiliyor, bizleri yakamızdan tutup silkeliyordu adeta. Meriç’e göre gerçek bir entelektüel ideolojik düşünce kalıbına girmeden, ülkesinin birlik ve beraberlik içerisinde olma çabasında bulunandı. Bu çaba içerisinde bulunan münevvere ise şu tembihi yapıyordu: “Sözle yazıyla kazanılmayacak savaş yok… Kalem sahiplerine düşen ilk vazife: telaş etmemek, öfkelenmemek, kin kışkırtıcısı olmamak. Halkı okumaya, düşünmeye, sevmeye alıştırmak. Bir kılıcın kazandığı zaferleri başka bir kılıç yok edebilir. Kalemle yapılan fetihler, tarihe mal olur, tarihe, yani ebediyete…”
Cemil Meriç Türkçeye sahip çıkarak “kamusa uzanan el namusa uzanmıştır” diyor ve kendi kültürünün kelamını kullanarak örnek oluyordu. Düşünce basamaklarında duran aydınlara da yol gösterici bir ışık huzmesi olarak, dilini unut(turul)an bir nesle, medeniyet dilinin hazzını yaşatıyordu. Entelektüel biri olarak çamurdan kuş yapıp topluma üflüyor, okuyanların bu kuşları yüreklerindeki varoluş sancısıyla diriltmelerini, dirilttikleri gün medeniyet bakış açısıyla, tomurcuk halindeki düşünsel öğelerin filizleneceklerini muştuluyordu.
“Her Namuslu İnsan Gericidir”
Politikanın kurtarıcılığına inanmıyor, varlığını politikaya adamış, sağ-sol kavgalarıyla zamanını geçirenlere ilmi, irfanı ve hikmeti gösteriyordu: “Önümde birçok yollar var: Politika bunlardan biri. Belki en aldatıcısı olduğu için en cazibi. Mutlakın ve sonsuzun rüyası. Mukaddes bir abes. Bana sorarsan kütüphanene dön, yani kitap ol, aydınlan ve aydınlat. Neden İşçi Partisi’ne girmiyorsun? Girmem, çünkü benim yerim kütüphane. Ben ışık arayan, aydınlanmak ve aydınlatmak isteyen bir insanım. Politikanın kurtarıcılığına inanmıyorum.”
Meriç, ezber bozarak sağ ve sola itibar etmeyen kendi halinde münzevi bir aydın, varoluş sancısıyla hakikati arayıp metafizik başkaldıran bir entelektüeldi. Doğuyu da, batıyı da anlamaya çalışan münzevi aydın, düşünce kozasını örmekle kalmıyor, herkesi medeniyet inşasında okumaya çağırıyordu: “Bir kılıcın kazandığı zaferleri başka bir kılıç yok edebilir. Kalemle yapılan fetihler, tarihe mal olur, tarihe, yani ebediyete… ” Meriç düşünce kozasını örerken, kendisine yakıştırılan yobazlık sıfatına ise hiç aldırmıyordu: “Murdar bir halden muhteşem bir maziye kanatlanmak gericilikse her namuslu insan gericidir!”
Yalnız Hakikatin Tarafında
“Cemil Meriç kimden yanaydı?” tarzında, Meriç’i herhangi bir akımla kendisine yakınlaştırmaya çabalayan bir soru, şüphesiz Cemil Meriç’e yapılan en büyük zulüm olur. Çünkü Cemil Meriç hakikatin tarafındaydı.
Vefatının 21. yıldönümü nedeniyle, 13 Haziran 2008 Cuma günü Bağlarbaşı Kültür Merkezinde ”Üsküdarlı Bir Entelektüel: Cemil Meriç’i Anma Programı” düzenlendi geçtiğimiz hafta. Cemil Meriç dostları-okuyucuları-öğrencilerinin bir araya geldiği bu buluşmadaydık biz de. Orada konuşulanlar da Meriç’in hangi tarafta olduğu/olmak istediğiydi.
Prof. Mete Tuncay, konuşma sırasında “Cemil Meriç yaşasaydı, İslamcıların kendisini bu kadar sahip çıkmasından tedirgin olurdu.” esprisine Dücane Cündioğlu “Meraklanmayın, salonu dolduranların çoğu sosyalist” esprisiyle cevap verdi.
Espriler Üstadı her kesimin takip ettiğinin, vefatından sonra asıl anlaşıldığının ve anlaşılacağının bir göstergesidir inşallah… Allah rahmet eylesin.

Cemil Meriç’in “Bütün kütüphaneyi satın, Grand Dictionnairel’i satmayın” dediği, gözlerini kaybettiren eser.
Yunus Emre Tozal - Gerçek Hayat, Sayı: 400
20 Haziran 2008
www.tenkafesi.com
- mavi düşler yazıları
- yorumlamak için giriş/kayıt gerekli




Mağaradakiler'den
Kerem Dağlı — Pzt, 23/06/2008 - 17:52Biz susalım Üstad konuşsun o elmas kaleminden saçılan kıvılcımlarla:
SUÇLU KİM?
Kıyasıya bir savaştı bu, Haç’la Hilâl’in, Batı’yla Doğu’nun, iman’la inkâr’ın savaşı...Hisarlar düşüyordu birer birer. Dost düşmana karıştı. Müstağripler bir ağızdan haykırıyordu. Teceddüt, teceddüt...
Nihayet İstiklal Savaşı...Yangın alevleri içinde doğan genç bir devlet. Evet, çetin bir imtihandan yüz akıyla çıkmıştık. Ateş mazinin bir çok levslerini temizlemişti, ama Pyrhusvâri bir zaferdi bu. Batı’nın silâhlı saldırısını püskürtmüş, Batılılaşma sevdasından kurtulamamıştık. Avrupa vazgeçmemişti avından. Aydınlar devrilen hisarlar karşısında sevinç çığlıkları atıyordu. Düşmanın teslim alamadığı tek kale almıştı: hafıza, yani dil. Bugünü düne bağlayan köprü uçurulmadıkça tarihten kopamazdık. Tasfiyecilerin her taarruzu bozguna uğruyordu. Karşılarında mabedin şuurlu ve inanmış bekçileri vardı.
Cezmi Ertuğrul diyordu ki:
...İnsan zekası yeni fetihler yaptıkça dil de yeni mefhumlarla zenginleşir. Yaşayan ve ilerleyen bir milletin dili, olduğu yerde kalmaz. Yabancı kaynaklardan aktarılan kelimeler, o dilin öz malı olur, atılamazlar bir daha. Biz onları çıkardık sanırız, ama bir de bakarız ki kısa bir zaman sonra hep birden geri dönmüşler. Diller de toplumlara benzer; kendilerinde olmayanı temas ettikleri medeniyetlerden alırlar..Kelime iktibasları dili geliştirir, zedelemez...Norman istilasıyla İngilizce’ye çok geniş ölçüde Fransızca sözler girmiş, dil değişmiş mi? Hayır. Kelime hazinesinin büyük bir kısmı Roman kaynaklı, ama İngilizce bir Cermen dilidir. Almanca, İngilizce, Fransızca Latince’den yalnız kelime almakla kalmamış, bir sürü de kural almıştır...İngilizce’deki mefhumlardan yüzde seksenden fazlasının biri Sakson, öteki Latin menşeli iki ayrı karşılığı var. Tıpkı bizim gibi. Kelimeler dilin hammadesi. Dili yapan nahiv. Ana kuralları ayakta durdukça, o dile dünyanın bütün kelimeleri girse, bağımsızlığı tehlikeye düşmez. Dildeki keşmekeş yabancı kelimelerin çokluğundan gelmiyor, anarşi kafamızda.”
Celal Nuri feryat ediyordu:
“Dili zenginleştirmek ona yeni mefhumlar kazandırmakla olur. Kelime atmak değil, kelime almak zorundayız”.
Hüseyin Kâzım Kadri tasfiyecilere sesleniyordu:
“Kadîsîye mağlubiyeti üzerine, Eski İran’ın düştüğü zeval ve inkırazdan muzdarip ve nâlan olan Firdevsî-i Tusî, Araplar’ın ve Araplığın en büyük ve bî-aman düşmanı idi. Şeyhnâme’de kullandığı Arap sözleri yüzden ziyade değildir. Büyük şair şaheseriyle İran saltanat ve medeniyetini iade ve ihya edemediyse de acem dilini muhakkak bir inkırazdan kurtardı.
...Biz asırlardan beri edebiyattan, mebâhis-i fenniyeden başka lisan-ı avama da hakim, daha doğrusu lisanın malı olan Arap, acem sözlerini dilimizden bütün bütün çıkarıp atmak suretiyle garp Türkçesinin ıslah edilebileceğine kani ve taraftar değiliz. Arap ve acem sözlerinden tecrid edilen Türk dili, iptidai bir lisan haline gelir ki, müfritane, emellerle dilimize bu şekli vermekle hiçbir menfaat olmaz.”
Dikkat edilsin.. Cezmi Ertuğrul da Celal Nuri gibi Batıcıdır. İkisi de birkaç Avrupa dili bilir. Arapça’ya İslam oldukları için bağlı değildirler. Tek emelleri Türkçe’yi bir Avrupa dili haline getirmek, çağdaş mefhumları ifade edebilecek bir genişliğe ulaştırmaktır. Türk düşüncesinin en büyük düşmanı, dildeki istikrarsızlık. Türkçe Tanzimat’a kadar sabit kurallara kavuşmamıştır. Kelimeler müphemdir, düşüncenin değil, zevkin emrindedirler. Herkesçe kabul edilen hiçbir kural yoktur. Yapılması gereken: Lafızları sağlam mefhumlara bağlamak, dilin mazbut bir kamusunu vücuda getirmektir. Başka bir deyişle, olanı korumak, yeni ihtiyaçları karşılamak için yeni ıslahatlar yaratmaktır. Dilde ırkçılık yapmağa kalkışmak çılgınlık. Nitekim Cumhuriyet’e kadar Hüseyin Kâzım Kadri’nin sözünü ettiği müfritâne emeller, Türk kamuoyunda hiçbir yankı uyandırmaz. Dil, kendi seyrini takip eder. Zaman gereken tasfiyeyi yapar. Devlet bu işe karışmaz.
Balkan Harbi, Trablusgarp, Birinci Dünya Savaşı, Kurtuluş Savaşı..Vatan coğrafyası bu müselsel felaketler yüzünden küçülürken, aydın sayısı da azalır. Öyle ki İstiklâl Savaşı’nın muzaffer başkumandanı harfleri değiştirmeğe kalkışınca, bir avuç entelektüelin alkışlarıyla teşci edilir. Arap harflerini müdafaaya yeltenen bir tek hoca çıkar: Yahudi Avram Galanti. Harf devrimi, kütüphaneleri tuğla yığınını çevirir. İrfanımızı düne bağlayan köprüler uçurulmuştur.
Müstağripler, zaferin sarhoşluğuyla bedahetlere meydan okurlar. Hiçbir ülkenin eşine rastlamadığı bir vandalizme inkılâp adı verilir: Dil İnkılâbı. Bu aşırı tasfiyecilik çıkmaza saplanınca sahneye yeni bir nazariye çıkarılır: Güneş Dil Teorisi. Bu dâhiyane buluş intelijansiyanın namusunu kurtarır. Türkçe bütün dillerin anası olduğuna göre özleştirmeğe ne lüzum var.. Ama bir kere ok yaydan fırlamıştır. İntelijansiya ebedi şef’in ölümünden sonra büsbütün gemi azıya alır. Dil devrimi politikanın emrindedir artık. Ona dil uzatmak, devlete karşı koymaktır. Aydının tek hürriyeti vardır: dili tahrip, Mektepler nesillerin hafızasını nesebi gayr-ı sahih “tilcik”lerle doldurur. Güdümlü basın bu yıkıcılığa alkış tutar.
Otuz-kırk yıl önceki münakaşaları hatırlar mısınız? Yok edilmesi gereken düşman: Osmanlıca. Saldıranlar küstah, savunanlar tabansız. Birincilerin dudağında tılsımlı bir kelime: İnkılâp. Ve arkalarında Batı. İkinciler de aynı mitoslara esir. Ama ayaklarında, çöken bir medeniyetin zincirleri, yürüyemedikleri için koşanlara kızıyorlar.
Genç bir dilci, keşmekeşi sona erdirmek için agoraya fırlıyor. Suat Yakup Baydur, cesur ve inanmış bir Cumhuriyet çocuğu. Heidelberg’de klasik filoloji öğrenimi yapmış. Gericileri Janus’a benzetiyor. Bir yanlarıyla Doğu, bir yanlarıyla Batı’dırlar. Ama ne Doğu’yu tanırlar, ne Batı’yı. Doğulu kalacaksak, Arapça ve Farsça okutmalıydık. Batı’lı olacaksak, mekteplerimize Helence ve Latince konmalı. Ve Baydur, bir İskender çalımıyla Gordiyon’un asırlık düğümünü kesip atıyordu: “Doğulu isek Doğululuğumuzu bilelim. Batılı isek Batı’lılığın gerektirdiğini yapalım”. Ucuz bir kabadayılık. Doğuluyuz diyecek aydın var mıydı ki? Doğu demek irtica demekti, rejime düşmanlık demekti. Ama bu kolay zafer, klasik filoloji doçentini şımartmıyordu. Teklifleri oldukça insaflıydı: Klasik dilleri öğrenmek. Latince, Yunanca bilmezsek Batı mefhumlarını anlayamazdık. Avrupa sırtını Olemp’e dayayarak Avrupalaşmıştı. Biz de aynı kutup yıldızına yönelmeliydik. (bkz. Suat Yakup Baydur,Dil ve Kültür, TDK yayınları, 2.baskı, Ankara 1964)
Çölde vaazlar vermiyordu Baydur. Arkasında ilerici Türk basını vardı. Ataçlar’ı, Eyüboğullar’ı, Yüceller’i ve muhteşem Dil Kurumu’yla Türk basını.
Ummanı ırmağa bağlamak isteyen bu allameler, bin yıllık tarihimizden habersizdiler. Bir medeniyet emr-i yevmilerle değiştirilemezdi. Yığınlar küskün ve muzdarip, hisarlarına çekildiler. Müstağrip, hem okuyucu, hem seyirciydi artık. Halk okumuyordu.
Baydur soruyor: Dil inkılâbına lüzum var mı? Cevap: Elbette. Dilin tabii gelişmesine müdahale caiz mi? Cevap: Caiz.
Osmanlıca da Türkçeleşmiyor muydu? Milliyet şuurunun uyanması bu cereyanı bir kat daha güçlendirdi. Aynı gelişmeyi Avrupa dillerinde de görmüyor muyuz?
Dil’de inkılâp olmaz. İhtiyar tarih dünyanın hiçbir ülkesinde böyle bir çılgınlığa şahit olmamıştır. Toplum geliştikçe, dil de gelişir. Osmanlıca diye bir dil yoktur. Osmanlıca, Anadolu’ya yerleşen ve İslâmiyet’i benimseyen Türkler’in dilidir. Yani halis Türkçe’dir, Batı Türkçesi.
Avrupa’ya gelince, Ortaçağ’da ilim dili Latince’ydi. Yığınların toprakla beraber alınıp satıldığı bir dünyada düşünmek ve yazmak, bir avuç insanın imtiyazındaydı, rahiplerin imtiyazı. Kaldı ki, düşüncenin ayağa düşmesi yani mahalli ağızların tefekkür dili seviyesine yükseltilmesi entelektüel hayat için kazanç değil felaket olmuştur. Aşağı yukarı XVII. Asra kadar, düşünen Avrupa’nın tek dili vardı. Herkes herkes için çalışıyordu. Dil birliği Avrupa’yı kaynaştırmıştı. Milli dillerin sahneye çıkışı medeni dünyayı Babil Kulesi’ne çevirdi. Avrupa bu kaybolan cennetin hasretini duyar zaman zaman.
Kaldı ki rahiplerin, Latince’den vazgeçmeleri başka, Türkçe’nin argolaştırılması başka. Dil ki bir milletin değil, belki bütün medeniyetin ifade vasıtasıdır; herhangi bir fert veya topluluk, dünün, bugünün ve yarının bu ortak hazinesine el uzatmak salâhiyetini kimden ve nereden alıyor?
Baydur devam ediyor: “Osmanlıca Batı’nın yeni mefhumlarını karşılaştırmak için kelimeler uydurmamış mı? Neden Türkçe de uydurmasın?”
Cevap verelim: Elbette ki her dil, yeni bir mefhuma, yeni bir karşılık bulmağa çalışacaktır. Çılgınlık, dilin öz malı olmuş lafızları, kökleri Arapça ve Farsça’dır diye kovmaya kalkışmak. Birincisi inşa, ikincisi tahrip. Cetlerimiz, buldukları yeni kelimeleri devlet zoruyla kabul ettirmediler. Her buluş bir teklifti sadece. Osmanlı’nın “tilcik” üretmeğe memur ulema-yı rûsumu yoktu.
Baydur der ki: “Türkler, İslâm medeniyeti çevresinde iken doğan Osmanlıca, Türkler bu medeniyetten ayrılıp Avrupa medeniyeti çevresine girdikleri zaman karşılarına çıkan yeni mefhumları ifadeye yetmemiştir”.
Avrupa medeniyeti çevresine bugün mü girdik? Tanzimat’tan beri Avrupalılaşmıyor muyuz? Abdullah Cevdet neslinin aşina olmadığı kaç yeni mefhum var?
Osmanlıca sözler niçin kovulmalıymış, biliyor musunuz? Yeni harflerle yazılamıyorlarmış da. Ne dâhiyane gerekçe! Dil alfabeye uymuyor diye bin yıllık dile kıyacağız.. Buna alfabe değil Prosküst’ün yatağı derler.
Yazarın bir başka şikayeti de şu: Arapça ve Farsça mekteplerden kaldırıldı. Gençler aynı kökten gelen Arapça kelimeler arasındaki bağları göremiyorlar. Bu da mı gam.. Mekteplere Arapça, Farsça dersler koyarız olur biter.
Türk Dil Kurumu’ndan vazgeçilemez Baydur’a göre. Vazgeçilemez, çünkü: Anadolu ağızlarında yaşayan, konuşma dilinde kullanılan kelimeleri yazı diline sokmak lazım.
Şairimiz, romancılarımız, gazetecilerimiz ne güne duruyor? Sanatçı, kullanacağı kelimeleri seçerken sorumsuz ve yetkisiz bir kuruluşun iznine veya ilamına mı muhtaç?
Nihayet yazar, delillerinin en muhteşemine geçiyor: Daha önceki gelişme ve son inkılâplar göz önünde tutulunca öteki inkılâplar muvazi olarak bir dil inkılâbının yapılmasının en kadar lüzumlu ve yerinde olduğu açıkça kendini gösterir.
Biz bize benzeriz hikmetinin şahane bir tecellisi değil mi? Dünyanın iki büyük inkılâbı, yani 1789’la 1917, ne kadar sınırlı, ne kadar korkakmış. Bütün müesseseleri yerle bir etmiş ama dile dokunmamış ikisi de.
Kaldı ki T.D.K Baydur’un ileri sürdüğü mucip sebepleri çoktan unutmuştur. Rahipleri, aforoz müessesesi olan bir kilise karşısındayız. Bu yaman teşekkülün başlıca görevi mikrop üretir gibi “tilcik” üretmek, Türkçe’nin nahvini ve inşasını bozan müritlerine “ödül” dağıtmak, fermanlarına karşı koyan haddini bilmezleri edebiyat cumhuriyetine sokmamaktır.
Batı dillerinden alınacak yeni mefhumlara gelince, bunlar ya beşeridirler, o zaman yeni olamazlar ve mutlaka dilimizde karşılıkları vardır; ya Batı tarihine bağlı mefhumlardır: Sosyalizm, anarşizm, demokrasi gibi.. tercüme edilemezler, aynen alacağız; ya da bir icadın yani bir fethin beratıdırlar, onları olduğu gibi almışız veya Türkçeleştirmişiz, kim ne diyebilir?
Baydur’a göre “devlet, mektep programlarına yeni terimler sokmuş, fakat edebiyat diline karışmamıştır”.
Daha nasıl karışacaktı? Genç hafızalara yerleştirilen “tilcik”ler üredikçe üremiş, nesillerin zevk selâmetini bozmuş, onları tarihlerinden ve mukaddeslerinden koparmıştır. Bu ülkenin aydınları yıllarca tek hürriyet tanımışlar: Dillerini tahrip hürriyeti. Tefekkür yasaklanmış, irfana sadakat, vatan ihaneti sayılmıştır. Zekâları felce uğratan bir devrimdir bu. Zaman zaman halkçılık, milliyetçilik, ilericilik ve benzeri mefhumların arkasına saklanmıştır. Bu çılgınlığı solun cılız omuzlarına yüklemek yanlış. Suç hepimizin. Hepimizin yani minnacık çıkarları uğruna bir avuç mirasyedinin kararlarına kafa tutmayan cebin ve izansız bir intelijansiyanın.
MAĞARADAKİLER - Cemil Meriç
İletişim Yayınları
1. Baskı, 1997
Sf. 263-270