Ah Kapadokya!
Osman Gerçek — Cum, 27/06/2008 - 07:21
Kayseri’nin de içinde bulunduğu Kapadokya Bölgesi’nde, tarihi süreç içerisinde birçok toplumun sığındığı, korunduğu ve yaşamını sürdürdüğü, mağara evler ve yeraltı şehri bulunmakta.
Bir kısmının milattan önceki tarihlerde kazıldığı ve bölgede bu yapılardan dört yüz civarında olduğu söyleniyor.
Güzelim Orta Anadolu bozkırlarının ortasında yaşayan bu toplumlar, acaba hangi nedenlerle, o günün şartlarında kayadan evler yontarak, havasız, güneşsiz ve rutubetli mekanlarda yaşamaya zorlanmışlardır?
Özellikle putperest/pagan inanca sahip Roma yönetiminin, çoğu mermerden görkemli binalar yaptığı bir dönemde, bu topluluklar kendilerine yer üstünde yaşamayı hangi nedenlerden ötürü reva görmemişler? Kendilerini yerin yüzlerce metre altında, karanlığa mahkum etmişler?
İsa a.s’ın getirmiş olduğu mesajın bu topraklarda yaşayan topluluklar tarafından kabulünden sonra bu mü’min toplumlar belki tarihte benzeri görülmemiş, baskı, sindirme, yıldırma ve işkenceye tabi tutuluyorlar, zalim putperest Roma rejimi tarafından.
Kur’an’da geçen, Ashab-ı Kehf ve Ashab-ı Uhdud örneğinde olduğu gibi, bu toplumlar içinde iman mücadelesi veren muvahhid bir grup genç ‘meskenim dağlar’ deyip mağaralara çekilirken, bir başka grup ise oyulan çukurlara, hendeklere, mağaralara doldurulan ateşler içinde yakılarak, işkencenin en ağırına tabi tutuluyorlar...
Bu tarihte yaşanan olayların bunlardan ibaret olmadığı gibi, bu olayların cereyan ettiği yerlerin neresi olduğu ile ilgili kesin bir bilgi olmasa bile, bu bölgeye o kadar uzak bir yerler de değil.
Yer altında kendi inanç ve dinlerini, güvenli ve korunaklı bir ortamda yaşamak için verilen bu mücadelenin, ‘güneşi görmeden ölen’ bağlılarının yaşadıklarını hatırlamamak ne mümkün, hala o günkü ihtişamıyla varlığını koruyan, derin mağara şehirlerde.
Derinkuyu’nun derinliklerinde, güneşin doğuşunu ve batışını görememek; karı, kışı yağmuru, soğuğu, ayazı, sıcağı hissedememek; karanlık ortamda sevdiklerinin ‘mah cemalini’ görememek; ‘ha geldiler ha gelecekler’ endişesiyle bir ömür sürmek, kolay ve tercih edilen bir yaşam biçimi olmasa gerek.
Yer üstünde, bozkırın ortasında kamüflaj edilmiş birkaç metreküp bir kaya parçasının altındaki, bir atın ve bir adamın ancak sığabileceği bir girişin altında, inancını özgürce yaşayabileceği bir kültür ve medeniyet havzası oluşturmak, bu insanların severek ve arzu ederek tercih ettikleri bir yöntem olmasa gerek.
Bu girişler zalim Roma askerleri tarafından tesbit edilip, aşağıda yaşayanları kılıçtan geçirmek istediklerinde ise yapacakları şey korktuklarından dolayı yeraltına inmek olmuyor elbette. Göremedikleri, sayısını ve kimler olduklarını bilmedikleri bu insanları yok etmenin tek yöntemi, ağzı tıka basa samanla doldurulan bu girişleri ateşe vererek aşağıdakilerin, havasızlık ve dumandan boğularak ölmesini sağlıyorlar.
Yer altına doğru onlarca kattan oluşan ve bir kattan diğer kata geçişler üzerinde tonluk yuvarlak kayalarla kapı ve kapakçıklar oluşturulan bu şehirlerin iki büklüm geçilen dar sokaklarının duvarlarında kazma darbeleriyle ile işlenmiş, acıları, feryatları, yalnızlıkları, ayrılıkları, çile çekmeleri, doğumları, ölümleri, inlemeleri, acı çekmeleri hissetmemek ne mümkün.
Yer üstündeki kara zulmün karanlıklarının oluşturduğu siyahın her tonunun temaşa edildiği şehrin derinliklerinde, yer altı hayatıyla bütünleşmiş, olmazsa olmaz mekanlarından birisi de şehir halkının toplu olarak inançlarının gereklerini yerine getirdikleri, ibadethaneler.
Zalimler, yer üstünü, yer altını zindan etseler bile, Allah’ın iman nurunun, yerin yüzlerce metre altında olsa bile insanlığı aydınlatmasına engel olamadılar. Şairin dediği gibi, ‘Dağları oyup zindan etseler, Allah nurunu söndüremezler!’
İlerleyen zaman içinde tahrifata uğramış bir inancın sahibi olsalar bile, bu insanlara yer yüzünde, yer üstünde, özgürce imanlarının gayreti içinde onurlu bir yaşam fırsatı vermiyor, Roma rejimi M.S. 325 yıllarına kadar. İnanç mücadelesi verenlerin, direnç ve mukavemet tahammülü, Roma rejiminin ‘ılımlı inanç’ projesiyle bir noktada kesişince, pes ediyor artık Roma yönetimi ve bu insanların inançlarını, dinini resmen ve alenen kabul ediyor.
Kapadokya’yı, mağara evleri, yer altı şehirlerini, birde bu bakışla gözlemlemeye ne dersiniz?
- Osman Gerçek yazıları
- yorumlamak için giriş/kayıt gerekli




Zamanın Kapadokya krallığına
Kâni Çınar — Cum, 27/06/2008 - 09:24Zamanın Kapadokya krallığına dahil bir kenti olan Kayseri de özellikle arazi bakımından benzerlikler gösterir. Ermeni veya Rum köyleri dere yataklarının içerisnde iskan edilmiştir. İlk bakışta ovada mamur bir yer göremezken sırtını kayalara vermiş dere yataklarının içerisinde bir anda karşınıza çıkan köyler sizi hayrete düşürür. Bununla da kalmaz hayretiniz. Bu köylerin ekseriyeti arazi yapısından istifade ederek yeraltı tünelleri ile birbirine bağlıdır. Temsilde hata olmazsa "köstebek" gibi dar ve bir çok yol "kaçış" veya "sığınma" amaçlı kullanılmıştır. Yazarımız beyanı gibi gerek dini kaygılar gerekse sair etmenlerle bu yeraltı şehirleri bir "sığınma" mekanlarıdır.
Özelde Kayseri'ye genelde ise Kapadokya bölgesine dair önemli bir çalışmaya imza atmış olan Sayın Osman Eravşar'ın Seyahatnamelerde Kayseri isimli eserinden bir pasajla tarihi açıdan Kapadokya'ya bakabiliriz:
Bilinen en eski seyyah olan Strabon, Kayseri’ye de gelen ilk seyyahtır. M.Ö I. yüzyılda şehre gelen Strabon, kendisinden sonra gelecek olan tüm seyyahlar gibi özellikle Erciyes Dağı üzerinde durur. Erciyes’in daha o zaman bile tepesinde hiçbir zaman karının eksik olmayışından bahseden seyyah, açık havalarda Pontos(Karadeniz) ve İsikos(Akdeniz)’in görülebildiğini abartılı olarak anlatır. Nitekim çok sonraları 19. yüzyılda dağa tırmanan birçok seyyah Strabon’un bu ifadesinin doğruluğunu araştıracaktır.
İ.Ö I. yüzyılda şehrin kurulduğu yeri göstermesi bakımından Strabon’un verdiği bilgiler önemlidir. Şehrin Argaios (Erciyes)’in eteklerinde kurulduğunu belirten Strabon, toprağının tarım yapmaya elverişsiz, kıraç, kumlu ve altının kayalık olduğunu doğru bir biçimde tespit eder. Eski Kayseri olarak bilinen bu yerleşim yerine ait kalıntılar şehrin güneyinde Battal Mahallesi olarak bilinen yerde yeralmaktadır.
Strabon şehre geldiğinde arazi üzerindeki çukurlardan ateşler çıkıyordu. Seyyah, bu ateş çukurlarını, bölgenin volkanik bir arazide olmasına bağlayarak açıklamış ve toprağın altında soğuk su ve ateş bulunduğunu belirtmiştir.
Şehrin o zamanki durumu ile ilgili en ilginç bilgilerden birisi ise şüphesiz Erciyes Dağı’nın etrafının ormanlarla çevrili olmasıdır. Ormanların sık oluşundan dolayı Kapadokya’nın kereste ihtiyacı buradan karşılanıyordu. Bugün dağda hiç orman bulunmaması, bölgenin yapı malzemesinin uzun yıllar buradan temin edilmesi ve sonucunda yok edilmiş olması ile açıklanabilir.
Zaman içinde şehir halkı tarafından kutsal kabul edilen Erciyes Dağı M.Ö IV. yüzyıla kadar bir kült merkezi olarak görülür. Antik dönemde basılan birçok sikke ve paralarda dağın sembolik olarak çizilmiş tasvirinin bulunması da bunu doğrular niteliktedir.
Strabon’un şehir hakkındaki ilginç gözlemlerinden birisi de şehrin yaşamaya elverişli bir bölge olmamasına rağmen, kralların burayı şehrin etrafındaki taş ocakları ve Erciyes’in eteklerindeki ormanlar nedeniyle tercih ettiğini belirtmesidir. Erciyes eteklerindeki ormanlar ile varlıklarını günümüze kadar koruyan taş ocakları bu şehri her daim gözde kılmış ve uğruna yüzyıllar boyu savaşlar yapılmıştır. Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde de bu taş ocakları önemini korumuş ve kale, sur, köprü, cami, medrese gibi yapılar için malzeme üretmiştir.
-- Seyahatnamelerde Kayseri / Osman Eravşar / Tic. O. Yayınları.--
Yolunuz düşerse uğrayın
Ömer Turgut — Cum, 07/11/2008 - 16:21Yolunuz düşerse uğrayın kapadokyaya
Birden şaşırıp kalırsınız sonra
Ortahisar göreme uçhisara
Güzelliği tartışılmaz Ürgübün