Bakmak Yetmez, Bazen de Görmek Gerekir Suya Yansıyamayanları...
Aynur Yavuz — Pzt, 11/08/2008 - 06:19
"Tarihi olmayan bir halk, kurtarılamaz zamandan
Çünkü tarih, düzenidir zamansız anların."
Zamanı tarihten, tarihi zamandan münezzeh kılamayacağımızı çağımızın mütefekkir şairlerinden T.S.Eliot böyle dile getirmiş bilgece. Faslı düşünür Abdullah Laroui ise bugünü geçmiş yüceliğinden nasibini alamamış, yüceliğinden bugüne bir şeyler damlatamamış bir mâzi, sırf bu nedenle ihtişamından bir şeyler yitirmiyor mudur? diye sorarak geçmiş ile tarih arasındaki o kıldan ince, kılıçtan keskince sınırın kıyılarına ulaştırıyor bizleri. Eğer dünün ışığıyla bugünü aydınlatabiliyor ve bugünün birikimiyle geçmişimize ışık tutabiliyor isek tarihimizle yani bizi biz yapan değerlerle barışığız demektir..
Şüphesiz tarih, herhangi bir genişlikte yazılabilir. "Kimi evrenin tarihini tek sayfaya sığdırır, kimi de bir mayısböceğinin yaşam dönemini kırk ciltte anlatır. "Peki asırlar öncesinde yaşamış bir şahsiyet, Hacı Bektaş Velî ve onun günümüz Ankara’sına etkilerini anlatmak kaç sahifeye sığar ya da sadece sayfalarda yazılı olanları okumak kâfi midir?
Her şeyden önce bu fikir yani Hacı Bektaş Velî’nin Ankara’ya etkileri gibi bir araştırma yapma düşüncesi nasıl ortaya çıktı kısaca bunu anlatmak gerekir sanırım. Malumumuzdur, ortalama öğretici anlatır, iyi öğretici açıklar, daha iyi öğretici gösterir, en iyi öğretici ise ilham verir. İşte bu ilham veren hocalardan biri de Bahaeddin Yediyıldız’dır. (1 ) Hocamızın Türk Tarihi Semineri dersi kapsamında Ankara’da Selçuklu etkileri adlı bir çalışma yapmamızı önermesi üzerine, bu bağlamda kimimiz Ankara Kalesi, Akköprü, Selçuklu dönemi Camileri, ve Ahîlik gibi konular üzerinde çalışırken kimiz de XIII. yüzyıla damgasını vuran Yunus Emre, Mevlana, ve Hacı Bektâş-ı Veli, gibi şahsiyetlerin oluşturduğu kültür mozaiğinin yaşadığımız ana etkileri üzerinde durduk. Burada dikkatlerden kaçmamasını istediğimiz bir husus vardır ki o da “etki” kelimesi. Bizler bu çalışmayı yaparken sadece ‘iz’ peşinde olmadık. Aradığımız ‘etki’ idi. Yani illa kitabeler, taştan duvarlar aramadık bu çalışma esnasında. Plastik bir levha dahi pekala etki olabilirdi bizler için…
Anadolu Türk kültür ve tarihinin önemli gerçeklerinden biri olan Hacı Bektaş-ı Velî’nin ve adına izâfe edilen Bektâşiliğin, yüzyıllar sonrasında bu topraklara başkentlik yapan Ankara’da nasıl bir temsiliyet gösterdiğini anlamaya ve günümüz insanına etkilerini kimi zaman bağdaştırıcı kimi zaman ise sorgulayıcı bir bakış açısıyla elimizden geldiğince değerlendirmeye çalıştık bu yazıda. Peki neler bulduk ‘etki’ anlamında görelim bakalım..
Ancak tüm bunlardan önce şu bir iki noktaya temas etmek gerekmektedir. 21. yüzyıl Türkiye’sinin başkentinde adına vakıflar, dernekler kurulan, kimliğine, felsefesine, yaşadığı çağa etkisine dair sempozyumlar, konferanslar düzenlenen, anma etkinlikleri tertip edilen, okullarında okutulan ders kitaplarında düşüncelerine yer verilen, akademik çalışmalar yapılan, kimi zaman ise Anadolu insanının ikiye ayrıldığı noktada ismi zikr edilen Hacı Bektâş Velî kimdir ve adına izâfe edilen Bektaşîlik hangi aşamalardan geçerek bugüne gelmiştir? (Şunu da belirtmek gerekir ki burada uzun uzadıya bu konulara girmedik. Yaptığımız sadece bir ipucu vermek ve genel bir çerçeve çizmektir..)
O kimilerine göre bir serçeşmedir. Kimilerine göre bir bâtınî dâîsi(propagandacı), kimilerine göre ise heterodoks olduğu su götürmez bir gerçek.. Ancak biz bu tartışmaların içine girmeden sadece tarihi kaynaklarda yaşayan ve adının önüne hiçbir ideolojik sıfat eklenmemiş olan Hacı Bektaş Velî’yi kısaca anlatmakla yetineceğiz. (2)
13.yüzyıl gibi çok mühim bir oluşum devresinde yaşamış olan Hacı Bektaş Velî’yi anlatırken iki cephesinin birlikte ele alınması gerekmektedir. Birincisi tarihte yaşamış olan Hacı Bektaş Velî diğeri ise bugün Alevi-Bektâşi kesimin inançlarında yaşayan menkıbevi Hacı Bektaş Velî’dir. Ahmet Yaşar Ocak’ın da ifade ettiği üzre bunlardan ilki tarihsel gerçekliğin,öteki ise inanç gerçekliğinin konusudur. O’nun hayatı hakkındaki bilgiler gerçek ile menkıbelerin bazen taban tabana zıt rivâyetleriyle örtülüdür. Şu noktayı da belirtelim ki; her şahsiyet mutlaka sosyal çevrelerinin mahsülüdürler gerçeğinden hareketle Hacı Bektaş’ın da nasıl bir çevrenin ve toplumun adamı olduğu Anadolu’nun sosyo-ekonomik ve kültürel yapısı çerçevesinde ele alınıp değerlendirilmesi gerekmektedir.
Hacı Bektaş, ilk tahsilini Nişabur’da yapmış, zamanın ilimlerini elde etmiş ve manevi terbiyesini de aynı yerde tamamlamıştır. Kaynaklar ve mevcut günümüz araştırmaları Hünkar’ın Ahmet Yesevî ocağından feyz aldığı hususunda neredeyse ittifak halindedir.Yani birtakım kaynakların belirttiği gibi 1166’da vefat eden Ahmet Yesevi’nin onun ilk hocası olması mümkün değildir.
Bu zâtın Anadolu’ya gelip yerleşmesiyle ilgili en derli toplu bilgiyi ise Aşıkpaşazâde verir. Aşıkpaşazâde, Hacı Bektaş Velî’nin kardeşi Menteşle Baba İlyas’ı ziyaret ettiklerini, sonra beraberce Kırşehri’ne geldiklerini, oradan Kayseri’ye geçtiklerini, Menteş’in Sivas’a gidip orada şehit düştüğünü, Hacı Bektaş’ın ise Karayol(Sulucakarahöyük)’a geldiğini, orada yerleştiğini ve mezarının da yine aynı yerde olduğunu bildirir. Sulucakarahöyük’e yerleştikten sonraki hayatı ile ilgili tarihi kaynaklarda ise bilgi bulunmamaktadır. Onun buradaki hayatıyla ilgili rivayetleri ancak menâkıb-nâmelerde görebilmekteyiz.
Türkistan’da Ahmet Yesevî ne ise milli kültürümüzü bir yanı ile tarihi kökenimize, bir yanı ile de İslâmiyet’e bağlayan Hacı Bektaş Velî de Anadolu için odur diyerek sözü fazla uzatmadan Hünkar’a dair sözlerimizi burada noktalayalım.
Gelelim Bektaşilik mevzûsuna. Türk kültür tarihinin merkezinde yer alan Bektaşilik, geçmişin mitlerini çağdaş dünyanın gerçekleriyle kaynaştırıp yaşatan, dünü bugüne bağlayan, bir mistik kurum olma özelliğine sahiptir. Bektaşilik, bir bakıma Anadolu insanının inanç tarihidir. Orta Asya kökenli inanç motiflerini İslam kültürüne taşıyarak, Anadolu ve Balkan coğrafyasında kentler ile kırsal kesim arasında tutarlı bir denge unsuru olan bu toplumsal kurumun tarihini John Kingsley Birge, dönemlere ayırmıştır. Bektaşiliğin ilk dönemi, Hacı Bektaş’tan 16.yy. başlarında tarikatı yeniden şekillendiren Balım Sultan’a kadar gelir. İkinci dönem 16.yy. başlarından tarikatın 1826’daki kapatılışına kadar sürer. Bunu izleyen üçüncü dönem ise, Bektaşi tarikatının 19.yüzyılda tekrar canlanışı ile başlayıp, bütün tarikatların 1925’teki ilgası ile sona ermektedir. Bu akım, XIII. yüzyılda Hacı Bektaş Veli tarafından temel ilke ve söylemleri oluşturulmuş, Balım Sultan tarafından kurumsallaştırılmıştır. Kültürel, sosyolojik, fikri ve tasavvufi bir sistem olan Bektaşilik, Horasan’da Hoca Ahmet Yesevi gibi kişiliklerin çevresinde şekillenen, Horasan-Türk tasavvuf geleneği ve Türk Müslümanlığı fikir evreninde zeminini bulur.
***
Hacı Bektaş Velî Anadolu Kültür Vakfı
Hacı Bektaş Velî Kültürünü tanıtma derneği tarafından 1994 yılında Ankara Dikmen’de kurulan Hacı Bektaş Velî Anadolu Kültür Vakfı, amaçlarını, Anadolu’da oluşan kültür mozaiğinin en önemli sentezini yapan Hacı Bektaş Velî’nin öğretilerini, ulus ve uluslar arası alanda bir bütünlük içinde ele alarak araştırmak, belgelemek ve yararlı sonuçlar elde etmek üzere tanımlamak, geliştirmek, yaşatmak ve geleceğe aktarmaktır sözleri ile dile getirmektedirler.
Temel ilkelerinde özellikle düşünce ve inanç özgürlüğüne saygıya vurgu yapan vakfın söylemlerinden biri de şudur; Dünü bugün için öğrenir, yarını bugün için planlarız. Bugünü ise insanca yaşanabilir hale getirmek için çalışırız. Halk’a hizmeti Hakk’a hizmet sayarız..
Vakfın faaliyetleri arasında ise çeşitli konferans, sempozyum, söyleşiler ve panellerin yanı sıra anma etkinlikleri düzenleme ve bu etkinliklere katılma, çeşitli toplantılara ev sahipliği yapma, bağlama, gitar, keman, el sanatları,halk oyunları okuma yazma ve semah gibi çeşitli kursların düzenlendiğini bilmekteyiz.
Genel olarak vakfın misyonuna baktığımızda bugünle dün arasında köprü olmaya ve dünün sesini, rengini, dokusunu, yaşadığımız ana taşımaya çalıştığını görürüz. Fakat tüm bunlara rağmen eksik olan bir şeyler olmalı ki toplumun her kesimi tarafından kucak açılan bir mekan haline gelememiştir bu ve bu gibi vakıflar. Örneğin yıllardır vakfın çevresinde bir yerlerde oturan bir genç önyargılarından kurtulup vakfın kapısını aralayamamıştır. Ya da vakfı sadece tanımak ve bilgi almak için yolu buraya düşen biri veya birileri içinde bin bir tereddütle merdivenleri tırmanmaktan kendini alıkoyamamıştır. Hakikaten nasıl bir düşünce ile yetişmişizdir ki kapıları aralamak bu kadar zorlaşmıştır artık.. Kim bilir belki de tabuları yıkma zamanı çoktan geldi de geçiyor bile…
Galiba işte tam bu noktada durup düşünmek gerekiyor biraz. Anadolu’nun yüzyıllar öncesinin ruhunu yeniden diriltmeye ve yaşatmaya çalışan “Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı” neden hala tüm insanımız tarafından benimsenemiyor? Ya da benimsenmemesi mi gerekiyor?? Peki ya benimsenmesi için kimler neler yapıyor??
Türk Kültürü Ve Hacı Bektâş Velî Araştırma Merkezi
Hacı Bektaş Velî’nin “İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır” sözünü kendisine düstur edinerek 28 Ekim 1987 yılında, Gazi üniversitesinin bünyesinde Türk kültürünün, tarihi, sosyal, kültürel ve dini zenginliklerini akademik bir seviyede araştırarak ortaya çıkarmak ve özellikle Hacı Bektaş Veli’nin bütün yönleriyle ortaya konulması için kurulan Türk kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma merkezi Türkiye’de bu alanda araştırma yapan ilk ve tek kuruluştur.
Anadolu’nun manevî mimarlarından biri olan Hacı Bektaş Velî’nin hizmetlerini gerçek hüviyetiyle ortaya koymayı ana prensibi edinen Türk Kültürü Ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Merkezinin sadece yapmış oldukları çalışmalara değinmek dahi bizce bu kuruluşun ne derece büyük bir ehemmiyete hâiz olduğunu anlamamıza yardımcı olacaktır.
22-24 Ekim 1998 tarihinde I.Türk kültürü ve Hacı Bektaş Veli sempozyumunu gerçekleştiren ve kendi alanında oldukça zengin bir Arşiv ve Dökümantasyon Merkezine sahip olan kurum, ”Erenlerin izinden” adlı 2001 yılında trt2’de yayınlanan ve oldukça ses getiren bir belgesele de imza atmıştır. Ayrıca 1994’ten bu yana Türk kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisini üç ayda bir yayınlamaktadırlar.
Oba Kitapevi
Oba Kitapevi, Necatibey Cad. Ankara Kapalı Çarşı 27 numarada kendine yer edinmiş olup, mütevâzi görünümüne nazaran bir çok kültürden ve düşünceden insanın buluşma mekanı haline gelmiştir.
Oba Kitapevinin sahibi olan Baki Yaşa Altınok, otuz beş yıldır Alevilîlik, Bektaşîlik konularında çalışmalar yapmaktadır. Kısacası, bu konular üzerinde çalışma yapmak isteyenlerin veyahut bu konularla ilgili sualleri olan her kesimden ve her yaştan insanın Ankara’da ki uğrak yerlerinden biri de Oba Kitapevi’dir diyebiliriz. Kiminin bir kahve molası için, kimininse sorularına cevap bulabilmek adına uğradığı bu mekanda biz kendi adımıza çok şey öğrendik..
***
► Ankara’daki üniversitelerde yapılan tez çalışmalarına baktığımızda 1990’dan bu yana üçü doktora, on dördü de yüksek lisans olmak üzere Bektaşilik üzerine toplamda on yedi tez çalışması yapılmıştır. Bizim tespit edebildiğimiz kadarıyla bu çalışmalardan ilki 1990 yılında Hacettepe üniversitesinde, Ahmet Yaşar Ocak danışmanlığında, Metin Berge tarafından yapılan “Cumhuriyet döneminde Bektaşilik” adlı yüksek lisans tezidir.
► Ankara’da, Diyânet, Pınar ve Akçağ kitapevlerine Bektaşilik ve Hacı Bektaş Velî konulu kitaplara ilginin ne oranda olduğunu,son yıllarda bu tür kitapların satış grafiğinde belirgin bir artış olup olmadığını ve genel bir okuyucu profilinden söz edip edemeyeceğimizi sorduk.
Diyânet Kitap evindeki yetkili, bu konulara öğrencilerin çok fazla talep göstermediğini, daha çok Alevi-Bektaşi kesim (Dedeler) tarafından kitaplara ilginin olduğunu ve son birkaç yıldır satışlarda artışın gözlendiğini, Diyânetin yayın politikasının ve medyanın gündeminin satış grafiğini etkilediğini söylerken, Pınar ve Akçağ, son yıllarda artışın olduğunu ancak belli bir profilden bahsedemeyeceklerini söylediler.Her üç kitapevinin üzerinde hemfikir oldukları ortak görüş ise bu konuların toplum tarafından yanlış veya eksik bilindiği, işinin ehli kimseler tarafından artık topluma Alevi-Bektaşiliğin anlatılması gerektiği idi…
Bu konuşmalar sırasında dikkati çeken en ilginç husus kimi kitapevlerindeki yetkililerin Mevlana ve Yunus Emre’den bahsederken normal ses tonlarıyla konuşmalarına devam ettikleri halde, Bektaşilikten konu açıldığında ses tonlarında meydana gelen değişikliktir. (Nitekim böyle bir durumu çoğumuz farklı mekanlarda veya farklı ortamlarda gözlemlemişizdir.)Bu durum üzerinde kesin yargılara vararak konuşmak, şu veya bu yüzden demek öyle sanıyoruz ki konuyu farklı minvallere çekecektir ve bizi subjektif değerlendirmelere götürecektir.Ancak soramadan da edemiyoruz. Günümüz Ankara’sında bu insanlara kimi zaman gayri ihtiyâri olarak da olsa seslerini kısarak Bektaşilikten bahsettiren şeyin adını acaba ne koymalıyız? Bizler hakikaten bu kadar farklı mıyız? Hakikaten birbirimize bu kadar uzak mıyız bizler?? Siz hiç bu suni farklılıkların ceremesini çeken bir hikaye dinlediniz mi hayatınızda?? Yürek, acının hangi rengine boyanır hiç düşündünüz mü?? Sahi, Şakaklara düşen aklara en çok neden kızıl yakışır??
► 2007-2008 öğretim yılında okutulmak üzere hazırlanan Din kültürü ve Ahlak Bilgisi ders kitaplarında geçen Alevilik-Bektaşilikle ilgili kavram ve kişilere, hangi kitaplarda ve nasıl yer verildiğinin ortaya koyulması amacıyla yapılan bir çalışmada elde edilen sonuçlardan bazıları şunlardır;
Ders kitaplarında Alevilik-Bektaşilik, İslam dininin tasavvufi bi yorumu olarak tanımlanmıştır. Alevilik, ders kitaplarında tek başına kullanılmamış “Alevilik-Bektaşilik” şeklinde kullanılmıştır. Bu kavram ilk olarak 8. sınıf ders kitabında yer almış ve 11. sınıf ders kitabında işlenmiştir. Alevi- Bektaşi edebiyatında önemli yeri olan âşıklardan Pir Sultan Abdal, Derviş Mehmet, Kul Ahmet, Âşık Paşa Veli, Hatayi ve Kaygusuz Abdal isimleri ve bu kişilerin eserlerinden bölümler de ders kitaplarında yer almaktadır. Hacı Bektaş Velî ‘den ise ilköğretim 6. ve 8. Sınıflar ile ortaöğretim 9. 10. ve 11. sınıf ders kitaplarında bahsedilmiştir. Örneğin 6.sınıf ders kitabında Türkler arasında İslam’ın yaygınlaşmasında etkili olan bazı şahsiyetler başlığı altında, 8. sınıf ders kitabında ise, İslam düşüncesinde yorum biçimleri başlığı altında tasavvufi yorumlar alt başlığında Hacı Bektaş Veli’nin ismi zikr olunmaktadır.
Şayet bir ülkenin okullarında okutulan ders kitaplarında yüzyıllar öncesinde yaşayan bir şahsiyetin kültür tarihimiz açısından önemine binâen onun düşüncelerine dair sözler söylenerek yeni yetişen nesillere aktarılıyor ise sanırız bu kişinin bugüne etkisine yönelik bundan daha fazla bir şey söylemeye gerek yoktur…
Elbette ki bu konu üzerinde çalışan daha birçok dernek ve faaliyetlerini yürüten bir çok oluşumdan hatta Ankara’da ki Bektaşi köylerinden de bahsedilebilirdik. Fakat amacımız yer ve mekan tanıtmaktan ziyade asırlar ötesinden kulaklarımıza fısıldanan seslerin bugüne yansıyan akislerini duyabilmek ve yargılamadan sorgulayabilmek idi sadece…
Hacı Bektâş-ı Velî’nin 13. yüzyılda başlayan öğretisinin etkisini 21. yüzyılda da kendisine bağlı milyonlarca insanın varlığında görmek mümkündür. Fakat bu etkiyi sadece Anadolu ile sınırlamak elbette ki yanlış olur. Bizler bugün biliyoruz ki Hacı Bektaş ve öğretisi Anadolu topraklarını aşmış Rumeli’de Balkanlar’da ve Avrupa’da da yerini almıştır. Her ne kadar bilinmezliklerle, tartışmalarla dolu bir oluşum ise de bu kültür Dünyaya açılan pencerelerimizden biri olacaktır ileriki zamanlarda.
2008 ve 2009 yıllarını Türk kültür ve tarihinin üç önemli şahsiyetine ayıran UNESCO, 2009 yılının Kâtip Çelebi ve kültür tarihimizin mütefekkirlerinden biri olan Hacı Bektaş-ı Velî'ye ayrılmasını kararlaştırmıştır. Bu da Hacı Bektaş-ı Velî’nin yaşadığı çağı ve Anadolu’yu aşarak nasıl evrensel bir boyut kazandığını göstermektedir. Demek oluyor ki 2009 ile birlikte Dünya, sema gibi semahla da tanışacak ve Mevlana’yı anlamaya!! çalıştığı gibi Hacı Bektaş-ı Velî’nin düşünce dünyasının ufkuna da erişmeğe çalışacaktır. Ancak insanımız bunu ne ölçüde gerçekleştirecektir işte bu önemli noktayı kestirebilmek hayli güçtür…
Son sözü müzü de Jean-Paul Roux’a verelim…
"Bir yazarın görevi ‘kesin’ olmak değildir, ama uzun bir yürüyüşten sonra kamplarını kurup ateşlerini yakan ve yarın yine yola koyulacaklarını bilerek gece uykuya dalan göçebeler gibi bir durağa varmaktır. Eğer arkası geliyorsa bir çalışma boşuna değildir."
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
(1) Buraya bir dipnot düşelim. Halil İnalcık (Tarihçilerin Kutbu) ve İlber Ortaylı (Zaman Kaybolmaz) ile yapılan söyleşi kitaplarının yanına bir üçüncü tarih söyleşisi eklenecek ise bence bu söyleşi, tarihe, tarihçiliğe büyük bir emek sarfeden Bahaeddin Yediyıldız ile olmalıdır.
(2) Hiç şüphesiz ki geçmişte yaşayan her ilim ve fikir adamı eserlerinin satır aralarında kendini tanıtır bizlere. Bu yüzden Hacı Bektaş Velî’yi anlamaya çalışırken başvurduğumuz ilk kaynak (her ne kadar kendine ait olup olmadığı tartışmalı bir konuda olsa incelediğimiz kadarıyla bizim kanaatimiz de Makâlât’ın Hacı Bektaş Velî’ye ait olduğudur. Bu konuda geniş bilgi için bkz. Mikâil Bayram, Türkiye Selçukluları Üzerine Araştırmalar, Ankara, 2003, s. 53-58 . ) Hünkâr’a isnad edilen Makâlât’ı okumak ve Onu anlamaya çalışmak idi.
Aydın, Mehmet, “Hacı Bektaş-ı Velî’de Dinî Boyut”, Milli Bütünlüğümüz ve Hacı Bektaş Velî, Atatürk Kültür Merkezi Yayını: 135, Ankara, 1997.
Bayram, Mikail, Türkiye Selçukluları Üzerine Araştırmalar, 1.Baskı, Köymen Yayınları, Konya, 2003.
Faroqhi, Suraiya, Anadolu’da Bektâşilik, çev. Nasuh Baran, 1.Baskı, Simurg Yayınları, İstanbul, 2003.
Fığlalı, Ethem Ruhî, “Hünkâr Hacı Bektaş Velî”, Milli Bütünlüğümüz ve Hacı Bektaş Velî, Atatürk Kültür Merkezi Yayını: 135, Ankara, 1997.
Hacı Bektaş Velî, Makâlât, haz. Ali Yılmaz, Mehmet Akkuş, Ali Öztürk, 1. Baskı, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 2007.
Köprülü, M.Fuad, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar.
Menâkıb-ı Hünkâr Hacı Bektâş Velî Vilâyet-Nâme, nşr. Abdülbâki Gölpınarlı, İnkılâp Kitabevi, İstanbul, 1995.
Ocak, Ahmet Yaşar, Türk Sufiliğine Bakışlar, 8. Baskı, İletişim Yayınları, İstanbul, 2005.
- Aynur Yavuz yazıları
- yorumlamak için giriş/kayıt gerekli





"Ankara'ya Etki" üzerinde ele
Nefi Selamoğlu — Cum, 15/08/2008 - 20:33"Ankara'ya Etki" üzerinde ele alınası bir konu olarak "Din"i öneriyorum... Sevgili Aynur Yavuz'un engin hoşgörüsüne sığınıp kıymetli yazısı altına böylesi bir "yorum"u girmek cüretimden dolayı af dileyerek... Nasıl olurdu ama... Kısa, kesin, kestirmeden bir konu... Selamar...
Öncelikle estağfurullah
Aynur Yavuz — Cts, 16/08/2008 - 11:37Öncelikle estağfurullah diyerek başlayalım söze..Ancak Ankara'ya Etki bağlamında Din faktörünün nasıl ele alınıp irdelenmesini istediğinizi pek anlamadım dersem ayıp etmiş olur muyum?Nitekim bizim yukarıda saydığımız Ahîlik, Ankara Kalesi( içerisinde bir çok Selçuklu dönemi camiisi mevcuttur) , Akköprü, gibi konular ticaret ahlakı ve vakıf özelinde de düşünürsek aslında dolaylı veya dolaysız bir şekilde dine atıf değil midir? Yanlış anlamadı isem bu mevzuların kısaca üzerinde durulmasını mı istiyorsunuz? Yoksa bambaşka bir şey mi??
Etki olduğunu kabul etmekle
Nefi Selamoğlu — Cts, 16/08/2008 - 12:50Etki olduğunu kabul etmekle "etki"nin etkisizleştirilmesi ve yolun çabucak tükenmesi idi muradım... Ya da şöyle ifade ederek maksadı beyan edelim: Ankara üzerinde etki listesi çıkarılsa "din" en altlarda kalır... Özellikle Cumhuriyet döneminde...
Yanılma payımı kendime alıyorum.
Ankara üzerinde dinin
Aynur Yavuz — Cts, 16/08/2008 - 15:30Ankara üzerinde dinin etkisinden özellikle Cumhuriyet döneminde bahsedecek ve bunu üst sıralara yerleştirecek olur isek tabiki de biraz safdillilik etmiş oluruz. Fakat "din" faktörünü en altlara da yerleştirmeli miyiz?Herhangi bir İnceleme yapmadan veya araştırma bulgularına dayanmadan bir şeyler söyleyebilmek zor gibi..
Selçuklu döneminden bahsedecek isek tüm bu oluşumların meydana gelmesinde Din faktörünü en üstlere taşımamız gerekir evet. Ancak bu oluşumların etkisini günümüz Ankara'sında sadece "din olgusu" adı altında incelemek gibi bir maksadımız da hâsıl olmamıştı.
Etki'nin etkisizleştirilmesi ve yolun çabucak tükenmesi derken tam olarak neyi kasdettiğinizi bir örnekle istirham etsek sizden..Ya da etkiyi neden etkisiz hale getirmemiz gerekiyor ki? Zaten tüm sorunların kaynağı değil midir etkinin kimileri tarafından etkisiz hale getirilmek istenmesi...
mazi :)
Zehra Arslan — Pzt, 11/08/2008 - 21:06Aynur arkadaşımla ortaokul ve lise yıllarında aynı sınıfı paylaştık ve tabiki tarih dersleri pek parlak geçmiyordu tarih derslerimiz biraz ne desem ki aynur :) Olur da Nurcan hoca sayhayı ziyaret eder mahçup olurum diye pek bişey yazamıyorum:) . Yukarıdaki yazın gerçekten takdire şayan...Ve bir kez daha yazıdaki uslubun ne kadar mühim olduğunu hatırlattın bana...Çeşitli motiflerle süsledin zihnimizi...
Şimdiden diyebilirim ki Aynurun öğrencileri çok şanslı olacak...selamlar.
Bizim sahteliğimiz
Halid Aslan — Pzt, 11/08/2008 - 09:47Buyurduğunuz gibi "geniş" bir konu ve ciltler dolusu yazılsa yeridir... Anadolu kültürünün köşe taşlarından birisidir nitekim Hacı Bektaş Veli... Bir çok köşe taşı şahsiyetin peşinden gelenlerin "O zat'a" atfen bir tarikat, bir dergah aktivitesi benimsemeleri üzerine ortaya çıkan ve günümüze kadar ulaşan "anlatı"ların ne kadar doğru bilgi içerdiği, O şahıs ile ardından gelenlerin durdukları noktanın örtüştüğü vs. ele alınıp irdelenebilir... (İrdelenmelidir)
Bazı tarihi olaylar, kişiler, mekanlar, anlaşmalar, olaylar bile isteye mecrasından çıkarılan su gibi duruyor ve bu suyun asıl mecrasına döndürülmesi kimse tarafından istenmiyor, isteyenler cesaret edemiyor, yanlış mecra "tarih" oluveriyor. Bektaş Veli'nin durumunu böyle görüyorum. Tıpkı Mevlana'yı Anadolu'nun yetiştirdiği bir şahsiyet saydığımız gibi grçek bazen işimize gelmiyor ve istediğimizi gerçek sayıyoruz. Sahte kahramanların daim olmasının sebebi bu. Bizim sahteliğimiz...
Uzun zamandır ilmi bir çalışma hasretindeydi Sayha. Katkılarınızdan dolayı şükranlarımı sunuyorum. Selamlar.
"Suyun asıl mecrasına
Aynur Yavuz — Salı, 12/08/2008 - 21:02"Suyun asıl mecrasına döndürülmesi" ..tek istediğimiz budur zamandan ve insanlardan......... Dediğiniz gibi bunun tam tersi olduğunda ne yazıkki yanlış mecra 'tarih' oluveriyor.. Ve bu çarpıtılmış tarih en koyu harflerle, iri puntolarla yazılıyor zihinlere...Bulanık sularda büyümüş nesiller hükmediyor ardından doğrulara...Ve bu çarpık düzende bir yanlış dört doğruyu götürüveriyor acımasızca....
Ama ben inanıyorum ki; bir gün inşallah bütün sular duru akacak yatağından...