Ve Yağmur
Kâni Çınar — Salı, 26/02/2008 - 20:41
Rüzgâr
Bizim bu dağ köylerinin baharda rüzgarı hiç bitmez. Ne zaman, nasıl eseceği de belli olmaz hani. Perdeyi aralayıp da dışarı bakınca kuşları bitlendirip topraktan dumanlar yükselten bir güneş görürsün. İçin aydınlanır. Çünkü güneş, hele mavi gök, mutluluk ve yaşama sevinci zerk eder damarlarına. Usulca kapıdan burnunu uzatırsın. Kötü bir sürprize hazırlıklı olmak, tedbir almaktır bu. İyi. Korkulacak bir durum yok. Güneş, hakikaten güneştir. Isıtır, hele dulda yerler yakar, kavurur. Bizim memleketler gibi 7 – 8 ay kış olan yerlerde güneşin kıymeti bir başkadır.
Ayağını toprağa atar atmaz, hafifçe gömüldüğünü, arza yolculuğa başladığını ve belki biraz da toprağın altını düşünürsün. Öyle ya, bir de toprağın altı vardır bizi bekleyen.
Çocuklar, evlerinden biraz uzakça yerdeki düzlükte bilye oynamaktadır. Kızlar, sek seke kendilerini öyle kaptırmıştır ki ne güneşten ne acıkan karınlarından haberdardırlar. Anneleri, komşu çocukları ile durmadan haber gönderir, olmaz, kendileri başlarına beyaz çarlarını alarak düzlüğün başına kadar gelir; bir eliyle yanındaki bebesinin elini tutarken çenelerinin altında tuttukları çarın ucunu sıkıca kavrar, biraz öfke biraz sevecenlikle bağırırlar:
“Kör olasıca gelsene gari.”
“Oynuyoruz anne.”
“Oyununuz batsın. Çabuk gel. Boyun devrilsin e mi?”
Çocuk nazlana nazlana ve sürüklenerek gider anasının peşinden. Olur olmaz her şeye bir köpek havlar.
Ağaçlar çiçeklerini dökeli birkaç gün olmuş, yaprağa durmuştur. Yağmuru yedikten sonra güneşle mantar olup çoğalan tarlalardaki sarı, mavi, yeşil, beyaz rengarenk çiçeklerden mis kokular gelmektedir. Canınız gider. Bir sigara yakar, çiçek tarlalarında hayal edersiniz kendinizi. Yeleğin önü ve gömlekten bir düğme açılır. Gerinirsiniz. İşte hayat budur. Tam alnınızda güneşin eli, sırtınız hafiften ter içinde, üzerinizde kuşlar, kelebekler, arılar...
Beli kapıp bahçenin bir ucundan göz ucuyla kestirdiğiniz bir yere kadar bellemeyi murad edersiniz. Bahçe zamanıdır ve toprak yüreğinize bakar.
O da ne?
Ağaçların taze yaprakları hafiften sallanmaya başlar; sırtınızdaki ter, üşütmeye. Önce saçlarınız dalgalanır. Gözlerinizi büzmeye, kirpiklerden sızıp içeri giren toprağı çıkarmak için ovuşturmaya başlarsınız. Rüzgarın nereden, nasıl çıktığını anlayamadan kendinizi, koynunda bulursunuz. Gittikçe kuvvetlenir, coşar...
Önce kuşlar, sonra ve en sonra çocuklar terk eder meydanı. Kıbleden, toprak yolu önüne katıp gelen bir tek rüzgar vardır ortada. Ağaçların 10 – 15 cm. gerisinden çaktığınız destek kazıklarının iplerini son bir kez daha kontrol edip siz de sıvışırsınız duvarların gerisine.
Sıra ve söz rüzgarındır. Güneş ve mavi gök altında rüzgar. Odanın bacasından kış günlerini anımsatan uğultular gelir. Biraz sonra pencereler ıslık çalmaya başlar. Burnunu her yere sokar rüzgar. Açık kapıları çarpar, boş bir kutuyu bahçenin bir köşesinden diğer köşesine sürgün eder, oyun oynar.
Rabbim kocaman ve gri – siyah bulutlarla yağmur gönderene veya anında durdurana kadar rüzgar, bahçeden pencerelere, toprak yoldan ipteki çamaşırlara ve boşluğa kadar estikçe eser...
Bizim dağ köylerinin rüzgarı hiç eksik olmaz. Ne zaman, nasıl eseceği de belli olmaz hani!
Ve Yağmur
Bizim dağ köylerinde yağmur da bir başkadır. Adım adım seyredersin yağmuru. Nereye, nasıl yağıyor? Nereden geliyor? Hepsini tekmil izlemek, mecrasını takip etmek apayrı zevktir doğrusu.
Eskiler anlatırdı da geleneği sürdürmek bize nasip oldu. “Oğul” derdi Dedem: “Boğaz köprüden geliyorsa yağmur, büyük ihtimal uğramaz bizim buraya. Şehri, Erkilet’i, Cırgalan’ı alır, gider. Erciyes’ten gelirse bize de rahmet olur. Eğer ki sırttan gelirse (Doğudur kastettiği) felaket olur, sel gelir...”
İşte öyle günlerden biriydi. Yani sıradan bir gün. Günün adı pazardı. Çoluk – çocuk, ebe – dede; bağ, bahçe işerinde, kayaların ucunda, uçurtma peşinde, namazında, abdestinde hemhâl idi.
Çocukların, rüzgarsızlıktan dolayı uçurtma uçuramamaktan şikayet dahi ettiği anlardı. Balkonda idim. Ayağımı atsam ceviz, kolumu atsam asmalar vardı. Karnımı doyurmuş; çayımı yudumlamıştım. Yeni ektiğim çimlerin tohumlarını serçeler midelerine buyur etmesin için onlar beni, ben onları kontrol altında tutuyorduk. Arada bir gözü karalardan bazılarının kamikaze olup hücum ettikleri olmuyor değildi ama savunma hattım bertaraf ediyordu bu haince saldırıları.
Boğaz köprü tarafından üç – beş bulut, biraz esmerce, el ele verip seyr ü sefere çıkmıştı. Çıkmasına çıkmıştı da istikameti ne taraftı acaba? Dedemin söylediklerini her bulutta hatırlayan ben, heyecanlı bir hadiseye şahit olmanın verdiği hazla bir yandan serçeleri bir yandan da bulutları takibe koyuldum.
Her saniye rüzgar şiddetini artırıyordu. Önce rüzgar için sevinen uçurtmalı çocuklar daha sonra pıllarını pırtılarını toplayarak araziyi sakinliğe ve tenhalığa terk ettiler. Kararan, karardıkça çoğalan ve rüzgarla hızlanan bulutlar şehrin üstüne gelmişti ki salkım saçak olup şimşekler, gök gürültüleri arasında yağmaya başladı.
O da ne?
Şehrin üzerindeki manzarayı izlemeye kendimi öylesine kaptırmışım ki sırttan gelen simsiyah bulutları ve kılıç kalkan ekibinin şakırtılarını anımsatan şimşekleri taa ne zaman sonra, o da çok yakınlara bir yere düşen yıldırımdan sonra fark edebildim. Şimdi iki yönlü muhasara altında idim. Ve dedem geldi aklıma. Allah rahmet eylesin deyip üç kulhu, bir elham okuyacaktım... Kocaman yağmur taneleri anormal bir ritim ile yağmaya başladı. Bu esnada şehir, yerini bulutlardan oluşan bir kütleye bırakmıştı. Orada şehrin olduğunu bilmesem kimse inandıramazdı beni.
Adet, yağmur yağınca rüzgar diner. Öyle mi oldu ya? Rüzgar hızlandı; yağmur hızlandı. Yağmur hızlandı; şimşekler, gök gürültüleri hızlandı. Birbiri ardına şehirden, Erciyes’ten, Talas’tan, Koramaz’dan, Kumarlı’dan şimşekler çakıyor, salavatlar arasında hiç kesilmeden gürlüyordu. Göz haritamda her şey kayboldu. Oluklardan, delicesine su akıyordu. Bizim bahçenin toprağı bimis karışıktır ve tabanı tiremdir. Saatlerce sulasan dahi su birikmez. Di. Bahçe göl oldu. Yamaçtan bir anda koptu geldi sel. Yolları çamur deryası eyledi. Toprak damlı evlere sular akmaya başladı. Sel, kaya olup duvarları uçurdu; asfaltlarını kazıdı caddelerin. Arabalar yollarda kaldı.
Ha kesildi ha kesilecek dediğim yağmur ve rüzgar ve gök gürültüsü kısa fasılaların dışında yatsı vaktine kadar sürdü. Ertesi gün, güneş yüzünü gösterince anlaşıldı felaketin boyutları. Dedem yılların tecrübesi ile demiş ve dediği çıkmıştı. Sırttan gelen yağmur bahçeleri, yolları, yürekleri talan edip bir dahaki sefere kadar mahalli bizlere bıraktı.
Rabbim beterinden korusun.
Bizim dağ köylerinde yağmur da bir başkadır. Adım adım seyredersin yağmuru. Nereye, nasıl yağıyor? Nereden geliyor? Hepsini tekmil izlemek, mecrasını takip etmek apayrı zevktir doğrusu.
- Kâni Çınar yazıları
- yorumlamak için giriş/kayıt gerekli




Son yorumlar
3 sa. 53 dk. önce
4 sa. 20 dk. önce
4 sa. 31 dk. önce
4 sa. 38 dk. önce
4 sa. 42 dk. önce
7 sa. 58 sn. önce
19 sa. 23 dk. önce
1 gün 8 sa. önce
1 gün 8 sa. önce
1 gün 9 sa. önce