Sayha Dergi

  • 100 türk büyüğü
  • kimdir, nicedir?
  • ara
  • İletişim
Ana sayfa › Bloglar › Nadir Marmara yazıları

Akıl ve Delilik Arasındaki İslâm

Nadir Marmara — Çar, 02/07/2008 - 07:55

Batı’nın İslam serüveni ya çok “akıllıca”, ya da çok “zırvaca” görülmektedir. Bu iki sözcük biraz zorlayınca aynı kapının eşiğinde aynı anlamda da belirebilir. Akıl kadar, zırvalığın da sınırları henüz çizilememiştir. Zırvalık, akıl dışıdır; ama ilginç olan akıl da zırvalığın nazarında pek “akıllıca” değildir. Zırvalık olarak delilik tıbbi bir teşhisten öte, tıbbi bir karşı koymadır. Bir yok sayma ve bir tür illetsiz hastalıktır. Dünya henüz akıllıca ve akılca bir delinin mantık değerlerini çözmediği gibi, bir delinin de kendisini akıl yoluyla dışa vurmasına tanıklık etmiş değildir. Ama, akılın gereksinimlerinin de delice sonuçlara yol açtığını biliyoruz. Daha fazla akıllılık adına girişilen delilik oyunlarına değinmiyorum bile. İçinde yaşadığımız modern dünyanın yörüngesi de iki boyuta endekslidir: akılın tutulduğu veya kaybolduğu yerde delilik devreye girmektedir. Aslında bu akıl-delilik yazı-turası hep akıllıca fırlatılamktadır.

Çağdaşlaşmadan beri Müslümanların çözmek ve çözümlemek zorunda oldukları şey hep kendileri olmuştur. Çünkü en iyi akıl ve mantık oyunları karşısında deli gömlekleri içinde görülmek ve gösterilmek onurlarını incitiyordu. Oysa Müslümanlık, akıl adına delilik türüne girecek en son şey olmaya adaydır. Böyle bir görüntü ve görünüm içine düşmek ve düşürülmek için ya karşındakinin çok akıllı, ya da hepten deli olması gerekmektedir. Modern delirmenin en iyi örneği ise, akıl adına Müslümanın gösterdiği deliliktir. Oysa, kendisini çözmeğe ve çözümlemeğe harcadığı emeğin cuzi bir kısmını ötekisini anlamağa ve anlatmağa harcasaydı, modern dünyanın akıl-delilik terazisi hiç değilse eşit ağırlıklarda seyredebilirdi.

Bir şeyi bilmemek cahilliktir. O şeyi öğrenmemek ise daha beter bir cahilliktir. Bir şeyi bilmeden ve öğrenmeden uygulamak ise deliliktir. İslam’ın çağdaş literatürdeki yeri budur.

Bir şeyi bilmeye karşı direnmek karhamanlıktır. O şeyi öğrenmemekte ısrar etmek sabitliktir. Bilmeni istenilen şey karşında kendi bilgilerini ilerletmek ise akıllıcadır. Batı’nın çağdaş görünümün nedeni de budur.

İslam’ın bir din olarak ortaya çıktığı tarih 610 yılı kabul edilmektedir. Kur’an’ın inme süresi ise bu tarihten 22 yıl sonra büsbütün tamamlanmıştır. Öte yandan bu süre zarfında İslam Arabistan yarımadasının epeyce bir kısmına egemendir. İkinci seçilmiş halife sıfatıyla Hz. Ömer döneminde (634-644) Mısır’dan Maveraünnehr’e kadar geniş bir coğrafya Müslüman fatihlerin yelken açtığı o dönem dünyasının uygarlık bakımından en fazla gelişmiş bir kesimini değil, merkezini oluşturuyordu. Bu şaşılacak bir gelişme idi ve İslam dışı litertürüler de şaşkınlıklarını hiç gizlememişlerdir.

İslam’ın ortaya çıktığı 610 tarihinden Batı kaynaklarında bu dinin peygamberi kimdir diye merak edilen tarih 1115 yılı arasında 505 yıl kadar zaman dilimi bulunmkatadır. Bu zaman sürecinde Batı, peygamberinin adını dahi bilmediği bir dinin mensuplarına karşı ilk iki haçlı seferini tamamlamıştır bile.

Hz. Muhammed adı, Batı, dolayısıyla Hıristiyan kaynaklarında ilk kez 1115 yılında geçer. Üstelik Müslümanlar adına pek yakışı kalmayacak bir olayla iniltili olarak. Ralph Graber ünlü “Tarih”inin bir yerinde Cluny manastırının başrahibi Majolus’un başından geçen bir olayı aktarır. Rahip 972 yılında La Garde-Fresnet Serazenleri (Müslümanları) tarafından gözaltına alınmıştır. Üzerinde el konulacak tek şeyi ise İncil’dir. Ama tutuklanırken yaşanan itişmeler sırasında onu da elinden düşürmüştür. Bu sırada kendisi kadar kitabının da değersiz olduğuna hükmeden bir Arap İncil’i ayaklarının altına almış ve çiğnemeye başlamış bile. Yaşanan “dinler arası diyalog” adına hiçte hoş olmayan manzara karşısında rahibin ses çıkarmasına ve tepki vermesine gerek kalmadan başka bir Müslüman olaya müdahil olmuş ve soydaşını yaptıklarından dolayı onu iyice azarlamıştır. Üstelik onu azarlayan bir değil, birden fazlaymış. Rahibin ne kadar bildiği tartışmalı olan Arapların konuşmasından çıkardığı hükme göre, “Serazenler, eski mukaddes kitaplarda anlatılan mucizelerin İslam peygamberinin şahsında tahakkuk ettiğine inanıyorlardı” (Ralph Graber, History, ed. by M. Prou, 1886, s. 11-12).

Olay 972 yılında cereyan etse de, 1115 yılında kaleme alınmıştır. Üstelik, İslam dininin peygamberinin adını bile doğru dürüst bilmiyor yazar. Sadece İslam’ın da bir peygamberinin olduğunu, onun da İsa gibi İsmail’in soyundan geldiğini, “Mesih’in Matta İncil’inin başlanğıcındaki soyağacına benzer bir soyağacına sahip olduğunu” duyumsamış; o kadar.

Papa II. Urbanus’un Clermont’ta “haçlı seferlerini” başlatan 27 kasım 1095 tarihli uzun konuşma metni en azı dört kaynak tarafından günümüze intikal etmiştir. Ama, uzun konuşmasında papa, savaş ilan ettiği dinin içeriğini ve peygamberini tanıyacak en ufak bir sözcüğu ağzına almamıştır.

Müslümanları Batılı dindaşlarından daha iyi tanıyan Doğu’lu hıristiyan kaynaklarında da durum aşağı yukarı aynıdır. Bir farkla onlar İslam dininin peygamberini tanımakta ve ona “sahte peygamber Muhammed” diye hitap etmesini bilmekteler. Hepsi bu kadar. “Sahte peygamberlik” vasfını yakıştırdıkları bir dinin peygamberinin mesubiyyeti, söyledikleri, uygulamaları hakkında üç beş satırı dolduracak hiçbir açıklamaları yok (Misal için bkz. Movsey Horonetsi, Tarih, X. Yüzyıl Grabarca yazma, II. Kitap, 21. Bölüm).

Batı, Müslümanların varlığını 700 yılından itibaren kabul etmekteydi. Onlara bir tür “din düşmanları” olarak bakıyordu ve şaşılacak biçimdeki yükselişlerini izliyordu. Ama bu tarihten 1100 yılına kadar Batı, İslam’a karşı şaşılacak kadar öyle bir cehalet örneği göstermiştir ki kendini alıkoyamayan çağdaş bir Batılı araştırmacı bunun nedenini şöyle açıklamak zorunda kalmıştır: “Karolenj çağı (VIII-XI. Yüzyıllar) alimleri İslam’dan uzak kaldıkları için değil, aksine tam ortasında yer aldıkları için İslam’ın cahiliydiler” (Southern R. W, Western views of İslam in the Middle Ages, Harvard University Press, Cambridge 1962, s. 30).

Psikolojide düşmana karşı uygulanacak en etkili silahlar arasında “onu hiçe” veya “yok saymak” olduğu söylenilir. Ancak, yine psikoloji, “onu yok saymak için bile düşmanını kendisinden daha iyi tanımayı zorunlu” kılmaktadır. Zaten Batı da, düşmanını tanımadığı suçlamasını kabul etmemiştir. Hatta ona göre onu kendisinden iki kat daha iyi tanımaktaydı. Gerçekten de “Serazenler” adını taktıkları Müslümanları Batı “Serazen” adındaki “Sera”nın tek “r”le mi, yoksa çift “r”le mi yazıldığı üzerinde yıllar yılı tartışmıştır. Ama tartıştığı ve düşündüğü gerçekten tanımak istediği bir dünya olmamıştır; tanımlamak istediği bir dünya olmuştur. Çağdaş Müslümanların yaptıklarının tam aksini yapmış ve Çağdaş Müslümanlara yapıtığını yaptırmamıştır.

Peki, koskoca Ortaçağ Avrupası’nda İslam dünyasını cidden tanımak eğliminde olan bir kimse bulunmamış mıdır yani? Tabii ki bulunmuştur, hem de bir değil, kocaman bir yığın. Buna Hıristiyan bir başrahip Paul Alvarus’un 860’larda yazdığı şu ifadeler de tanıklık etmektedir: “Hıristiyanlar Arap romansları ve şiirlerini okumaya bayılırlar; onları çürütmek için değil, düzgün ve fasih bir Arapça’ya sahip olmak için Arap ilahiyatçılarını ve filozoflarını çalışıyorlar. Kitab-ı Mukaddes’in Latince yorumlarını okuyan, yahut İncil’i, resulleri, havarileri inceleyen halk nerede? Heyhat! Bütün yetenekli Hırısityan gençleri büyük bir coşkuyla gece gündüz Arap kitapları okuyor, Arap kitaplarını talim ediyorlar. Hıristiyan edebiyatını dikkate değer bulmayarak küçümsüyorlar. Kendi dillerini unuttular bunlar. Bir dostuna Latince mektup yazabilen her bir kişiye karşı, kendilerini fasih ve beliğ bir şekilde Arapça ifade edebilen ve bu dilde Araplardan bile daha iyi şiirler yazabilen bin kişi mevcut” (Paul Alvarus, Indiculus Luminosus, P. L. CXXI, s. 555-556’dan aktaran Dozy R, Histoire des Musulmans d’Espagne, Paris 1932 (2. bsk), t. I, s. 317).

Gerçekten de Alvarus’un belirttiği gibi Endülüs (İspanya), Sicilya ve Güney İtalya’da bu türden çevreler mevcuttu; ama onların mevcudiyeti Batı için tek bir anlam ifade etmiştir: daha fazla çoğalmalarının önünü almak, mevcutlarını ise ya imha etmek, ya da yok saymak. Bu “sapık ruhlu Hıristiyan gençleri” yola getirmek için bizzat Alvarus iki risale kalema almış: “Induculus Luminasus” ve “Eulogius’un Yaşamı”. Rahip, “sapmışlara ve sapıklara” devasa bir “hayvan” benzetmesi kullalanarak karşı koymakta ve bir anlamda da korkutmaktaydı: Ona göre, dünya yaranduktan kıyamete kadar yeryüzüne dört hayvan gelecektir. Birinci hayvan Assur İmparatorluğudur. İkincisi Pers, üçüncüsü ise Grek (Makedonyalı İskender) imparatorlukları. Ve – risale şöyle devam ediyor – “Dördüncü hayvan yeryüzündeki dördüncü krallık olacaktır; bütün krallıklardan farklı olacak ve bütün yeryüzünü bir hamlede silip süpürecek, ayaklarının altında çiğneyecek ve parçalara ayıracaktır”. Kuşkusuz bu Roma İmparatorluğuydu.

Risalenin Tevrat ve İncil üslubunda anlatıldığı gayet açıktır. Hatta bazı kısımları Tevrat’ın Daniel suresi VII:23-25 ayeleriyle tıpatıp aynı olduğu da ortadadır. Rahibin tek dünyası var: Hırisityan dünyası ve tek bilgi ağacı da Kitab-ı Mukaddes. Bu yüzden tüm saplamaları ve tanımları ya oraya dayanıyor, ya da oradan çıkarsanmakta. Latince bilmemekle suçladığı gençlere örnek olmak adına az buçuk Latince yazılmış Hıristiyanlık dışı tarih kitabı okumuş olsaydı dünyanın geri kalan kısımlarında da başka “hayvanlar” keşfedeceğine kuşku yoktu. Örneğin Çin, Hun, Kuşana, Eftalit, Part dünyası onun nazarında dünyayı silip süpüren Roma’nın birkaç katına eşitti. Neyse, risaleye devam edelim: “Ve krallığın on boynuzu; ortaya çıkacak on kraldır.” Bunlar Roma İmparatorluğunu yıkan barbar istilacılardır. “Ve onlardan sonra bir başkası çıkacak ve o birinciden farklı olacaktır; ve o üç krala boyun eğdircektir”. Alvarus’un sözünü ettiği bu son “hayvan” İslam İmparatorluğudur. Başrahibin İslam’la ilgili bildiği tek şey bu. Bir “hayvan” tasviri. Bu “hayvanın” onun nazarında “kendisine boyun eğdireceği üç kral” ise Grekler, Frenkler ve Gotlar. Rahibe göre, “sonuncu hayvanın” suçu diğer hayvanların suçlarının toplamından daha büyük. Neymiş bakalım: “Ve o en yüce olana karşı büyük sözler söyleyecek ve en yüce ve kutsal olanın mukaddeslerini tahrip edecek ve zamanları ve şeriatı değiştirmeyi tasarlayacaktır” (Paul Alvarus, Indiculus Luminosus, P.L. CXXI, s. 535-536). Hadise yaşanıp bittikten sonra sahneye çıkan “bunun olacağını söylemişlerdi” gibisinden gevezelik yapan çağdaş Nostradamus yorumcuları veya Kur’an’da “kehanet” sayıları cımbızlayan şarlatanlar misali, Alvarus da sırtını tarihe dayamış, isimini ezberlediği dört imparatorluğu “hayvan” kılıfına sokup duruyor. İnanın bana, Alvarus’un o koca risalesinde “büyük sözler söyleyecek” dediği İslam’ın söylediği tek bir sözcüğü dahi bilmiyor. Özürü kabahatından büyük bir risale.

Ne ilginçtir, Batı, İslam’ı ancak haçlı seferleri sonrasında tanımak olanağına kavuştu, hem de farklı bir kanaldan: günahlarından arınmak için Doğu’ya sevk edilmiş dinsizler veya yeterince dindar olmayanlar tarafından. Haçlı seferlerinin ilk 25 yılı sonrasında Batı’nın kafasında “İslam nedir ve neyin ifadesidir” şeklinde üç beş cümlelik bir kanı oluşmuştu. Bunları da Bizans’tan devşirmişlerdir. 1120 yılında Kuzey Avrupa’da birkaç Hz. Muhammed “portresi” ve “yaşamı” hakkında kitaplar ve resimler ortaya çıktı. Yazılanlar bilgiden öte bir hayal ürünü, ama belli ki yanı başlarındaki haçlı seferleri “gazilerinden” duydukları söyentilere dayanmaktadır. Bu bakımdan Mainzli Embrico’nun Batı’da “Hz. Muhammed”in adını ilk kez kullanan XII. Yüzyılın ikinci çeğreyine ait 1142 mısradan oluşan “Vita Mahumeti” adlı şiir toplusu dikkat çekmektedir. Ancak toplunun bazı elyazmları eserin gerçek müellifinin Toruslu Hildebert olduğunu ortaya koyarsa da, belli ki konuya ilişkin tüm bilgisi Anadolu hıristiyan kaynaklarından gemektedir. Şiir bilgi olarak basit biri görünüm ifade eder ve alaycı bir üslup içerir. Örneğin, “peygamberin zengin dul bir kadınla evlendiği, sıkça sara geçirdiği, bilgisinin Hıristiyan bir arka planı olduğu, ama bu bilgisini Hıristiyanlığı yok etmek için kullandığı ve bu amaçla “cinsel serbestliğe” olanak tanıdığı” ve benzeri bir sürü saçma sapan şeyler.

İçerik olarak onunla aynı ikinci bir şiir toplusu ise 1137-1155 yılları arasında yazıldığı sanılan Compiégneli Walter’e ait “Otia de Machomete” adlı risaledir. Onun şiir toplusu 1090 mısra teşkil etmektedir. Her iki risalenin haçlı seferlerinin ürünü olduğunu kanıtlayacak risale Nogentli Guibert’e ait “Gesta Dei per Francos” risalesidir. Yazıldığı tarih pek bilinmese de risalenin 1112 yılında Birinci Haçlı seferinin sona ermesinden sonra kaleme alındığı kesindir. Zira, hikayesi de bu sefer üzerine kurulmuş, ancak bir bölümde “İslam peygamberinin hayatı”na yer vermiştir. Bu risalelerde verilen bilgiler sorgulanmayan, dedi-kodu türünde yazarına intikal etmiş ve tamamı asılsız açıklamalardır. Tek özellikler, ciddi anlamda “İslam ve onun peygamberinin kimliğine” duydukları meraktır. 500 yıllık bir sürenin ardından Batı Hıristiyan literatürüne “Hz. Muahmmed”in isminin girmesi şaşılacak bir durumdur. Çok daha ilginci, “peygamberin” adı dini değil, din dışı litertürde yer almasıdır. Bir sonraki kuşağın “İslam peygamberi” hakkında bilgisi aşağı yukarı aynıdır, ama hikayelerin alanı ve yerleri genişlemiştir. Örneğin, bazı Latin dilli yazarlar şu sormaya başlamışlardır: “Muhammed kimdir ve başarısının sırrı nedir?” Ama bu soruya verilen yanıt aşırı kabadır: “Afrika ve Doğu’daki kiliseyi büyü ve hiyleyle tahrip etmiş bir kişidir ve başarısının sırrı gayr-i meşru cinsi münasibeti onaylayarak perçinlemiş bir büyücü olmasında kaynaklanmaktadır”. İlginçtir, Çağdaş Avrupa’da “Hz. Muhammed” serbest cinsel ilişkilerin önüne geçmek için “çok eşliliği yasallaştırmak” ve zinadan dolayı “taşlanarak öldürülmek” yasaları getirildiği için suçlanırken, Ortaçağ Avrupa’sında tam karşıtı gereçkelerle suçlanmaktaydı. Avrupa’da akıl ile delilik arasında gidip gelen İslam işte budur.

Böylece, Avrupa’da “İslam ve onun peygamberi hakkında” risaleler risaleleri kovalamaya başladı. Ama aynı oranda “akıl dışı” efsaneler de çoğalmaktaydı. Bunlar daha sonraki Avrupalı kuşağın kafasını altüst edecek ipe sapa gelmeyen söylentiler ve dedi-kodular ürettiler. Örneğin, İslam inancında “Şeriatı boynuzları arasında taşıyan beyaz boğa” efsanesi zuhur etti. Aslında bu efsane veya dedi-kodu “dünya öküzün boynuzları” üzerindedir biçiminde Doğu’da yaygın olan, ancak Mısır-İsrail kanalından İslama girmiş bir benzetmeni hatırlatmaktadır. Zira, “boynuz ve dünya” benzeşmesi Makedonyalı İskender aracılığıyla Yunan ve Batı literatürüne de girmiştir. Ancak, halk ağzından derlenen ve yazıya alınan söylendiler daha korkunçtur. Bu söylentilere göre, “Hz. Peygamberin” “kabri mıknatısla havada asılı kalmakta”dır.

Bu türden savsatalar ve zırvalıklar üzerine ilk kez İslami etki alanının (İtalya, Endülüz ve genel anlamda Akdeniz) dışındaki Avrupa üleklerinde “İslam hakkında bilgi üretilmeğe” başlandı. Buna en iyi örnek Nogentli Guibert idi. Bu zat, Peygamber hakkında kısa bir risale kaleme almıştır. Rialenin hemen girişinde yazar risale yazmasının Hıristiyan “fıkhına” göre savunmasını şöyle yapmaktadır: “Şerri akla gelebilecek her türlü kötülüğün kat be kat üstünde olan birinin kötülüğünden bahsetmekte bir sakınca yoktur”. Çağdaş bir hemşehrisi onun bu açıklaması karşısında dayanamamış “plebeia opini”, yani “avam mantığı” notunu düşecek kadar haya etmiştir.

XII-XIII. Yüzyıllarda Batı dünyası nihayet “akıl” edip “İslam inancı”nı sorgulamağa yanaşmıştır. Bu sorgulama şekli ise öncekini yanında cehaletin tam bir diplomasını teşkil etmektedir. Batı’da el el dolaşan “Song of Roland” efsanesi buna en iyi örnektir. Eser, İslam inancının esaslarını tanımlamak “gayreti” içindedir. Ona göre, Müslümanlar “teslis” türünden “üç tanrıya tapıyorlar: Tervagan, Mahomet ve Apollo”. Farz edelim sözü edilen üç tanrının ilk ikisini anladık. “Tervagan” – muhtemelen Anadolu’daki Türklerin ağzından edindikleri “Tanrı” sözcüğünden devşirilmiş; “Mahomet” de “Hz. Peygamberi” adının tellaafuzu idi. Ya Apollon’a neyin nesi? Anlaşılan yazarımız sürpriszlerle doludur. Ama bitmedi. Kitaba göre, “Müslümanların Tanrı’sı doğal bir süreç geçirmiş ve 30 tanrı daha edinmiştir”. Ne ilginçtir ki, kitapta Müslümanların Tanrı’sı olarak saydıkları isimlerin hiçbirinin bırakın Müslümanlığı, hiç Müslümanların eski kültürleriyle dahi ilgisi yok. Kitap, Hıristiyanlık karşısında lanetlenen Grek ve Roma tanrılarının tamamını “İslamlaştırmış”: Lucifer, Jupiter, Diana, Plato, Deccal ve 25 isim daha. Aralarındaki tek tanıdık isim “Deccal”, ki İslam’a “İsraliyyat ve Mısriyyat” kanalıyla dahil edilmiş bir tür “ahir zaman kabusu”.

Benzeri diğer kaynaklarda ise İslam inancının esasları “teslis” biçiminde açıklanmakta, ama buna da özel bir şerh düşülmekteydi: “Müslüman Teslis’i saçma bir Teslis’tir”. Yani, “saçma” olduğunu söylemese, sanki övgü yapaıyormuş gibi bir günaha batacak.

Aynı dönemde İslam ilahiyatçılarının, bilginlerinin, tasavvuf ve filozoflarının Hıristiyanlık hakkında yazdıklarına göz atarsak, bir papazdan daha fazla Hıristiyanlık bilgisine sahip olduğunu görürüz.

İslam’ın Hıristiyan Batı’daki ilk 500 yıllık serüveninin özeti bu kadar. Olanaklar müsaade ederse, bu makalenin devamı niteliğinde Rönesans Avrupası’ndaki İslam’ın durumunu da yazıya aktarmak isterim. Ama siz siz olun büyük lafı dinleyin: sakın “dinler arası diyalog”dan vaz geçmeyin. Çünkü cahillerle diyalog çok zevklidir. Bu diyalog sürecinde dönüp siz de cahil olursanız, benden “Allah encamımızı hayra yora” duasını yazımın altına yorum biçiminde girerek istekte bulunmanızı rica ediyorum.

  • Tefekkür
  • Nadir Marmara yazıları
  • yorumlamak için giriş/kayıt gerekli

Bildiğimiz üzre Edward W.

Aynur Yavuz — Çar, 02/07/2008 - 22:03

Bildiğimiz üzre Edward W. Said, Batı'nın Doğu'ya bakış açısını büyük bir zihinsel güçle sorguladığı "Şarkiyatçılık" adlı kitabını Karl Marx'ın şu sözleriyle açar. "Onlar Kendilerini Temsil Etmezler, Temsil Edilmeleri Gerekir" . Daha kitaba başlamadan bir şok etkisi bırakır insanın üzerinde bu söz..Tüm Doğu coğrafyasının haritasını göz önüne getirerek kendi kendine sorular sormaya başlarsın..yüzde yüz yanlıştır diyemeyeceğin bu cümleler peki ne kadar yansıtmaktadır gerçeği?Soru işaretleri....
Bir İslam ülkesinde, Klasik İslam Medeniyeti dersinde hocanın öğrencilere şiddetle tavsiye ettiği kitapların başında Oryantalist yazarlar gelir.Ayıp olmasın babında mıdır yoksa olmazsa olması mıdır tavsiye listesinin bilmem ama bir kaç da Türk yazara ve eserlerine atıfta bulunulur. Evet Bernard Levis, Ira M. Lapidus, W. Barthold... gibi isimler okunması gereken kitaplar kaleme almışlardır belki . Doğrusuyla veya yanlışıyla bu eserler Okunsun..Okunmalı da...Fakat dünyada bu konuda otorite olmuş isimler, kitap raflarını dolduran popüler eserler, neden bir doğuluya neden bir müslümana ait değildir?? Bunun adını ne koymalıyız? Biz yanlışı nerde yaptık?
"Oysa, kendisini çözmeğe ve çözümlemeğe harcadığı emeğin cuzi bir kısmını ötekisini anlamağa ve anlatmağa harcasaydı, modern dünyanın akıl-delilik terazisi hiç değilse eşit ağırlıklarda seyredebilirdi. " Yıllardır, hatta çağlar boyu sorulan sorunun belki de tek yanıtıdır bu ... Biz "Ötekileştirmedik" ...Biz anlamlandırma taraftarı olmadık..Onlar sadece yabancıydılar bizler için.Halbuki onlar bir yabancının ötesindeydiler...
Tarih yazmak bedel ister.Ancak Tarihini yazamamak iki kere bedel ödetir...
Belki yüzyıllar önce bilmiyorlardı bizi, fakat şimdi tarihimizi! yazıyorlar...

İslam’ın Hıristiyan Batı’daki ilk 500 yıllık serüvenini mükemmel bir şekilde özetleyen ve sorgulamaya çalışan bu kalem, umarım modern zamanda ki Hıristiyan Batı'da tasavvur edilen İslam olgusunu da ele alan bir makale sunar bizlere..

Saygılarımla.

  • yorumlamak için giriş/kayıt gerekli

''Bir İslam ülkesinde, Klasik

Genç Okur — Cum, 04/07/2008 - 10:23

''Bir İslam ülkesinde, Klasik İslam Medeniyeti dersinde hocanın öğrencilere şiddetle tavsiye ettiği kitapların başında Oryantalist yazarlar gelir. Ayıp olmasın babında mıdır yoksa olmazsa olması mıdır tavsiye listesinin bilmem ama bir kaç da Türk yazara ve eserlerine atıfta bulunulur. Evet Bernard Levis, Ira M. Lapidus, W. Barthold... gibi isimler okunması gereken kitaplar kaleme almışlardır belki . Doğrusuyla veya yanlışıyla bu eserler Okunsun.. Okunmalı da... Fakat dünyada bu konuda otorite olmuş isimler, kitap raflarını dolduran popüler eserler, neden bir doğuluya neden bir müslümana ait değildir?? Bunun adını ne koymalıyız? Biz yanlışı nerde yaptık?''

Cemil Meriç oryantalizm için 'sömürgeciliğin keşif kolu' tabirini kullanmıştır.Yani bu tür faaaliyetleri salt bir tarih ve araştırma babından incelemeye/okumaya başlarsak çıkmaza düşeriz.B.Lewis gibi batılı yazarların gerçek niyetlerini anlayabilmek için işin arka planındaki siyasi,kültürel,sosyal etken ve zemini doğru kavrayabilmek ve idrak edebilmek gerekir.Bu durumda bizim tarihçi ve sair ilim adamlarımızın da büyük eksikliği yok denemez.Eğer siz kendi tarihinizi,medeniyetinizi gelecek nesillere kendi bakış açınızla aktaramazsanız birileri o boşluğu doldurarak kendi hedefleri doğrultusunda pervasızca ilerleyebilecektir.
Saygılarımla...

  • yorumlamak için giriş/kayıt gerekli

Allah encamımızı hayra yora

Halid Aslan — Çar, 02/07/2008 - 18:38

Yazının o kadar akıcı bir dili vardı ki baktım son paragrafı okuyorum. Eee bunun devamı nerede diye "acele" davranınca o son paragrafın neler dediğini de anlamış oldum. Peşinen sevgili N. Marmara'ya bu nefis yazısı için şükranlarımı sunaım.

Üstadım, ele aldığınız konu hakikaten çok uzağımızda seyr eden bir vakıa. Ders kitaplarımızdan maade "Batı" dünyasını "teknolojik" olarak algıladığımız için "aklıllılar"ın "hayvan" olarak algıladığı Doğululara nasıl baktığı hususunda asla malumat sahibi değildik. "Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri" farklı pencereler sunuyordu bize. Bir de "Cennetin Krallığı" filmi... Kaynaklarımıza bakınız lütfen. (Bu arada Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri ismini zikretmemenizin bir sebebi olduğunu ve bu konuyla da ilgili bizi bilgilendirecek bir makaleye veya yoruma imza atacağınızı düşünüyorum) Müslümanca düşünce biçimini içselleştirenler "oryantalizm"i "Doğu’nun Batı tarafından incelenmesi" olarak algılarken haklı olarak bu algının "din" açısından başka anlamlar taşımaması gereğini de benimsemişlerdir. Batı, Doğu'yu sadece din olarak bilmektedir. İlk dönemler için sizin tespitleriniz de bunu doğruluyor sanırım. Batı, Doğuyu "ötekileştirerek kendini tanımlıyor. Yani bugün bizim yaptığımızın bir benzerini yapıyor.

Batı Doğuyu cinsellikle görürken ekseriya "dişi" olarak lanse etmesi de hem ötekileştirmenin hem baskın güç olduğunun deklaresi olsa gerek. Doğu'da kadın çaresizdir, sömürülmektedir, hakları yoktur filan... Yüzlerce yıl önce var olan bakış açısının 1920'li yıllardan bu yana sanki aynı bakış açısı ile tekrar gündeme alınması ama bizzat Doğulularca alınması da enteresan olsa gerek.

Diyeceğim odur ki bu yazı aklı ve dengeyi nereden, nasıl gördüğümüz hususunda bize bazı ipuçları sundu. Tadı damağımızda kaldı. Endülüs üzerinden gerçek İslam'la tanışma (Ne kadar iddialı bir cümle oldu) ve devam eden süreçle "dinlerarası diyalog" macerasını daha tekmil konuşabilmemiz için Sayın Marmara'nın yazacağı ikinci makaleye ihtiyaç duymaktayız.

Allah encamımızı hayra yora... Ya hu bu dua Allah encamımızı hayr eyleye değil miydi?

  • yorumlamak için giriş/kayıt gerekli

Öyleydi!?

Nadir Marmara — Çar, 02/07/2008 - 19:45

Öyletdi mirim! Ama ben "dua"nı da "yor"uma açtım. Ne olacağı belli olmuyor bazen.

Ayrıca ilginiz için şahsınıza teşekkürü borç bilirim. Bu vesileyle, sayın Kani ustadıma da lütfedip yazılarımı bekletmeden yayınladığı için sonsuz şükranlarımı sunarım.

  • yorumlamak için giriş/kayıt gerekli

Aman efendim etmeyiniz, Siz

Kâni Çınar — Çar, 02/07/2008 - 19:59

Aman efendim etmeyiniz, Siz Sayha'nın kantarını tartıda ağır kılan kıymetli bir dostumuzsunuz. Hem bazı dostlarımız yazılarımız niçin yayınlanmıyor diye serzenişte bulunurken şimdi açık vermenin sırası mıdır?

Her şey bir yana son zamanlarda okuduğum içi en dolu yazı idi. Kaleminize sağlık. Tıpkı Halid Aslan'ın dediği gibi yazıyı seri olarak okuduğumuzda daha net bir manzara karşısında kalacağımız kesin. Ayrıca şu oryantalizm meselesini ben de önemsiyorum. Ki yazınızın seyri de bizi o noktaya itecek sanırım.

Her zaman şunu düşünüyorum bu meseleler olduğu vakit: Şairin dediği gibi "bir elim silahta bir elim sende, iki cami arasında kalakalmışım..." İki arada kalmak. Ne Doğuyu bilip Doğulu olamamak ne Batıyı tekmil tanıyıp istesek de Batılı olamamak... Said Halim Paşa geliyor dilimin ucuna. Buhranlarımız, çıkış noktalarımız. Akif'in mısraları. Sairler... Batı karşısında Doğu... Sezai Karakoç şiiri gibi. Doğunun kaçıncı çocuğuyuz Batı karşısında ardımız kavi olmadan yekvücut dikilip duran ve sonra alaşağı edilen ve sonra ezilen ve sonra yeni bir maceraya atılan...

Yazınız bizi kaynağa götürüyor. Hesaplaşmanın başına. Yolunu şaşıranlar başa dönmeli değil midir? Bir daha denemek bir daha iz sürmek için. tarih bana bunları fısıldıyor. İbretle ve merakla bekliyor, pür dikkat beklliyorum.

Saygılarımla.

  • yorumlamak için giriş/kayıt gerekli

Kategorilerden

Hür Tefekkürün Kaleleri Gonca Gülü Gülle Tartarlar İçe Dönüş Hakikat Hikayet Zamana Dair Tanıtılanlar Kara Kalem Yazıları Gelişi Güzel Şiir Makamı Hüzün Alanı Kimdir Nicedir Düş Vakitleri Ümidlere Dair Berceste Hay Sızı Güncel Ümmet Coğrafyası Tefekkür Söz Ola Reyhan Yürek Yarası Haberdar Kişilere Dair Makamı-ı Dikkat
tamamı

Üye girişi

  • Üyelik başvurusu
  • Şifremi unuttum

Gezinti

  • Son Gönderiler
  • Site Rehberi (Yol Haritası)
  • İletişim
  • Kategoriler

Üyelerimiz

  • Çevrimiçi
  • Yeniler
Şu an 0 üye ve 2 misafir çevrimiçi.
  • abdullah çal
  • şefika
  • sevgi özsarıoğlu
  • birsenerol
  • cucubo

Duyuru - Etkinlik

-Minare Dergi 2
  • - Az Edebiyat Dergisi'nin 2. Sayısı Çıktı
  • - Rihle Dergisi'nin 3. Sayısı
  • - Yirmiikinci Tasavvur!
  • - Zemheri Edebiyat 6. sayısıyla okurla buluştu!
  • - filbahar 7
  • - Sezai Karakoç Sempozyumu 15 Kasım 2008
  • - Terk Ettiğimiz Doğu'
  • -Temrin Kasım Sayısı
  • - Yankı Bir Dedi
  • ... Devamı
  • Kapı Komşusu

    Cemaat

    Anket

    Ülkemizde sporun (özelde futbolun) dostluk, kardeşlik tesis ettiğine inanıyor musunuz?:

    Son yorumlar

    • hayrolsun...
      4 sa. 6 dk. önce
    • Bir şeyler yapalım ya hu.
      4 sa. 34 dk. önce
    • Dağişik tarzda yazıları
      4 sa. 45 dk. önce
    • İyilerden Allah razı olsun... Kötülerden de
      4 sa. 52 dk. önce
    • insanin gozlerini dolduran
      4 sa. 56 dk. önce
    • Her okulun nasibine bir tane
      7 sa. 14 dk. önce
    • hayrolsun
      19 sa. 37 dk. önce
    • İşte şiir diyebileceğim bir
      1 gün 9 sa. önce
    • Yazınn içeriğinde var olan
      1 gün 9 sa. önce
    • Hocam şiiri hangi duygularla
      1 gün 9 sa. önce

    Dostlarımız

    • Dostlar
    • Bunlar da Dostlar

    Hakan Albayrak
    Tarık Tufan
    Cemaat
    Kurtuba
    Kâinata Mektup
    Pata-Gonya
    Minare Dergi
    Rûh-i Gusül...
    Arşivdesiniz
    Dünya Bizim

  • Kuşluk Vakti
  • Mecazz
  • Akabe
  • Sadık Yalsızuçanlar
  • Dergibi
  • Zemheri Edebiyat
  • Yenilgi
  • İsmet Özel
  • Gök Ekin
  • Edebistan
  • Yazıhane
  • İstisnai
  • Gözdeler

    Bugün:

    • Yazıyorsam, Ey Âh!..
    • Cahit Sıtkı Tarancı’nın Şiirlerinde İnsan ve İnsan Psikolojisi
    • Düşlerimden Düşüverme...

    Bilgi

    Kitap

    Bülent Akyürek - İçinizdeki Öküze Oha Deyin

    Sayha Dergi © (1990) 1998 - 2008

    • 100 türk büyüğü
    • kimdir, nicedir?
    • ara
    • İletişim