Gözümüz ‘Aydın’ mı ?
Murat Soyak — Pzt, 18/08/2008 - 14:20
Sorulardan kaçmayan, hakkıyla düşünen ve çözüm üreten kişidir aydın. Vazifesi ağırdır. Doğru bildiği yolda düşmeden yürüyebilme, düşüncenin bütün renklerini tanıyabilme, çözüm üretebilme ve karanlıkları aydınlatabilme belirgin vasıflarıdır.
Aydın, gerçek aydın… İşte meselemiz. Son devir fikir tarihimizde hep çatışmaya şahid oluyoruz. Bu çatışma halk ile aydın arasında olmaktadır. Aydın ait olduğu yerde söyler, yazar ama sesi halk içinde yankılanmaz. Bir türlü halk ile istediği iletişimi kuramaz ve kendi köşesine çekilir. Yalnızdır. Fildişi kulesinde kendisiyle konuşan ‘aydın’ artık bir yabancıdır. Kolu kanadı kırık ve uzakta, umutsuz.
Batılı gibi olma çabamız beraberinde kültür değişimini getirdi. Tarihin kırılma anıydı bu. Artık taşlar yerinden oynamıştı. Başlayan yenilgiydi. Karşımızda bize kin besleyenler ve onların içimizdeki temsilcileri. Yenilgi üstüne yenilgi. Çare arayışları, kabukta kalan girişimler ve saray içinde entrika, kısır kavgalar…Yeni nizâm arayışları ve bir devrin resmi başlangıcı olan Tanzimat Fermanı… Sene 1839 .
Aydın, karşı olma tavrıyla sahneye çıkmıştı. Namık Kemal bu ruh haliyle: “Görüp ahkâm- ı asrı münharif sıdk-ı selametten / Çekildik izzet-ü ikbal ile bâb- hükûmetten” demektedir. Tevfik Fikret “Tarih-Kadim” ve “Tarih-i Kadime Zeyl” isimli şiirlerinde mukaddesimize ve tarihimize hakaretler yağdırır. Karşı oluş, muhalif tavır önceki ediplerimizde bu şekilde telâkki edilmemiştir. El insaf… Mukaddese dil uzatmak kimin haddineydi?
Romanın içinde ‘Roma’ var. Batılılaşma maceramızı, romancılarımızın kaleminden izleyebiliriz. Ahmet Hamdi Tanpınar: “ Modern Türk edebiyatı bir medeniyet kriziyle başlar” der. Batılılaşma tarihimiz bir bakıma, bizde roman türünün gelişimi ile paraleldir.
Ahmet Mithat Efendi’nin “Felatun Bey ile Rakım Efendi” romanında iki ayrı kültürün çatışması gözler önüne serilir. Batının tesiriyle konuşan Felatun Bey gülünç haldedir. Şarkın sesi olan Rakım Efendi her haliyle ölçülüdür. Düşünerek konuşur. Rakım Efendi her haliyle yerlidir.
Recaizâde Mahmud Ekrem’in kaleme aldığı “Araba Sevdası” romanında Bihruz Bey tiplemesiyle alafranga hayat yansıtılır. Bu romanda çizilen alafranga tipin en belirgin özelliği millî kültürden kopmuş olmasıdır. Bihruz Bey menfî tesirin neticesinde insanımızdan, kültürümüzden uzaklaşmıştır.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu “Yaban” isimli romanında aydın-halk çatışmasını açık yüreklilikle dile getirir. İstanbul’dan Anadolu’ya gelen aydın, halkı beğenmemekte; halk ise aydını ‘yaban’ görmektedir. Tam bir kopuş halidir yaşanan.
Cemil Meriç, ‘aydın’ kavramı hakkında şu tespitlerde bulunur: “Aydın olmak için önce insan olmak lazım. İnsan mukaddesi olandır. İnsan hırlaşmaz, konuşur; maruz kalmaz, seçer. Aydın kendi kafasıyla düşünen, kendi gönlüyle hisseden kişi. Aydını aydın yapan uyanık bir şuur, tetikte bir dikkat ve hakikâtin bütününü kucaklamaya çalışan bir tecessüs” der. Her okuyan-yazan aydın değildir. Bu sebeple okumuş kişi, aydın kişi ayrımını yapmak gerekir. Çözüm üretemeyen, fildişi kulede yabancı, mukallid şahısların derdimize derman olmalarını beklemek doğru değil. Kendi karanlığından kurtulamayan başkasını nasıl aydınlatır? Kendi kafasıyla düşünemeyen nasıl yol gösterir? Bu noktada sıkça kullanılan “yarı aydın” tabirinden söz edebiliriz. Yarı aydın hakikâti kavrayamamış, kuruntulu, saldırgan bir aldanmışlar zümresi olarak karşımıza çıkmaktadır. Abdullah Cevdet, Beşir Fuad ikilisiyle başlayıp günümüze kadar gelen aydın tipinin getirdikleri ve götürdükleri üzerinde düşünmek gerek.
Avrupa’ya büyük umutlarla gönderilen gençler dönmedi yahut memlekete döndüklerinde kibirlenmeye başladılar. Halk ile aydın arasındaki bağlar böylelikle bir bir kopmaya başladı. Elbette çok kıymetli aydınlarımız da vardı. Onlar düşünmek ve anlatmak için serden geçmişlerdir. Hakikât ışığında dirilmesini bilen; ilim, aşk, dua, gayret ve umut ile yürüyen aydınımızın söyledikleri, yazdıkları bizim için kıymetlidir. Ahmet Cevdet Paşa, Said Halim Paşa, Mehmet Âkif Ersoy, Yahya Kemal Beyatlı, Necip Fazıl Kısakürek, Ahmet Hamdi Tanpınar, Cemil Meriç, Kemal Tahir, Peyami Safa, Tarık Buğra, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Rasim Özdenören… Onlara dünden daha fazla ihtiyacımız var. Yolumuzu aydınlatanlara selâm olsun.
Dünya gözümüzü, gönlümüzü bağlamasın. İnsan olmanın sırrına eren ‘kitap’ ile muhatap olacaktır. ‘Kitap’tan nasiplenen ve ‘kitap’ ile yürüyen insan umudumuzdur. Kendisini hakikât bilgisiyle donatan kişi hayırlara vesile olacaktır. Halka tepeden bakan, tarihini karalayan, mukaddesi hafife alan okumuşlardan, sözde aydınlardan kurtulmak gerek. Onlara cevabımız: Evvela kendi özünüzü aydınlatın !..
Dilimizde ‘gözü aydın olmak’ diye güzel bir deyim vardır. Bu deyimi konumuz bağlamında ele aldığımızda bir soru karşımıza çıkıyor. Soralım öyleyse: Gözümüz ‘aydın’ mı?
- Murat Soyak yazıları
- yorumlamak için giriş/kayıt gerekli





Aydınların aydınlanması dileğiyle...
canan — Pzt, 18/08/2008 - 19:56Tanzimat'tan beri aydınların kendilerini aydınlatamadığını gördük.Hayır gözümüz aydın değil inşallah aydınlanır.
selam verdim rüşvet değil
gürbüz ünal — Pzt, 18/08/2008 - 16:44selam verdim rüşvet değil diye almadılar Fuzûlî'den bir mısra.Yaşadığı zaman dilimi bize 1839'lardan çok öncesini hatırlatıyor.İlim hele batıya talebe olarak gönderilenlerden ki 17.yüzyılda başlayıp günümüze kadar devam eden durumumuz ,alınmaya yol bulunmuşsa kimliksiz gönderiler kişiliksiz olarak da bir tek kendilerini gönderi olarak sürebilmişlerdir..üstelik ilim batıdan alınıyor ve ve ilim mantığı da bununla birlikte devşiriliyorsa -ilmi üstünlük için elde etme ,silah olarak olarak kullanma- bizi daha onulmaz dertlere maruz bırakacaktır.Aynı niyeti taşısalar dahi aynı dili konuşmamak,aynı sofrayı paylaşmamak,aynı tasdan su içmemek,yalnız paylaşılan dili,sofrayı,suyu ve tası ayırmakla kalmaz ,aynı niyetli kalpleri de birbirinden koparır.Biri cahil der biri sonradan görme;biri asıl der diğeri aslını unutan harami..vb.Köprüler kurmak içindir,müşterek ihtiyaçlar içindir;dinamitlemek için değil,gayrı müşterek ihtiyaçlar için değil.Olay bence eşyaya bakış tarzında meydana gelen değişiklikte.Çünkü amaçlar araçlaştığı gibi,araçlar da amaçlaşmıştır.Adalet,edeb herşeyin yerli yerinde olması demek,zülüm ise herşeyin kendisi dışında başkalırının yerinde olması demektir.saygılar
"halk" da her zaman doğru söylemez
Halid Aslan — Pzt, 18/08/2008 - 20:44Aydın yerine münevveri tercih ederdik... Çabucak unuttuk münevveri, aydın yeterli göründü. kısır sevildi. ne acıdır bu hal... topumlar kabuk değiştirir, ilerler, geriler, daralır, genişler... canlı birer organizma yani. Osmanlı toplumunun da içine düştüğü durumu ele alan, kafa yoran birçok aydınımız olmuştur. Ben mesela "batıcılık" siyaset, gütmüş olanların hepsini birden kötü görmeye ve göstermeye sıcak bakmıyorum. aynı durum mesela "osmanlıcılar" veya "islamcılar" için de geçerli... toplum katmanları yekpara asla değildir. tamam bizim adamları severiz, Allah razı olsun bir Mehmet Akif durduğu yer ve yaptıkları ile hasbi adamımızdır ve gerçekten severiz de Tevfik Fikret'i ne hikmetse pek anlamaya yanaşmayız. Sis şairidir ve Abdülhamit'e karşıdır (kim değil ki o dönemde) da o sebeble mi sevmeyiz üstadı yoksa oğlu Haluk papazdır da ondan mı?
Dönem değerlendirmesi çok farklıdır? Aydın halka kulak kesilmelidir ve fakat "halk" da her zaman doğru söylemez kardeşim... Hele halka sırtını yaslayan "siyasi" erbabın makus talihine bakınca...
Belki kendimizi Tanzimat aydınları yerine koyamayız lakin en azından deneyip öyle bakmalıyız kişilere ve olaylara diye düşünüyorum. Selamlar.