Sessizlik
bedran yoldaş — Salı, 04/03/2008 - 19:13
Çok berrak bir su diye kendi kendimle konuşuyordum; diclenin kenarına çömeldiğimde. Saf ve berrak akıyordu. Tüm kirliliğe rağmen ruhunu muhafaza etmiş, kirliliklerden, pislikten, pasaktan arınmış ve kıvrıla kıvrıla yol alıyordu. Akan, hareket eden tüm sular temiz kabul edilir. Pislik barınmaz diye bir inanış söz konusu. Ya insanlar hareket ettikçe paklanıyorlar mı diye düşünmeden edemiyorum. Düşüncelerim yoğunluk kazanıyor. Oysa insanoğlu hem kendi saf ve temiz yaşamını kirletebiliyor hem de hayatın kaynağı olan sularlı.
Bu ikilem düşüncelerimi baskı altına aldığında bir dağın yamacında tenha bir köşede akan suyun başında kendi kendime bazı önermeler kuruyordum. Hayat durmadan akıp giderken kentlerde ben yalnızlı seçmiş dere kenarına bağdaş kurmuştum. Ama yine de kentin kirli yaşamından kurtulamamıştım. Birden kendimi Uzun geniş bir caddede karşıdan karşıya geçmek için arabaların arasından geçmenin hesaplarını yapıyordum. Arabalar durmadan akıp gidiyordu. Bir ışık huzmesi gibi gözlerimin önünden geçti. Birkaç kez hamle yaptım. Nafile korkup geriye atıyordum her seferinde. Son bir gayretle geçmeye çabalıyordum ki bir arabanının ön camına yapışıverdim. Daha ölmemiştim ancak her an ölecek gibiydim. Nefes alışım zorlaşmıştı. Ter her tarafımdan bir oluk gibi akmaya başlamıştı.
Yataktan fırladım. Terden her tarafım ıslanmıştı. Sabahın ilk saatleriydi. İçimi kaplayan sıkıntı tekrar uykuya dalmama engel oluyordu. Yatakta bir o tarafa bir bu tarafa dönüp duruyordum. Sıkıntı hafakanla basmış, izahı zor bir sıkıntıyla baş başa kalmıştım. Evde benden başa kimse yoktu. Yalnızdım. Korku ve sıkıntı birer düşman gibi üzerime geliyor beni köşeye sıkıştırıyorlardı. Tavan üstüme üstüme geliyordu. Pencerede yansıyan siluetler, kapı tıkırtısı, pervazın çıkardığı gıcırtı… Bu durumdan kurtulmak için ne yapmam gerektiğini bilemiyordum. Zihnim donmuştu. Hiçbir şey düşünemiyordum. Aslında elimi uzatsam kapıya varacaktım ama o takati kendimde bulamıyordum. Yorgunluk bir ahtapot gibi kollarını boynuma doluyordu.
Gözlerim etrafı bir radar gibi tarken kalbim korkunun katsayılarını yükseltmekle meşguldü. Hayatım bir şerit gibi gözlerimin önünden akmaya başladı.
Kendimi son bir gayretle dışarı attım. Attım mı yuvarlandım mı bilemiyorum. Bir anda oluvermişti.
Yoğun bir sis her tarafa çökmüştü. Ağaçlar birer siluet gibi görünüyorlardı. İnsanlar bu sis bulutunda kaybolmuşlardı. Kötü bir şeyler olmuştu, oluyordu, olacaktı. Bunu seziyordum. Adımlarım beni taşımakta zorluk çekse de yürümeye çalışıyordum.
Evler birer karartı halinde görünüyorlardı. Bir canlılık alameti yoktu ortalıkta. Ne bir kıpırtı, ne bir ses… Çocuklar oyun oynamıyorlardı. Ne birdir bir oynayan çocukların sesi ne de bilye oynayan çocukların hırçınlığı: hangi baş diye bağırtıları. Ne köye gelen satıcının metalik sese dönüşen sesi, çığırtkanlığı nede yaşlıların koyulaşan berberoşk / güneşlenme sohbetleri. Nede delikanlıların yollardaki hararetli tartışmalarından eser yoktu. Ne de genç kızların geçleri kesişleri; Kaş göz işaretleri sonrasındaki kıkırtıları
Ne yaşlılar duvar dibine çökmüş sohbet ediyordu ne de kadınlar yufka açma telaşında idiler. Ortalık o kadar sakin di ki; “ Sanki bu köyde hiç kimse yaşamıyordu”
Nelerle karşılaşabileceğimi bilememenin korkusuyla adım atıyordum. Neler oluyordu böyle?
Köylere gelen dengbejler akşamları misafir kaldıkları hanede köyün nerdeyse tüm erkeklerini de aynı haneye toplardı. Yaşlı genç hatta çocuklar bile dengbejin meclisinde yerini almak için erkenden kaldığı eve damlarlardı. Tabi ki bu odada oturmanın da edep ve erkânı vardı. En üst köşeye dengbej, etrafına ileri gelenler ve diğerleri büyüklük sırasına göre dizilirlerdi. Oda genelde ince uzun bir şekilde inşa edilirdi köylerde. En sonda ayakabılar için ayrılan şekal (ayakabılık) yer alırdı. Bu odaların müdavimleri genelde erkeler olurdu. Kadınlar erkek meclisine katılmazlardı. (Bazı istisnalar dışında. Bazen yaşlı kadılar da bu oturumlara eşlik ederlerdi.) erkek çocuklar babaları ile bu meclisler katılmak için can atarlardı. Bazı kız çocukları da nadiren olsa da küçük yaşlarda bu toplantılara katılma şansını elde ederlerdi. Çocuklar şekallerin bulunduğu kısma yerleşerek can kulağı ile konuşmaları dinlerlerdi. Büyükler geldikçe sıra aşağıya doğru kayardı.
Dengbejler: bazın bir türkü tüttürür, bazen bir hikâye anlatır kimi zamanda fıkra anlatır ahalinin eğlenmesini sağlarlardı.
Ne olmuştu bu ahaliye? Daha dün akşam muhtarın evinde köyün ileri gelenleri gençleri ve gece sohbetine meraklı çocukları ile geçirdiğimiz ve dengbej’in kanatlarını serdikçe serdiği, dili döndükçe süsleyerek evirip çevirdiği çirok’larını/ öykülerini pér/çok dikkatle dinleyenler. Ne olmuştu da bu insanlar bir anda ortalıktan yok olmuştular.
Oysa dün gece dengbej; kısa çirokları/hikâyeleri ile etkisi altına aldığı bizlere olay kahramanlarının sergiledikleri hilm, tevazu, cömertlik, sabır, tevekkül, vakar ve diğer üstün hasletleri, saadet çağını benzersiz kılan özellikleri daha yakından tanımamızı sağlama uğraşısını veriyordu. Vermişti.
Bugün kimseler ulaşamıyorum. Sis bulutu gözlerimize çökmüş. Ne hikmetse bir yere ulaşamıyoruz. Göremiyoruz.
Nerde o eski heyecan, neşe. Birer birer yok olup gitmişler hayatımızdan. Adeta buharlaşıp uçmuşlar. Ne iz kalmış nede bir emare. Yol yordam hak getire.
Etrafa bakınıyorum. Yok. Kimseler yok. Daha bir korkuyorum. Köy ahalisi nasıl birden sessizliğe büründü böyle. Kötü bir şeyler yaşandı da ben mi duymadım.
Sorup soruşturacağım kimselerde yok ki!
Yazları köye giderim. Köyümüz şehir merkezinden oldukça uzak sayılabilecek bir mesafede. Köye gitmek için uzun sayılabilecek(taşra için) yorucu bir yolculuktan sonra varılabiliniyor. Yolları asfaltlanmamış, şose. Arabalar giderken en fazla üçüncü vitesi bulabiliyor. Tehlikeli virajlardan, köprülerden geçildikten sonra toz toprak içinde kalınarak varılır köye.
Köy, dağ yamacına sırtını yaslamış yaşlı bir ağaç gibi yılların izini taşıyor. Evler dağ yamacına sırtını anasına dayayan çocuk gibi inşa edilmiş. Güvenmiş. Doğayla dost, iç içe geçen bir yaşam. Orman dallarını köyün üzerine siper ederek yükselmiş gökyüzüne. Nasıl desem; bir doğa harikası. İnsanları şen şakrak; gülümseme yüzlerinden eksik olmaz.
Denbejlerin sohbetine doyum olmaz. Köyün neşe kaynağıdırlar aynı zamanda. Geçmişten geleceğe bir köprü vazifesi görürler.
Ateş kıvılcımları benliğimi dağlarken geçmişle gelecek arasında bocalarken bile dengbejlerin işlevi bir çırpıda zihnimde kendisine yer edinip başköşeye oturuverdi.
Sessizliğin verdiği korku yavaş yavaş yok oluyordu. Sessizliğe alışıyordum. Evet, evet galiba alışıyordum sessizliğe.
Rüzgâr bulutlardan aldığı destekle ağaç yapraklarından aldığı güçle uğuldayarak kulaklarımı sıyırarak kendine yol bulduğunda ben bu düşüncelerle köy meydanına doğru yol alıyordum. Nerden çıktı bu rüzgâr diye de söyleniyordum.
Rüzgârın kendisine yol bulmak için çırpınarak salladığı teneke ve naylon parçalarının inleyen çığlıkları da buna eşlik edince alıştığımı sandığın sessizliğin içine birer şimşek gibi çakılıp korkumun dozajını birden yükseltiyordu.
Dağı yararak ince bir çizgi gibi köye gelen yolda bağırışlar, feryat figanlar ortalığa dökülünce sessizliğin nedeni hakkında bir fikir edinmeme yardımcı oluyordu. Kötü bir olay yaşanmış olmalıydı. Adımlarımı hızlandırdım. Düşüncelerimi arındırmaya ve yeni senaryolarla kurcalamadan koşar adımlarla insan karartılarının olduğu yöne doğru yöneldim.
Sessizlik yerini gürültüye bırakmıştı.
- bedran yoldaş yazıları
- yorumlamak için giriş/kayıt gerekli




Son yorumlar
12 sa. 28 dk. önce
12 sa. 55 dk. önce
13 sa. 6 dk. önce
13 sa. 13 dk. önce
13 sa. 17 dk. önce
15 sa. 35 dk. önce
1 gün 3 sa. önce
1 gün 17 sa. önce
1 gün 17 sa. önce
1 gün 17 sa. önce