Sayha Dergi

  • söz makamı
  • 100 türk büyüğü
  • kitap makamı
  • site haritası
  • ara
  • İletişim
Ana sayfa › Bloglar › Bekir Fuat yazıları

Bulanık Bir Çağda Şefkatli Bir Ses, Asil Bir Duruş: Tarık Tufan

Bekir Fuat — Per, 13/12/2007 - 01:00

Radyo programları, televizyon programları, kitaplar, gazete yazıları... Tarık Tufan edebi arkaplanını önüne katarak her yerde karşımıza çıkıyor. Sevenleri de çok, hayranları da... Bu platformlardan herhangi biriyle içli dışlı olan hemen herkes onun bir sonraki adımını merak ediyor. Meksika Sınırı'nın son ihlalcisi, Hayal Meyal devrim kalemi, Düş Vakitleri'nin gerçek hikayecisi Tarık Tufan'la ölümlü dünyayı, ‘bizim mahalle'yi, numaracı gençliği ve İlknur'u konuştuk... Delikanlı yazar Tarık Tufan, olduğu gibi kalabilen sade insanların diliyle selamlıyor bizi.

Sevgili dostum, "...Bağdat, avuçlarında ve alnında ter birikmiş, acı içinde kıvranan bir anne gibi. Gözlerini acıdan sıkı sıkı yummuş, kıvranıyor." "Anne" demiştin Bağdat için işgal başladığında. Bağdat bugün senin için ne ifade ediyor?

Tarık TufanBu kadar çok türküsünü söylediğimiz bir şehrin uzakta kalmasına, yalnız kalmasına, acılar içinde kıvranmasına insan nasıl tahammül edilebilir! Bağdat bu coğrafyaya analık yaptı. Bizim süt analarımızdan biridir diyelim... Aklımızı, kalbimizi, yüreğimizi besleyen bir şehir Bağdat. Yüzlerce yıl acıtırcasına memelerine yapıştığımız, emdiğimiz ve bir tek gün bundan bıkıp usanmamış bir anadır Bağdat. Alimleriyle, kitaplarıyla, şarkılarıyla bu coğrafyaya elinde avucunda ne varsa saçtı. Bugün de hala anamızdır Bekir Abi. Bir oğlun bundan büyük utancı olabilir mi? Bundan büyük acısı olabilir mi bir oğlun?

Çok göz önünde olan bir insan olarak kalabalıklarla aran nasıl?

Yıllar önce Ertuğrul Fındık'a söylemiştim bir röportajda; miting kalabalığının dışında bütün kalabalıklar korkutucu benim için. Açıkçası görünür olmaktan da korkuyordum ve fakat Rabbimiz bu korkumla imtihan ediyor. Ben biraz rahatsızım açıkçası. Yani kalabalıktaki bütün yüzlere bakıp da hikayelerini tahmin etmeye çalışmak gibi bir alışkanlığım var ve bu da kalabalığı benim için yorucu hale getiriyor.

Haber7 Tv'de Cumartesi ve Pazar günleri Haftasonu Eki programını canlı olarak yapıyorsun. Bugüne kadar en keyifli programını kiminle yaptığını sorsam?

Şöyle söyleyeyim farklı bağlamda tadlar bırakan programlar oldu. Dino Merlin'le iyi bir program oldu. Deniz Arcak'la ve Sibel Eraslan'la tadından yenmez muhabbetler oldu diyebilirim. Haa Roni'yi unutmayayım. Roni Margulies'le olan program da keyifliydi. Yaa böyle düşününce aklıma geliyor epey. Şimdi unutursam acaip üzülürüm. Derviş Zaim ilk program konuğumdu, şükran duyarım. Safa Önal ve Yusuf Hayaloğlu hoşsohbetti. Abi farkındaysan uzuyor. İHH'nın yetim çocukları da bambaşka duygular yarattı bende. Türkçe olimpiyatlarına gelen Afrikalı çocuklar müthişti. Burada durayım ben ama arkası var.
Pekâlâ; canlı yayında iken "hay aksi, nereden çağırdım ben bu adamı/ kadını" dediğin olmuştur herhalde...
Bak bunu söyleyemem işte. Var tabii. Yani bir beklentiyle çağırıp perdeyi yıkan adamlar da oldu. Ama hafta sonunu feda edip de programa gelmeleri de benim açımdan önemli bir nezaket. Dolayısıyla hakkım yok böyle şeyler söylemeye...

İnsanlar gecenin bir yarısında niçin Tarık Tufan dinlerler? Kim onlar; tanıyor musun?

Gayet iyi tanıyorum. Şurada anlaşalım Bekir Abi. İşi-gücü tıkırında, hayatın her yüzüyle uzlaşabilme becerisi göstermiş adamlar, kadınlar gecenin bir vaktinde ayakta kalıp böyle bir programı dinlemezler. Dilediği kızla sevgili olabilen, babasının kredi kartını dilediğince kullanabilen, üniversitede öğretim görevlileriyle içli dışlı olabilen adamlar gecenin bir vaktinde bu programı dinlemezler. Bizim mahallenin çocukları o kutunun başında durup dinleyenler. Abi laf aramızda gazetedeki bazı yazılarda bu adamları anlatıyorum çaktırmadan. Benim programımı dinleyenler, oturdukları apartmanın kapıcısından bir şey istemeye utanan adamlar... Bakkala kendisi gidenler, faturalarını kendisi ödeyenler... Ne bileyim işte; üniformalıların, kadınların, patronların, doktorların, babalarının gözlerine, vitrinlere, televizyona, uzun süre ve dikkatle bakamayanlar... Günlük çalışma planları yapamadıkları için orta ikiden okulu terk eden ve yakasına yapışan hayatı sırf çocuklarının hatırına terk edemeyenler mesela... Birbirimizi anlıyoruz ve aynı dili konuşuyoruz. Benim artistlik yapmadığımı biliyorlar. İçtenliğimiz ve öfkemiz bizi yakınlaştırıyor. O yüzden de gece vakti birbirimize kulak kesiliyoruz. Yargılamadan dinliyoruz birbirimizi...

Televizyonda pek çok kişiyle haşır neşirsin... Ordan geriye ne kalıyor?

İnsan bilinmek ister. Farkında olunmak, önemsenmek, can kulağıyla dinlenilmek ister. İnsan ister ki ağzından çıkan sözler birilerinin kalbine ulaşsın. Birileri ondan haberdar olsun acılarını görsün, duysun, "ah" desin, üzülsün filan. En önemli tecrübelerimden biri de bu! Hepimiz bu kör edici kalabalıkta fark edilmek istiyoruz. Televizyon denilen vudu büyüsü de bunun en somut aracı.

Geçenlerde radyoda "sanal alemle ilişkimi en asgariye indireceğim" demişsin...

Abi bu sanal alem nasıl bir şey yaa!! Adam kalkıp da senin hakkında ileri geri konuşabiliyor mesela. Nasıl olur abi? Yüzyüze geldiğinizde yutacağı sözleri bir adam nasıl olur da pervasızca sarf edebilir? Açıkçası sanal alem şizofren kimlikler doğurdu. Bizim mahallenin çocukları da sanal ortamlarda bambaşka kimliklere sığındılar. Hayali kimliklerde kendilerini tatmin etmeye çalışıyorlar. İnternet ortamında sahici bir duygunun peşinden gitmek çok zor. Her ortam ‘hatun düşürmek' için zemin haline getiriliyor. Bir de gerçek kimlik yok. Kaygan bir zeminde ayakta durmak da mümkün olmuyor. Eline klavye geçiren mücahit, baba, entel, duygu insanı, aslan, romantik şöyle böyle. Geçelim bunları patron. Bunları bir kalemde geçelim. Gerçek durumlara bakalım. Yüzyüze gelebildiğimiz anlara.

Orhan Kemal akşama kadar dışarıda çalışıp yorgun argın eve döndükten sonra sabaha kadar yazı yazan birisi olmasına rağmen, Orhan Pamuk yazmak için hiç kimsenin rahatsız etmeyeceği boğaza nazır özel bir mekanı seçiyor. Sen hangisine daha yakınsın? Kitaplarını nasıl bir ortamda yazıyorsun?

Şimdi sözünü ettiğin yazarlara nispetle bir şey söylemeyeyim. Ama bir ölçüt olarak soruyorsan Orhan Kemal'e yakın. Yani işten döndükten sonra gece yazının başına oturup, uyumamak için kahveye yaslanıp yazmaya çalıştım bugüne kadar. Kitaplar hep böyle çıktı. Bir de dışarıda olmak elimi güçlendiriyor. Bir kahramanın nasıl yaşayabileceği üzerine tahminler yürütme ihtiyacı hissetmiyorum. Dibine kadar tanıyorum kendi kahramanlarımı.

Yazmak aynı zamanda farkındalık düzeyinin yüksekliğinin göstergesi, bu da ister istemez yazan insan için acıyı da beraberinde getiren bir şey. Yazarken en çok içini acıtan şey ya da şeyler neler?

Farkındalık hali her düzeyde acıtan bir şey. Bazen kendimin de içinde olduğu bir dünyayı yazarken nasıl bir merhametsizliğin içinde kıvrandığımızı fark ediyorum. Yani yaşarken değil, yazarken anlıyorum bunun şiddetini. Yoksulluk her şekliyle acıtıcı bir olgu. Hele ki yoksul kızları yazmak alnımı çatlatacak kadar ağır gelir her zaman.

Bir yazıyla dünyanın seyrinin değişeceğine inanıyor musun?

İnanmıyorum abi.

İnanmıyorsan, bırak yazmayı...

İnanmaktan öte biliyorum. Bütün kalbimle, bütün varlığımla biliyorum. Bir tek yazıyla dünyanın seyri değişir.

Yazılarında genelde temel öğe olarak "mahalle"yi görüyoruz. Yavaş yavaş dilimize yerleşen "bizim mahalle" tabirini de sosyolojik anlamda bizi tanımlamak için ilk kullananlardansın. Mahalle niçin önemlidir? Mahalle baskısı hakkında Tarık Tufan ne düşünür?

Mahallemiz sığındığımız bir yer her şeyden önce. Evimize ait bir yer. Evimiz mahallemizden başlıyor. Ben İstanbul'un bir mahallesinde büyüdüm. Evimizde televizyon olmadığı için komşuda televizyon izleyip, orada uyuya kalıp gece vakti evimize getirildim. Anaannemin evinde telefon vardı ve mahallede kime telefon gelirse evine koşarak gidip çağırıyorduk. Bu sıcaklığı, bu korunaklığı sürdürmek için özellikle bizim mahalle deyip duruyorum. Bir şey anlatmaya çalışıyorum aslında. Bütün farklılıklarımızla birlikte aynı mahallede oturuyoruz ve kentin ayartıcı yüzüne karşı sığınabileceğimiz tek yer de burası. Baskı kavramı mahalle kavramıyla yanyana gelemez. Mahallede baskı olmaz yani. Üzerinde baskı hisseden varsa mahallenin sıcaklığına dahil olamamıştır. Hesap kitap peşindedir. Kendi hesapçı kalbini mahalleye yüklüyor demektir. Ontolojik ve epistemolojik olarak mahalle ve baskı kavramları birarada anılamaz abicim.

Son kitabın "Hayal Meyal"de İlknur karakteri toplumdaki her hangi bir kızın yaşadığı açmazları yaşayan biri olarak çıkıyor karşımıza. Nedir genç neslin sorunu diye ‘sağcı' bir soru sorsam?

Ama abi bu nedir şimdi? Nasıl cevaplayacağım? Genç neslin sorununu bilmiyorum. Ama İlknur'un sorunu ait olmak yada olamamak diyelim. Aslına bakarsan aidiyet sorunu asık bir suratla aramızda yürüyor. Elimizi kim tutacak? Hangi ipe sarılacağız? Teorik olarak söylemiyorum. Harbiden diyorum. Gerçek bir bağlanma sorunudur birçoğumuzun yaşadığı. "Hayal Meyal"in etkileyici bir karakteri İlknur. Yaşadığı şeyler acıtan deneyimler olarak hayatında büyüyor.

Genç yazarlara bir öğüdün olacak mı?

Bir öğüdüm filan yok. Kafalarına göre yazsınlar işte. Bize numara çekmesinler. Yani artistlik yapsınlar ama bunu bir şeyleri daha anlaşılır hale getirmek için yapsınlar. En azından anlamasını bekledikleri insanlar için.

Hepimiz bu yüzyıl içinde öleceğiz! Arkanda bırakmak istediğin şey ne? Ahirete götürmek istediğin şeyler...

İşte bu duygu üzerine oturup uzun uzun kafa yoralım. Ölüm duygusu kapitalizmin, liberalizmin, emperyalizmin en büyük belasıdır. Her doğan ölür evet. Onlar da ölecekler. Yani bütün bu haltları yiyenler... Abi yanımda götürmek istediğim tek şey var; bu dünyada gıyabımda konuşacak insanların hüsnü zanları. Belki Allah bunları bir dua olarak kabul eder.

Senin iyi bir Beşiktaş taraftarı olduğunu biliyoruz. Ne olacak bu Beşiktaş'ın hali?

Beşiktaşımızın halinde hiçbir sorun yok abicim. Taş gibiyiz. Ayaktayız, dimdik duruyoruz. Ne varmış abi halimizde? Yani eğer bir acı varsa yaşanması gereken onu kendimiz yaşarız ve bu hiç kimseyi ilgilendirmez. Kendi acımızı en asil, en gerçek, en içten haliyle yaşamasını biliriz. Başkalarını ilgilendiren bir durum değil. Sorun bizde değil, Beşiktaş'ın varlığını endüstriyel futbol paylaşımında hazmedemeyen iktidar sahiplerinde. Uzun yıllardır iki takımın rekabetine indirgemeye çalışıyorlar ama başaramıyorlar. Halk kendi takımına sahip çıkıyor ve Beşiktaş'ı zayıflatamıyorlar. Spor medyasının tetikçileri namlularını üzerimize boşaltıyorlar ama dimdik ayakta duruyoruz. Onlar istiyorlar ki futbol taraftarı her ay bir forma alsın, stada gelip yerinde otursun yiyip içsin tüketsin, müşteri olsun. Ama Beşiktaş taraftarı böyle değil. İnadına başka şeyler söylüyorlar ve takımlarına sahip çıkıyorlar. Mesela Sinan Çetin Beşiktaşlı değil ama Zeki Demirkubuz Beşiktaşlı, Kenan Doğulu Beşiktaşlı değil ama Feridun Düzağaç Beşiktaşlı, Hıncal Uluç Beşiktaşlı değil ama Haşmet Babaoğlu Beşiktaşlı. Sana bunlar tesadüf mü geliyor?Başka bir hal bu. Biz sevinmek için sevmedik!

Teşekkür: Bekir Fuat / Gerçek Hayat Dergisi (Gerçek Hayat'ta yayınlanan bu röportaj (Sayı: 371 - 30.11.2007) Sevgili Dostumuz Bekir Fuat'ın izni ile yayınlanmaktadır. Kendisine teşekkürler ediyoruz...)

Share/Save
  • Söyleşi
  • Bekir Fuat yazıları
  • yorumlamak için giriş/kayıt gerekli
  • Rastgele Yazı

Benzer Yazılar

  • Bana Bir Kelime Söyle, Kim Olduğunu Söyleyeyim
  • Tarık Buğra İle Sanat İklimi ve Romanları Üzerine Bir Sohbet
  • Bulanık Bir Çağda Şefkatli Bir Ses, Asil Bir Duruş: Tarık Tufan

Kategorilerden

Makamı-ı Dikkat Kişilere Dair Haberdar Zamana Dair Kapılar Köprüler Güncel Berceste İçe Dönüş Duyduk Duymadık Demeyin Hür Tefekkürün Kaleleri Hüzün Alanı Tanıtılanlar Kara Kalem Yazıları Tefekkür İz Bırakanlar Ümmet Coğrafyası Şiir Makamı Yürek Yarası Sorulunca Söylenenler İzlence Düş Vakitleri Hay Sızı Hikâye Makamı Kimdir Nicedir Söz Ola
tamamı

Üye girişi

  • Üyelik başvurusu
  • Şifremi unuttum

Gezinti

  • Son Gönderiler
  • Site Rehberi (Yol Haritası)
  • Komşularımız

Üyelerimiz

  • Çevrimiçi
  • Yeni Üyeler

Şu an 1 üye ve 12 misafir çevrimiçi.

Çevrimiçi üyeler

  • Fuat Türker

  • a.demirkol
  • Demir Taş
  • Hakan SARI
  • yusuf üstün
  • kercah

İçeriden Rastgele

  • Millet Kazanacak
  • Hüzün Odası
  • Yakışıksız Kaldım Sesler Arasında
  • Yolumuz Gurbete Düştü İlkay Akkaya
  • Karıştır Çayını Zaman Erisin
  • Dosta ve İnsana Mektup
  • Yanar hissiyatlarım

Fotografhane'den

döngü

Son yorumlar

  • Odaklanmak...
    1 sa. 40 dk. önce
  • Şeyh-i Ekber,
    4 sa. 13 dk. önce
  • şairler durulmamalıdır
    1 gün 50 dk. önce
  • hüzün, hissetmeyene yakışır mı
    1 gün 2 sa. önce
  • sizi hosnut etmek zor
    1 gün 6 sa. önce
  • Kabulümüzdür ama...
    1 gün 6 sa. önce
  • Mazi...
    2 gün 8 sa. önce
  • Sağolun
    3 gün 2 sa. önce
  • Sayın Bilge: Onlar- ötekiler, berikiler = Cuntacılar...
    3 gün 9 sa. önce
  • Allah Allah
    3 gün 12 sa. önce

İzlence'den

  • Bırakıp gittigin kadarız
  • Seni Andım Dün Gece-Ertuğrul Ergişi
  • ney-göçtü kervan
  • anne (siir ) (saz degilde söz diyelim)
  • Herkes Gibisin - Nazım Hikmet & Cem Karaca

Anket

Sezai Karakoç'un Kaç Eserine Sahipsiniz?:

Duyuru - Etkinlik

  • -Temrin Dergisİ - 23.Sayı Mart'10
  • - Hâr Dergisi 5.sayı
  • - ''İkindi Yazıları yeniden tıpkıbasım olarak yayımlanacak''
  • ... Devamı
  • bul

    Sayha Dergi © (1990) 1998 - 2010

    • söz makamı
    • 100 türk büyüğü
    • kitap makamı
    • site haritası
    • ara
    • İletişim

    @ İktibas - Yazılar için kaynak belirtirseniz acayip memnun oluruz.