Sayha Dergi

  • 100 türk büyüğü
  • kimdir, nicedir?
  • ara
  • İletişim
Ana sayfa › Bloglar › Nadir Marmara yazıları

Akıl ve Delilik Arasındaki İslam – III

Nadir Marmara — Cts, 12/07/2008 - 05:35

1221 Baharında Roma başta olmak üzere tüm Hıristiyan Avrupa cılgınlar gibi eğleniyordu. Çanlar çalıyor, ilahiler okunuyor; herkez kendinden geçmişti. Neden? Kayıp “İsa’nın Ordusu” zühur etmişti. İlginç olan haberin Roma’ya “İsa ve Ordusu”nun zühurundan tam 80 yıl sonra ulaşmasıydır. Haber haberdir. Elektronik posta ile 80 saniyede ulaşan bir şeyin, tarihte bazen 80 yıl yol aldığı olmuştur. Haberin adı “Mesih” olunca insan 80 yıl da bekler, 800 yıl da. Zaten geleceğine dair söylentiye kuşku duyanlar, “küllen kafirdirler”. Ama sorun şu, her zühur eden Mesih, beklenen Mesih mi? Bir “Sahte Mesihler Tarihi” yazılsa eminim koca bir kitap olurdu.

“Sarı Haçlılar”: Batı Deliriyor
Roma’nın haberini aldığı “Mesih” çekik gözlü, geniş yüzlü, yassı burunlu, seyrek sakallı, basbaya bir Kitan. Sorun mu? Roma için değil! Müslüman kellesini uçuran her kılıç erbabını kutsayacak kadar meşrudur Papa.

Hikayenin özeti şu. Olağan seyri içinde Orta Asya’da ortya çıkan Cürcenler veya Karakitan/Karakitaylar denilen Mançu-Tunguz kökenli boylar Karahanlı topraklarını ele geçirip, 1141 yılında Karlukların yardımı ile Büyük Selçuklu Devletinin son sultanı Sultan Sancar’ı meşhur Katvan çölünde feci bir yenilgiye uğratmışlardır. Bir rivayete göre Karahitay hükümdarı Yeh-lü Ta-shih, Nesturilerden Hıristiyanlığı kabul etmiş “putperest Müslümanların” soyunu kesmeğe karar vermiştir. Bir anda Latin ve Rus kroniklerinde “Kral-Rahip Yohannes” efsanesi Hıristiyanların tutkusu haline geldi. Gerçek ise Karakitay hakanının ne Hırstiyanlığı söz konusu, ne de Hıristiyanları kurtarma tutkusu. Bozkır yasasına göre dünyanın göbeğini ele geçirerek kendi kutsal devletini ilan etmenin peşinde. Nedense, “rahip-kral”ın yardımcıları da Müslüman ve Türk Karluklar (1). Ama, Batı kaynaklarında bir “Sarı Haçlı Seferi”nin Doğu’dan kopup geldiği hikayesi duyanı hayran ediyordu.

“Pîşvâz” sözcüğünü duydunuz mu? Farsça bir kelimedir. Hükümdar veya saygın birisi geldiği zaman onun onuruna yapılan karşılamaya denilir. İşte Papa hiç vakit kaybetmeyip – zaten farkında olmadan 80 yıl kaybetmişti çünkü – rahip Johannes’in “pişvazına” çıkmağa hazırlandı. Papa’nın 13 Mart 1221 tarihli Trier Başpiskoposuna yazdığı mektup elimizdedir. Neler yazdığına beraber bakalım:

“Tanrı, insanlarının her gün maruz kaldığı eziyetleri ve ondan yardım isteyenlerin çığlıklarını duyarak, alenen davasını görmeğe başlamıştır. İşte, Albano Piskoposu, Papalığın elçisi, muhterem kardeşimiz Pelagius’un bize bildirdiği gibi, kısaca Rahip John olarak bilinen Kral Davud bir Katolik ve kalbi Tanrı korkusuyla dolu insanı, güçlü bir orduyla İran’a girmiş ve İran Şahını meydan savaşında mağlup ederek krallığının toprakalrından içeriye 20 günlük yürüyüş mesafesinde ilerlemiş ve buraları ele geçirmiştir. Burada pek çok şehir ve kaleyi zaptetmiştir. Ordusu, muhteşem ve ünlü Bağdat şehrinden, Serazenlerin başpapazı ve piskoposları olarak tanıdıkları Halifenin özel sarayından, ancak 20 günlük yürüyüş mesafesi uzaklıktadır. Bu hadiselerin korkusu, Şam ve Kahire Sultanının kardeşi olan Halep Sultanının, Dimyat’taki Hıristiyan ordusuna saldırı hazırlığı içindeki ordusunu bu krala karşı döndürmesine neden olmuştur. ayrıca elçimiz Katolik olan ve güçlü orduları bulunan Gürcüler, Serazenlere karşı kndi saflarında savaşmak ve onları kuşatmak talebiyle elçiler göndermiştir. Bu nedenle, Dimyat’taki ordumuz bu yaz için bklediği yardımı alırsa eğer, Tanrı’nın yardımıyla Mısır toprakalrını kolayca ele geçirir, buna karşılık dört bir taraftan buraları savunmak üzere toplanmış olan Serazenlerin kuvvetleri ülkelerinin sınırlarını korumak üzere dağılacaktır”(2).

Hayal ürünü bir mektup. Tüm bilgiler yanlış. Tek bir doğru sözcük yok. Oysa, konuya ilişkin en normal yazı da bu. Diğer metinlere baktığımızda “rahip-kralın 400.000 orduyla” geldiği söylenmektedir. Oysa, Karahitay hakanı hiç Ceyhun nehrini bile geçmedi. Yenmesine karşılık, Selçuklu hakimiyetine saygısını belirten bir mektup bile gönderdi. Ne kendisi Katolikti, ne de Gürcüler. Öte yandan aynı tarihte Gürcü krallığı Horezmşah Celaleddin karşısında tarihten silinmek üzereydi. Ki, ortada Gürcü denilen bir krallıkta yoktu. Adı geçen krallık Abhaz-Kıpçak krallığı idi. Anlaşılan, uyanık bir kafanın yaptığı eşek şakası, eşek kadar adamları maymuna çevirmişti.

Evet, akıl ile delilik arasındaki uçurumda saflar çabuk değişmektedir. Herkez işgal ettiği kendi tarafını Tanrı’nın gerçek mülkü addediyordu. Müslümanlar da o tarihilerde pek mesut değillerdi. Bir sağa, bir sola debelenip duruyordular. Hele o tarihlerde Bağdat’ta Sünni Abbasi, Mısır’da ise Şii Fatimi halifelerinin çevirdikleri dalavere ve dolapların yarısını bile Papa becerememiştir. İslam’ın en yüksek makamında oturanların iktidar hırsı öyle bir boyuta ulaşmıştı ki Roma, Bağdat ve Kahire’de oturanlar sanırsını aynı insandır. Ortada çözülmesi gereken bir denklem vardı ve bu Gordiyum düğümünü birisinin kesmesi gerekiyordu. Bunu da Moğollar yaptılar.

İslamiyetin ortaya çıkması ve yayılmasından sonra Doğu coğrafyası dört kez değişmiştir. Birinci değişim Müslüman-Arap fetihleri sonucunda gerçekleşmiştir. Hem siyasi, hem, etnik, hem kültür yönünden Arap-İslam bir coğrafya şekillendirmişlerdir. Bu yapını Selçuklular bozdu ve Doğu coğrafyasının ikinci bir değişim geçirmesine neden oldular. Selçuklularla birlikte Türkler siyasal, etnik ve kültürel Arap hegemonyasını kırdılar, ama İslam dokusunu muhafaza ettiler ve geliştirdiler. Şayet Selçuklular ortaya çıkmasaydı, bugün İran’da bir Arap kimliği egemendi. Fars dilini Arapça’nın karşısına çıkaran da Selçuklulardır. Selçukluların en büyük başarı ise Haçlı seferlerinin önüne geçmeleri, son vermeleri ve Bizan İmparatorluğunu İstanbula mahkum bir derebeyliğe dönüştürmeleridir. Üçüncü değişimi Moğollar sağladılar. Ama Moğollar nüfus olarak az olduklarından sırtlarına Türklere dayamışlardı; nitekim bir süre sonra da Türklerin etkisiyle Müslümanlaştıkları için Selçukluların yaptığı değişimi bir anlamda tamamlamışlardır. Osmanlı Devleti’nin ortaya çıkması Moğol eseridir. Doğu’da son değişimi ise İngilizler ve Ruslar yapmışlardır. Yapay etno-siteler, ulus anlayışları ve sınırları çizmişlerdir ki çağdaş Doğu her anlamda onların eseridir.

Kim ne derse desin Moğolların Mısır’a kadar gelmesinde Bağdat halifelerinin rolü az değildir. Klasik Sünni tarihçilik anlayışı bu görüşe karşı uzun bir süre dirense de artık İbnü’l-Esir’de geçen ufak itirafları kanıtlayacak bilgiler netleşmiştir. El-Makrizî, hatta halifenin Moğollar’a yazdığı mektubun tamamını zikretmektedir. En-Nesevî de buna tanıklık eder. İbn Vasil, Ebu’l-Fida, Mirhond ve Sıbt İbnü’l-Cevzî de Moğol felaketi için Bağdat halifesini affetmezler (3). Zira, Tanrı da affetmemiş olacak ki bir süre sonra halife kendisi Moğolların gazabına kurban gitmiştir. Moğol yayılmasının tabanında Müslüman-Yahudi bir ticaret-sermaye ittifakının çıkarları da söz konusudur, ki bugüne kadar nedense gözardı edilmiştir. İlginçtir, Müslümanlar bir Moğollar, ikincisi de kapitalist dönemde sermaye olgusunun peşine takılarak büyük yayılmalarda paranın hesabını yapmışlardır (4).

Neyse, Moğol’la, Hindu’yla fazla uğraşmayalım ve konumuza dönelim. Her konuda zırvalıklar üretmekle meşhur dönemin Hıristiyan Batısı, Moğollar için de türdeş benzetmeleri bulmakta hiç zorlanmadı: “Yarı at, yarı insan yaratıklar”. Moğollarla Avrupalıların karşılaşmasını biraz anlatmakta yarar görüyorum.

“Yarı At Yarı İnsan”
XIII. Yüzyıl Avrupasında savaşçı tipi şövalyedir. Şövalye, Fransızca “süvari/atlı” anlamına gelen “chevalier” sözcüğünden üremiştir. Şövaliyeliğin bu denli ünlenmesinin arkasında Templier, Hospitaller ve Töton Şövaliyeleri gibi dini-mezhebi kimliğin büyük etkisi bulunmaktadır. Haçlı seferleri bu kutsallıklarını iyice pekiştirmiştir. Ama o günün koşullarında bir şövalye, günümüzün Amerikan askerine benzemektedir. Yani ikisi de donanımla süslenmişlerdir. Her ne kadar şövalyeler günümüzün Amerikan askerleri gibi tuvaletlerini savaştıkları ülkelere taşımasalar da çok masraflıydılar. Bir şövalyenin normal kilosu 70-90 arasında değişiyordu. Bu ağırlık atın savaş sırasında kıvraklığı ve hareketi için yeterli kilo hesap edilir. Ama şövaylenin taşıdığı geniş ağızlı kılıç, mızrak ve kalkan, zırıhın ağırlığı 45 kilo yapıyordu. Buraya bir de atın süs ve eğer takımı da dahil edilse bir atın taşıdığı yük 150 ve daha fazlayı buluyordu. Böyle bir ordunun hareket alanı da sınırlıydı ve her alanda savaşmaya yararlı değildi. Oysa, karşısındaki Türk ve Moğol askerinin durumu çok farklıydı. Bir Türk veya Moğol genelde kılıç ve yay kuşanırdı. Sırtındaki sadakta ise 50 ile 150 arasında ok bulunurdu. Atının üzerinde koşu takımları genelde olmazdı ve bir kolunu atın dizginine bağlayarak savaşa girerdi. Ortaçağda savaşı tayin eden hız ve çabukluktu.

Avrupalılar ile Türkler arasında savaş anlayışında da fark vardı. Türkler ölmek için savaşa gitmezlerdi, ama şövalyenin mantığında ölmek için savaş vardı. Zaten savaş biçimi iki kişiden birinin ayakta kalacağı düelloya dayanıyordu. Ölen “ver elini cennete” misalı papa tarafından “bihişt” biletini cebinde hissediyordu. Savaş stratejisi arasında da fark vardı. Türkler ve Moğollar “Turan taktiği” kullanıyordular. Bu bir çeşit “vur kaç” manevrasıydı. Ama şövalye düz bir arazide yüzyüze savaşmayı bilirdi. Düşmanının peşinden koşması onun için ölüme koşmakla eş değerdi. Müslüman Araplarla, Türkler arasında da savaş stratejisi bakımından önemli farklar olsa da, Arap askeri de hafifti. Modern çağa ve ateşli silahın yaygınlaşmasına kadar Türklerin askeri başarısının sırrı at ve ok olmuştur. Gerçek bir Türk okunun hazırlanması 10 ila 40 yıl arasında bir zaman almaktadır. Bir Türk askerinin 2 ve daha fazla savaş atı olurdu. Atların eğitimine ise 2 ayından başlanılırdı. Moğol ve Türkler aynı kimlik ve yapının içinden çıktıklarından savaş stratejileri de aynı idi. Tabii bunların dışında bir de savaşta ordunun dizilişi de önemliydi. Boynuz, üçgen, hilal gibi askeri dizliş planları vardı ve taktikler savaş içinde durmadan değişe bilirdi. Bir anda sağ kanatla sol kanadın yer değişemesi Avrupalılar için akılalmaz bir şeydi. Oysa bir şövalyenin savaş öncesinde yerlerini alması bazen yarım günü dolduruyordu.

Savaş sanatı bakımında çok daha önemli bir husus daha bulunuyordu. Bir ülkeni ele geçirmek istediklerinde ordunu 50 kısma taksim eder ve her kısım ülkenin bir yerinde boy gösterirdi. Bunu duyan bir Avrupalı 50 ordunun ülkesini bir anda işgal ettiğini sanırdı. Ama nihayi savaş sıraısnda da söz konus 50 tümen veya binlik bir anda bir araya gelebilirlerdi. Oysa şövalyelerin birbirinden ayrılması düzenli ordunun bozulması anlamına gelirdi.

Şimdi düşünün! Bir tarafta büyük şövalye ordusu ve karşısında da atlarının boynuna sarılmış yay ve kılıcı dışında hiçbir şeyi olmayan Moğollar. Hangisi daha “yarı at ve yarı insan” görüntüsü çiziyor. Üstelik, Moğol askeri 150 metreden fazla şövalyeye yaklaşmıyor; çünkü aptal değildir, ki onun menziline girsin. Böyle bir savaşı gözlerinizin önünde canlandırın. Toplam çekisi 150 kiloyu bulan ve atıyla 300 kiloya kadar çıkan ağır ve hantal bir şövalye birliği karşısında devamlı menzil alanını genişleten atlarının boğazına yapışmış (böylece, kafa ve bedenlerini gelecek ok ve mızraktan atları kafası ve boyun kısmı sayesinde koruyordular) her 8-10 saniyede bir, dakikada 6-8 arasında toplamda 150 ok fırlatan bir birlik. Şövalyeler daha mızraklarını saplayacak pozisyon almadan ucu demirden, zırhı delip geçen Türk-Moğol okları karşısında sapır sapır dökülüyordular. Her ok yağmurunda cengaver ordusunun bir safı kendisini yerde bulmaktaydı. Geriye dönüp kaçması daha tehlikeli. Kısacası tamamının yok olmasını gerektiren bir askeri yapı. Zaten Moğollarla Avrupalılar daha ilk karşılaşmalarında felaketin yankıları ayukaya çıkmıştır. Daha kimin ne olduğu bilinmeden savaş bitiyordu.

Öte yandan Moğol ordusunda her birliğin kendi görevi bulunuyordu. “Manguday” – intihar timi hesap ediliyordu. Düşman safına kadar sokuluyor, menzile girince bir anda düzenlerini bozup kaçmaya başlıyorlardı. Manguday birliği karşısındaki ordunu peşine takarak önceden belirlenmiş ana ordunun ortasına kadar sürüklüyor ve düşmanının ölümle-yaşam arasındaki fişini bir anda çekiyordu. Öte yandan Moğol ordusunun mancınıkları vardı. 1 kilo topu 100 m uzağa fırlatan küçük, 11 kiloluk topu 150 m uzağa fırlatan büyük mancınıklar. Mancınıklar için top bulmak pek kolay değildi. Daş olmayınca çevredeki orman ağaçları hemen kesilip daş gibi yarılıyor ve kullanılıyordu. Bir topun azami 80-90 km hızla atın üzerindeki 150 kiloluk insana çarptığını düşünün. Bu hız adamı parçalar ve 3-6 m arası geriye fırlatırdı. Yani şövalye ordusunun ilk safı değil, sonraki 2 ve 3. saflar da savaş düzeninden çıkıyordular. Bu yüzden tank savaşının iki dev ismi Feldmareşal Rommel ile General George S. Patton “Türk ve Moğol ordusunu modern orduların habercisi” olarak tanıtmışlardır (5).

Macaristan ve Polonya’da Moğollar ile Avrupalılar arasında cereyan eden dehşeti sözcüklerle anlatılmayan bir, olmadı iki çatışmadan sonra Hıristiyan Batı’da Müslümanlar hakkında anlatılanlara taş çıkaracak biçimde bir dedi-kodu, hurafe, söylenti ve kıyamet tasvirleri hortladı. Dönemin tasvirlerinde, romanlarında, hikayelerinde, eserlerinde “babanı kanatlı ejderha Türk aldı”, “uyumazsan seni Türk gelip yer”, “uslu durmazsan Türk’e yem olursun”, “anne Türkler geliyor”, “altın arayan karıncalar”, “yarı hayvan yarı insan bedenli Satyrler”, “tek boynuzlu atlar” ve yüzlerce böyle ifadeler bulnur. Sevgili okurum, Avrupa bin yıllar boyu bu hikayelerle yaşadı; şimdi kalkıp adamlardan “biz de insanız” dememiz sence de biraz aptalca değil mi?

Şokun Ardından
1240’larda Moğol şoku atlatıldıktan sonra Batı’nın neye uğradığını hesap edecek tek salim kafa yine papa’nın kendisi. 1221 yılında Doğu’da “Rahip-Kral Davud’un” çıktığını sanıp rüya görüyorlardı, 20 sene sonra kabusla uyandılar. Dünyanın Katolik olmasını beklerken, dünyanın Katoliksiz kalacağı tehlikesi belirmişti. Ne olduğu belirsiz bir sis belleğin üzerine simsiyah çökmüştü. Daha önce tarihin hiç bir döneminde insanlık bu kadar fazla ve uzun kıyameti düşünmemişti. Koptuğu kesindi, ama tamamlanması bekleniliyordu. Üstelik bu arada “çekik gözlü Mesih” de kargaşada kim vurduya gitmişti. Umut verecek tek beyin çalışmıyordu. Şayet o dönemde basın-yayın günümüzdeki kimi yaygın olsaydı, saniye başı ekrana düşen haberlerden insan yerindece kalpden giderdi.

Çağdaş Batı’nı doğuran da bu şok oldu. Moğollar, Hıristiyan Batı’ya adeta düşük yaptırmışlardı. Kutsal Fahişe piç doğurdu. Nasıl mı?

1245 ile 1250 yılında koca kıtaya Doğu haberlerini ulaştırmak için “mekik” gönderildi. İkisi de Fransisken, ikisi de Hıristiyanlığın geleceğine farklı bakan iki “astronot”. “Mars”a gidiyorlardı, ama gemi ve kervanlarla. Zira, amaçları korkudan bir haftada ancak iki kez tuvalete çıkmış, yemeden ve içmeden kesilmiş Papa IV. İnnocent’inin metabolizmasını çalıştıracak haberler getirmekti. Plano Carpini ve William Rubroek.

Rubroekli William 30 Mayıs 1254 yılında şimdiki Moğolistan’nın Karakurum kasabasında, o zamanki büyük çölün ortasında dikilmiş dev çadırın kapısından içeri girdi. Çingiz ölmüş ve büyük fetih durmuştu. Üstelik Mısır’daki Kıpçak Türkler ile Anadolu’daki Karamanlılar Moğolların yenilebileceklerini kanıtlamışlar olduklarından “büyük sır” çözülmüştü. Büyük Kağan dünyanın savaş meydanlarında yönetilemeyeceğini anlamış, dünyayı döndüren gücün ne olduğunu kavramak istiyordu. William, bir meclisin ortasında düşmüştü. İçeri girdiğinde her dinden mensuplar ve her dinin o dönemdeki allame-yi dehrleri hakanın önünde kendi dinlerini savunmak için hazır bekliyorlardı. Toplantıda dört taraf vardı: Müslümanlar, Nasturiler, Budistler ve Latin Hıristiyanları (Katolikler) adına da William. Şamanlar dinler üstü olduklarından seğirici gözüküyorlardı. Yahudiler ise o sırada para kazanıyorlardı.

Tarihte ilk “Dinler Kurultayı”nı Hazar Hakanı çağırmıştı. İslam-Hıritiyanlık ve Yahduilik arasında üç gün boyunca sürüp giden bu kurultaydan üç rapor çıkmıştır: Sarı, Yeşil ve Kırımızı kitaplar. Her üçü de tartışmayı kendilerinin kazandığını söyler. Ama Hazar Hakanı’nın toplantıdan sonra Yahudiliği kabul ettiğine bakılırsa tartışmayı kazanan uyanık Rahdaniler olmuştur. Çok büyük bir ihtimalle dinden çok siyaset belirlemiştir kurultayın sonunu. O tarihten beri bu yapılacak İkinci Dinler Kurultayı hesap edilebilir.

Acaba konu neydi?

Kaynakça
1. Bu efsane ve söyletileri için bkz. Gumilev L. N, Muhayyel Hükümdarlığın İzinde, çev. D. A. Batur, İstanbul 2002, s. 129-151.
2. Bu mektubu ortaya çıkarıp ilk kez 1887 yılında F. Johannes yayınlamıştır. Southern, Ortaçağ, s. 51-52.
3. İbü’l-Esir, el-Kamil fit Tarih, Tornberg nşr, Kahire nşr (tarihsiz), c. IX, 331, 361 (Bu önemli ve 12 ciltlik yapıt Türkçeye tercüme edilmiştir); en-Nesevî, Surat el-Arz Celaleddin Mangburnu, Z. M. Bunyadov nşr, Moskova 1971, s. 153-154 (bu eserin Türkmence nefis bir baskısı yapılmıtşrı); el-Makrizi, Kitab es-Süluk li-Ma’rifat al-İnşa, Kahire 1914, c. I/I, s. 215-218; Ancak son haftalarda elimize geçen bir kitabın müellifi bu görüşü kabul etmemiştir. Bkz. Özdemir H. A, Moğol İstilası: Cengiz ve Hülagü Dönemleri, İstanbul 2005, s. 114-124. Bunun nedeni söz konusu müellifin bizim belirttiğimiz kaynakları görmemesi ve görüşlerini genelde İbnü’l-Esir ile Sibt İbnü’l-Cevzi’ye dayandırması olmuştur.
4. Ortaçağın ortasında dünyada ciddi bir ticaret ve sermaye kavgasının gittiğine ilişkin bilgiler şaşılacak boyuttadır. Hatta başta L. Gumilyev olmakla bazı tarihçiler sırf bundan dolayı Yahudi sermayedarların Vikingleri Avrupa’nın başına musallat ettiğini ortaya koymaktadır. Bkz. Gumilyev L. N, Eski Ruslar ve Büyük Bozkır Halkları, I-II, çev. D. A. Batur, İstanbul 2003.
5. Tüm bu anlattıklarımızla ilgili özet bilgi için bkz. Marshall R, Doğudan Yükselen Güç: Moğollar, çev. Doruker F, İstanbul 1995, s. 50-53.

  • Tefekkür
  • Nadir Marmara yazıları
  • yorumlamak için giriş/kayıt gerekli

Batı'nın Doğu'ya ilgisi hiç

Nefi Selamoğlu — Cts, 12/07/2008 - 15:36

Batı'nın Doğu'ya ilgisi hiç azalmadı ve bakışı açısı değişmedi. Haçlı seferleri ve sömürgecilikten günümüze kadar uzanan böldedeki sarsılmaz etki ve kısmi işgal bunun kanıtı. İsim, yer ve zaman belirtmeye bilmem lüzum var mı? Bugün Batı'nın her alanda (siyasal/askeri, ekonomik ve entellektüel) yayılması karşısında Doğu kendi içine kapanmış, karşınındaki "güç" karşısında "mağlubiyet" tesellisine sarınmıştır. Genel olarak böyle. Diyalog çalışmalarını da bu mağlubiyet ekseninde görüyorum. İslam (Doğu'yu temsilen) tebliği emreder. Şimdi Tebliğin olabilmesi için "diyalog" olmak zorunda. Bunu (Diyalogu) aynı mekanı paylaşma, aynı gök altında olma vs. gibi düşünebiliriz. Beşeri münasebettir nihayetinde. Aynı şehirde aynı mahallede havranın, klisenin, camiin bulunmasını algılayabilir ve hoşgörü ile izah edebiliriz. Ama dinler arası diyaog dediğinizde "sizin dininiz size benim dinim bana" ilahi kelamından öteye yol olacağını sanmıyorum. Ki dünya tarihinde ortaya çıkışı itibariye dinlerarası diyalog "bir teselli ver" makamından öteye geçememiştir. Geçemez. Batının Din ve Dil ile Doğuyu iğfal edişini bu açıdan değerlendirebiliriz. namus olan iki kavram yani. Ve kimse benim namusun seninkinden kötü demez.

  • yorumlamak için giriş/kayıt gerekli

Biz doğulular yani "öteki"leştirilenler

Kâni Çınar — Pzt, 14/07/2008 - 15:22

Batı, sömürgeciliği “uygarlık götürme” olarak kodlamıştır. (En yakın ve hafızalarda hala canlı duran Irak’a ABD’nin müdahale sebebini hatırlayınız) Çünkü ona göre sömürge insanları birer vahşi ve hatta “hayvan”dır. Sömürgecinin dili bu bakımdan zoolojik bir dildir. Durum böyle olunca, vahşinin uygarlaştırma söylemi, Batılıya göre sorunsuz bir söylem haline gelmiştir. Bundan böyle sömürgecilikle ilişkisi “hayvan” ve “hayvan terbiyecisi” ilişkisine dönüşmüştür. Özellikle siyahların birer hayvan gibi düşünülmesi, sürek avı benzeri avlarla tıpkı hayvanlar gibi öldürülmesi de bunun cüz’i bir örneği olarak aklımızın bir köşesinde durmalıdır. Hatta Nazilerin Yahudileri öldürmelerine verilen en sert tepkilerin geri planında “beyaz”ların öldürülmüş olmaları yatmaktadır. Yani siyah, sarı ırk, Kızılderili filan olsaydı Nazilerin kurbanları, tıpkı diğer katliamlarda olduğu gibi, “kınamak”la iktifa edeceklerdi. Georges Corm’un benzetmesi bu noktada işimize yarayacaktır. Bakınız Üstad ne buyuruyor:

“Batı bir yakma tutkunudur; öte yandan itfaiyeci olarak da yalnızca kendisini görmektedir. İşine öylesine aşık bir itfaiyeci ki, kendine iş yaratmak ve kendi yöntemlerine göre onu söndürmek tutkusuyla sürekli yangın çıkarmayı da görevi olarak bilmektedir."

Oryantalizmin tarafsız bir bildi sistemi olmadığı, Doğunun ekonomik ve kültürel anlamda sömürülmesi için ortaya çıkarılmış planlı bir proje olduğu açık bir biçimde ortadadır. Avrupa merkezli (veya dünyanın Batılılaştırılması) bir dünya, kendini ifade için “uygar”ı seçiyor ilk olarak. “Modern” hemen peşisıra geliyor. Ne tesadüf!.. “Global” son veled-i zinası Batının. Ve “Öteki”ler, yani Doğulular (Unutmadan Batı derken Avrupa’yı ilk olarak algılıyor olabiliriz ve fakat Avrupa’nın içinde de Doğuların olduğunu asla unutmayalım. Batı Almanya – Doğu Almanya ifadelerini hatırlayınız) ne oluyor o zaman? Vahşi, barbar, haydi yumuşatalım biraz gelenekçiler…her şeyin olumlu, faydalı, işe yarar kısımları Batıya mal ediliyor, takdir edersiniz ki zıddı da ilkel Doğululara, bizlere kalıyor: Terör mesela…

Batı, kendisine göre bir Doğu kurgulamış ve E. Said’in de belirttiği gibi bir metin, bir nesne halinde dünyaya sunmuştur. Egzotik hikayeler, zenginlikler, şehvete düşkün kişiler… İster oryantalizm deyiniz, ister misyonerlik (ki bol miktarda kullanıldı) ister gelişmişlik, ya da medeniyet adını ne koyarsanız koyun, nasıl bakarsanız bakın Batı ile Doğu ilk temasından beri yukarıda zikredilen tartının kefelerinde durmaktadır. Birisi alabildiğine yukarıda diğeri aşağıda… Bu sebeple gerek AB üyeliği olsun gerekse “Dinlerarası Diyalog” veya “Medeniyetler İttifakı / Savaşı” bu kurgulamanın, bu tarihsel hakikatin koynunda aldatmacalardan başka bir anlam taşımaz.

Bizler, Ötekiler yani Doğulular asırlardan beri yapmakta olduğumuz şeyleri yaparak Batının biraz daha çıldırmasını, kendi kendini yemesini seyredeceğiz. Bizler çok az sayıda ordular ile ele geçirdiğimiz yerleri nasıl ki “yürek fethi” ile feth etmişiz, bizim kılmışız, bizden kılmışız (bunu illa fiili toprak alma olarak düşünmeyiniz) devam edeceğiz. Mesela Germenler, Müslümanlardan daha fazla askerle ele geçirdikleri yerleri asla kendilerinin kılamadıkları için tez zamanda asimile olup işgal ettikleri toplumdan olmuşlardır. İşgal ederken işgale uğramak bu olsa gerek. Peki Müslümanların haline bakınız. Farkı anladınız değil mi?

  • yorumlamak için giriş/kayıt gerekli

Anne Türkler geliyor!..

Halid Aslan — Cts, 12/07/2008 - 12:59

Kendimi bir ara yarı insan yarı at gibi hissettim. Derim bozkırın güneşi ve rüzgarı ile sert bir tabaka halini almış, sadakımda ok kalmamasına fırlatıp duruyorum. Ve bebeler "Anne Türkler geliyor" diye ağlıyor.... Vatikan yıkılıyor, Paris yanıyor,Londra'nın irabdan mahalli yok...

15 Temmuz 1099’da Kudüs’e giren Frenklerin buradaki vahşetlerini Prof. Dr. Işın Demirkent, Haçlı Seferleri adlı kitabında şöyle anlatıyor: “…Haçlılar zincirden boşanmış deliler gibi yollarda, evlerde, camilerde bulunan herkesi erkek, kadın, çocuk demeden öldürdüler. Sabah saatlerinde, Mescidülaksa’ya sığınmış olanlar kılıçtan geçirilmişti. Bu katliamın görgü tanığı olan tarihçi Raimundus eserinde, aynı sabah bu mabedlerin bulunduğu mahalleye giderken cesetler ve dizlerine kadar çıkan kan birikintileri içinden geçmek zorunda kaldığını, yazmıştır. Kudüs’te Müslümanların yanında bulunan Yahudiler ise, Haçlıların şehre girmesi üzerine topluca sinagoglarına kaçmışlardı. Fakat bunlar Müslümanlara yardım etmekle suçlanıp, ateşe verilen sinagogların içinde diri diri yakıldılar.… Kurbanların sayısı kesin olarak bilinmemekle beraber (Bazı kaynaklarda 70 bin rakamı veriliyor), bilinen husus Kudüs’te bulunan bütün Müslüman ve Yahudi halkının tamamen öldürüldüğüdür.”

... 1992-95 yılları arasında 200 bin Avrupa Müslüman’ı (Boşnak), Frenklerin ortak inisiyatifiyle katledildi.

Buna benzer cümleleri ciltler dolusu toparlayabiliriz... Hakikat şu. Batı karşısında "canavar" Türkler var. (İçini dolduralım: Moğollar, Arablar.) Ve bu karşısındakiler hem dini açıdan hem maddi açıdan aleni düşmanları. Yükleniyorlar olmuyor, tezgah kuruyorlar olmuyor. Din savaşları adı altında bir kutsallık yüklüyorlar, gene olmuyor. Bükemedikleri bileği öpmediklerine göre kendilerine yakışanı yaparak aşağılıyorlar, insandışı varlık olarak lanse ediyorlar ve şeytanı ete kemiğe büründürüyorlar. Kıymetli yazarımızın nefis ifadeleri ile bize hangi kaynakta, nasıl ve niçin öyle baktıklarını anlıyoruz. Sebepleri ile birlikte... Peki biz DOĞU ahalisi bu ipinden boşalmış gelen serseri sürüsüne nasıl bakmışız. İstihza ile mi? Takdir ile mi? Düşman, tamam ama "beşeri münasebet" yönünden hangi konumdalar...

Haçlı seferlerinin Doğu üzerinde böylesi etkisi varken mağlup ve kırılmış olarak dönenlerin inşa ettiği BATI sadece yarı insan yarı at Doğuluları mı bildiler bakiye olarak?

Maksadı bir kez daha ifade etmeliyim: Biz Doğulular "düşman" ve "kafir" ifadelerinin dışında nasıl bakmışız BATI'ya?
Sanırım buna vereceğimiz veya veremeyeceğimiz cevap "Dinler Arası Diyalog" penceresinin perdelerini dalgalandıracaktır...

Şahsım adına harik yazılar okuduğumu biliyor ve içten içer bir sevinç ve mutluluk duyuyorum Sevgili Nadir Marmara'nın yaılarını okurken... Sorularımı sorarken bunu biraz da kasıtla sorduğumu belirteyim. Selamlar...

  • yorumlamak için giriş/kayıt gerekli

Mevlana diyor ki: “Ruh

Kerem Ağahanlı — Cts, 12/07/2008 - 15:12

Mevlana diyor ki:
“Ruh karanlık içindeyse yolunu bulması için aklın aydınlığına ihtiyaç duyar, fakat ruh aydınlanmışsa kimse aklın kandilini aramaz.” Doğunun Batı karşısındaki durumunu izah açısından altı çizilesi bir saır olsa gerek...

  • yorumlamak için giriş/kayıt gerekli

Kategorilerden

Güncel Reyhan Tefekkür Ümmet Coğrafyası Hür Tefekkürün Kaleleri Düş Vakitleri Söz Ola Tanıtılanlar Ümidlere Dair İçe Dönüş Gonca Hakikat Hikayet Şiir Makamı Kara Kalem Yazıları Gelişi Güzel Kişilere Dair Berceste Gülü Gülle Tartarlar Kimdir Nicedir Hüzün Alanı Hay Sızı Zamana Dair Yürek Yarası Haberdar Makamı-ı Dikkat
tamamı

Üye girişi

  • Üyelik başvurusu
  • Şifremi unuttum

Gezinti

  • Son Gönderiler
  • Site Rehberi (Yol Haritası)
  • İletişim
  • Kategoriler

Üyelerimiz

  • Çevrimiçi
  • Yeniler
Şu an 0 üye ve 4 misafir çevrimiçi.
  • Aysen Erarslan
  • abdullah çal
  • şefika
  • sevgi özsarıoğlu
  • birsenerol

Duyuru - Etkinlik

-Minare Dergi 2
  • - Az Edebiyat Dergisi'nin 2. Sayısı Çıktı
  • - Rihle Dergisi'nin 3. Sayısı
  • - Yirmiikinci Tasavvur!
  • - Zemheri Edebiyat 6. sayısıyla okurla buluştu!
  • - filbahar 7
  • - Sezai Karakoç Sempozyumu 15 Kasım 2008
  • - Terk Ettiğimiz Doğu'
  • -Temrin Kasım Sayısı
  • - Yankı Bir Dedi
  • ... Devamı
  • Kapı Komşusu

    Cemaat

    Anket

    Ülkemizde sporun (özelde futbolun) dostluk, kardeşlik tesis ettiğine inanıyor musunuz?:

    Son yorumlar

    • hayrolsun...
      5 sa. 11 dk. önce
    • Bir şeyler yapalım ya hu.
      5 sa. 38 dk. önce
    • Dağişik tarzda yazıları
      5 sa. 49 dk. önce
    • İyilerden Allah razı olsun... Kötülerden de
      5 sa. 56 dk. önce
    • insanin gozlerini dolduran
      6 sa. 51 sn. önce
    • Her okulun nasibine bir tane
      8 sa. 18 dk. önce
    • hayrolsun
      20 sa. 41 dk. önce
    • İşte şiir diyebileceğim bir
      1 gün 10 sa. önce
    • Yazınn içeriğinde var olan
      1 gün 10 sa. önce
    • Hocam şiiri hangi duygularla
      1 gün 10 sa. önce

    Dostlarımız

    • Dostlar
    • Bunlar da Dostlar

    Hakan Albayrak
    Tarık Tufan
    Cemaat
    Kurtuba
    Kâinata Mektup
    Pata-Gonya
    Minare Dergi
    Rûh-i Gusül...
    Arşivdesiniz
    Dünya Bizim

  • Kuşluk Vakti
  • Mecazz
  • Akabe
  • Sadık Yalsızuçanlar
  • Dergibi
  • Zemheri Edebiyat
  • Yenilgi
  • İsmet Özel
  • Gök Ekin
  • Edebistan
  • Yazıhane
  • İstisnai
  • Gözdeler

    Bugün:

    • Cahit Sıtkı Tarancı’nın Şiirlerinde İnsan ve İnsan Psikolojisi
    • Yazıyorsam, Ey Âh!..
    • Hatırlıyorum, Hiç Unutmadım ki...

    Bilgi

    Kitap

    Bülent Akyürek - İçinizdeki Öküze Oha Deyin

    Sayha Dergi © (1990) 1998 - 2008

    • 100 türk büyüğü
    • kimdir, nicedir?
    • ara
    • İletişim