Darbe davetçileri de ölmeyecek mi?
M.Nuri Bingöl — Pzt, 30/06/2008 - 07:26
Ötelerin ötesini -bir muhal farz zorlamasıyla- hele bir tarafa bırakalım da cihanı ve insanlığın o kendine has üstün vasfını bile beş paralık eden gafletimizden biri , belki de en birincisi nerede ve hangi zeminde bulunduğumuza sırt çevirmek değil midir?
Hatırlıyoruz da, böylesi bir “fitne”yi her ağız değişik şekillerde telaffuz edebiliyor, farklı bakış açılarıyla meseleye izah -veya bahane- getirmese kalkma illetinden bizar hale girebiliyor; ama tek noktanın ortak olduğu hadisesi es geçiliyor nedense: Fanilik, bir başka diyara hazırlanma gayesiyle geliş, vazifede beraberlik- “vahdet-i vazife.”
İşin özü tektir, yegane... Kimi vicdan kelimesiyle yad eder bunu, kimi insaf...Bir diğerine sorsan, dürüstlük der çıkar. Kalp temizliği, iyi niyet,hoşgörü, insanlık, insancıllık; liste uzayıp gider.
Çileden çıkarıcı bir bir “telaşe” ile yüzyüze mi geldiniz; damgalama kolaycılığına sığınan biçarelik için yafta hemen hazırdır: Uzlaşma. Gece karası ile öğledeki ışık sağanağımı uzlaşacak yahu, diye soramayacak durumda iseniz., yalnızca yutkunursunuz; bir de “kalpten buğz.” Yolsuzluğun, yordamsızlığın çaresi için kumru gibi düşünen biriyseniz eğer, onun da ilacı el altındır hemen. Meclisteki koltuklarında oturan eller ne haber? Bir kanun çıkarıverince, şıp diye işi çözerler! “Ne hamakat...” demek içinizden gelmez, ne de olsa beşer.
Hududun delik deşik edilişinden beri hortumlanan “hukuk-u ibad” ne halde? Buna nasıl bir kulp bulmalı, birader?
***
Nerede olduğumuzdan bihaberlik, nihayette “ne” olacağımızdan gafil bulunmak manasına da gelmez mi?
Akıl için yol birdir derler. Eğer herhangi bir bahane ağına yakalanılmazsa düşüncede ve idrakte sıralanan maddelerin bütünü yerli yerine oturur sanıyoruz. Bir saniye öncesinin bile elimizde kalamadığı gerçeğini kabul eden birinin, daimi yaşama gibi bir kör kuyu avuntuya saplanacağını zannetmek ham hayal olur. İçinde bulunduğumuz anın dahi kilit altına alınamayacağı, hapsedilemeyeceği. “temellük” edilemeyeceği şuuruna eriş, kırk birinci odanın kapısı belki de...
Harbulla su taşıma “enayiliği” çoğumuzdan ıraksa eğer, insanın ayırıcı vasfı “imtihan” hakikatı zihnimize dalga dalga yayılıp,oradan kalbimize atlayacak,nihayetinde ise hayatımızı tesir sahasına alacaktır. “Bütün uzaklar, yakındır.” hikmetini netice veren nice yüce hakikat nereyi ve neyi işaretliyorsa, öylesi bir şehrahtan ırak durmaya gönlümüz elvermeyecek o zaman; temenni de olsa, budur içimizde gergeflenen...
Çok zaman selam vermeyi kurduğumuz “fikir” , sayılıp dökülenlere eş değil de nedir? “Hal-i alem”i pespayeleştiren , yerli yersiz kimi ithamla sarıveren , yüreğimizi “nevimizle iftihar”dan alıkoyan sürü sepet “münker” karşısında , gönlümüzü kazıyan bir hüzne düşmeye men mümkün mü? Muzdarip bir ruh hali içerisinde, ama ümidin kesilemeyeceği istinad noktalarını hatırlamakla yiğitleşen niceleri istikbaldeki hali işaretliyor da... Eğer kepaze tavırlarla sahneyi bozanlar, bizi “nev’”imizden utandıranlar, dünyaya kazık çaktıklarını sandıkları bir anda, hiç beklemedikleri şekilde mezaristanda “hak ile yeksan” olabileceklerini idrak etselerdi, yine de aynı manzaraları seyreder miydik diye düşünmemek elde mi?
***
“Rabıta-yı mevt” tavrından bahsedilmesinin ve “alaküllihal” diye hatırlatılmasının en büyük sırrı herhalde bu anlatılanlara meydan vermemesi olsa gerektir; insafın da, vicdanın da, hoşgörü ve iyi niyetin de, istikamet ve tavizsizliğin de menşei olduğundandan.
“İhlas” haline ulaştırıcı vasıta olarak vazedilmiş olsa bile, netice olarak “hal-i alem”in ”inzibat”ını da sağlayıcı hakikat, “iman-ı tahkiki - ya da tevhidi-” sahibi olma yolunda mühim bir köprübaşı tutuyor; “imanın levazımı” canibini ihtar ediyor insana.
Mezarlık ziyaretlerini tavsiye... Cenazelerde bulunma emri... Hasta ziyaretleri... “Rabıta-yı mevt” hadisesini daha bir pekleştirmek için değil midir? Buradaki asıl vasfımızı -keyfiyetimizi- zihnimize,dem ve damarlarımıza işlemek için konulan esasları icra ederken şahit olduğumuz manzaraları keşke, ve daima keşke her bir muamelemizde terazinin diğer kefesinde görsek de , cihanı ve insanı diş gıcırdatan sellerden,fırtına ve boralardan azade kılsak!
Benliğimizi “murakabe hissine atıp, “Hesaba çekilmeden önce, kendinizi hesaba çekiniz.” benzeri emirlerle küçük alemi kenarından köşesinden tırtıllanan nefis, bugünkü tavuğu yarınki kazdan daha değerli gören rantiyeci mantık misali kör, elindeki kos kocaman elması parlak şişe parçalarıyla değiş tokuş yapan iki karışlık sabi misali havai...
Cebine girebileceğini zannettiği üç kuruşluk menfaatı için gözünü dört açar da, kendisini bekleyen ebediyetler ülkesiyle alakalı meselelerde. bir adımdan sonrasını dahi hesaplayamayacak bir “dun-himmet” sahibidir; böbürlene böbürlene bununla övünür bir de...
Ölüm realitesinin kendisi için değil, sadece ve sadece başkaları için işletilen bir mekanizme olduğu vehmiyle, “hisse”den ve “ihsan”dan uzak muhitlerde dolaşır.
Hele başları zirve havasından fır fır dönenler içinse bir büyük “öcü”dür vaziyet; hem de yersiz, vakitsiz. Nasılsa Beyefendi, Hoca, Hocaefendi’nin -veya Reis’in - eline koskoca bir tapu senedi vardır sanki; mahkemeyi tapuladığını vehmeden Hoca Nasreddin misali... Dokunulmaz bir tabudur ya muhterem; o hancı, herkes yolcu... Ölüm mü? O da ne öyle, kendisine yanaşacak kadar aklını kaybetmedi ya !..
Çok vakit hallerine hayret de ederiz. Yahu insan ancak bu kadar şapşal olabilir diye...Yüzlerine gözlerine bulaştırdıkları nice dolaşık ip yumağının varlığını, bile bile anlamaz görünmelerine çok kere şaşarız, insan bu kadar da aptal olamaz , deriz. Yatıştırıcı ve yapıştırıcı olması şart maskeli tepe sakinlerinin böylesi tavırlarının temel saiğini bulmak istediğimiz de çok olmuştur. Kişileri ve toplulukları devamlı bir şekilde birbirine rakip vaziyete getirip yerlerini sağlamlaştırma gibi bir hinlikle, dolaşık işler bulundukça kendileri gibi “mücerbiz” ve “güzel konuşan”, “münasipçe ikna” edebilen kişilerin her zaman aranacağını bildiklerinden olmalıdır.
Böylesi politik tavırlar sinirimize de dokunur, ama neylersin... Sırtında yumurta küfesi taşıyan insanlar, bazen çaresiz de kalacaklar; geri de çekilecekler. “Zalim” sınıfına girme vebalini karşının inhisarına bırakma gibi zaruretleri de göğüsleyecekler bazen; acıyarak, en iyi dileklerle...
Kendini avutma, oyalama, ona buna maskara olma manzarasının ufukta battığını anlar anlamaz, o iyi dileklerin bir işe yaramayacağını bile bile... Zalimler ve "her türlü" darbeciler için de.
- M.Nuri Bingöl yazıları
- yorumlamak için giriş/kayıt gerekli




Son yorumlar
6 sa. 25 dk. önce
6 sa. 53 dk. önce
7 sa. 3 dk. önce
7 sa. 10 dk. önce
7 sa. 15 dk. önce
9 sa. 33 dk. önce
21 sa. 56 dk. önce
1 gün 11 sa. önce
1 gün 11 sa. önce
1 gün 11 sa. önce