Sayha Dergi

  • 100 türk büyüğü
  • kimdir, nicedir?
  • ara
  • İletişim
Ana sayfa › Bloglar › M.Nuri Bingöl yazıları

şehzade ve "en azam" vazife

M.Nuri Bingöl — Cum, 21/03/2008 - 12:19

- Ruhi Yavuz, Mehmet Kağan ve H. YILMAZ’a-

Herkesin gönlünde yatan aslan, masal şehzadesinin üstlendiği vazifeler; göz alıcı tacının zümrüt, akik, mercan ve incileri...
Kırkıncı odayı da görüp maziye hediye ettik. Kim bilir kırk birincide neler var?
Ruhumuzu Şehzade’nin cesedine emanet verip , oda kapısını dinledik; dere görmeden paça sıvayamazdık.
Biz de o dileği idrak ettik. Sesin kimliği kayıptı önce, tabii bizce...
“Bak sabır taşı “ diye başlayınca anladık ki bir esire prenses. Tasvire ne hacet...
Anlattı,anlattı... Sonunda ne mi oldu?
Masaldaki gibi elbet. Sabır Taşı “çatur çutur” çatlayıverdi.
Bize mi?
Sormasan daha iyi.

***

“ Babamın kesik başını teşhir edeceklermiş meydan yerinde. Kardeşlerimi ise dün... Ben de burada, senle baş başayım; hücre hapsinde...
“Semamızda bir ışık topu;ne güzeldi, ne parıltılıydı o. Evlerin içini siler süpürür, geceyi perişan ederdi.
“Kimi gün eleğimsağmalarla kuşatırdı bizi; kalbimiz ve ‘müfekkire’miz ısınır,kanımız sıcak akardı .
“Sonra mı?
“ Bir ‘giran’ günde , o şipşirin ülkemizde kimler peyda olmadı ki... Dışarıdan bakınca ‘bizden’ gibiler ama...Cüsseleri koskocaman, beyinleri zıpzıp kadar! Üst başlarında binlerce incik, boncuk; göz kamaştırıcı, alıcı. Elimizi uzattık yine de, ve tembihlendik sıkı sıkı... Onlara bir zarar dokunmayacak diye...
Sabahın biri, uyku mahmurluğu bile üzerimde daha. Avludan sürü sepet haykırış nidaları gelmede; karman çorman...
Bir feryat,bir figan; bağırtının bini bir para. Öğrendim birazdan; o minik kafalar suyun başını tutuklarından, halkın “safderun”luğundan istifadeyle doğruca buraya...
Dertleri mi, duysan gülersin.
Semadaki ışık topu aslında neymiş bilir misiniz? Bizleri niceden beri yerde sürüyüp sim siyah kesen bir fettan! Bile bile , vehmi bir halden yaka kurtaramayıp oyalarmışız ruhlarımızı. Onun söndürülmesi şartmış artık, hem köhnemiş mi , ne?.. Asıl cazibe getirdikleri incik boncuktaymış,daha bir parlayacak olsa nur yağmuru,onların ferini söndürür, mahrum kalırmışız heves verici süslerden. Halbuki onlar nelere kadir değilmiş ki!...
Nelere deyip de durma öyle, anlatıyorum işte. Tıpatıp günler izlermiş birbirini, denk ve ahenkli ömürler tükenirmiş burada, hayat da bu muymuş? Zıtlarla peçeli muvazene.
Bu dengeyi bir zincir diye görmeyip de üstlerindeki yalan mücevherlere ihanet mi edeceklermiş .O minicik, minnacık kafalara “zıtlar arası yüce nizam” mı sığarmış hem?
Hem babam,hem kardeşlerim bir müddet oyaladı onları, ama Kader işte, yenik düştüler. Başlarında tek gözlü deha ya!
Peşlerine düşeceklere hep boncuk,hep boncuk ‘vaad’ etmişler.
Suç bizdeydi, o da büyüğü...Boncuk ile ışık farkını belletmemiştik millete, zihinlere serpememiştik onu.
Elmas kılıçlı Şehzade ele avuca sığar mıydı hiç? Sabır Taşı’nı tamir ancak ona düşer...Işığa kavuşturmak bizi, pırıltılı anlara,onlara...
Temeli inşa edecek ‘en azam vazife’ kime?..

***

“Reis” acayip büyücü; sihrin her cinsi yanında adiyat. Bataklığı “misk” gösterebilmesi, belki de bundan...Tek şeye gücü yetmezmiş yalnız;ışık topunu örtmeye, balçıkla sıvamaya gerçek üstü gerçeği; mutlak hakikatı. O da hışımla emretmiş hemen:
-Gök manda köselesiyle kapatılsın!
Sebebini,hikmetini soranlar mı; ya “ikna” edilmişler, ya “ikaz”...
- Perişan etmişler ülkeyi, ben imar ediyorum.
“Temel taş” mı ,Hak getire... Manda derisinden bir çatı, geçici bir baraka-yahut çingene çadırı. Ya inşa? Neticede her şey gölgeden ibaret.
Millete ne mi dermiş?
-Ülkeyi nasıl da değiştirdik!
Tek değeri, değiştirmek.”Şehamet” değişmeli, “ismet” kabuk çatlatmalı, “hikmet” zıpzıp akıllara emanet edilmeliymiş.
Ya vatan?O da neymiş sahiden; doyulan ve çilingir sofrası kurulan yer mi?
“Sema”yı manda köselesiyle körletmiş ya; ağaçlar meyve vermez,kuşlar şakımaz olmuş. Yüreklerdeki açlığa bir de sefalet eklenmiş. Uçurumlara ehil olununca...
Cüsseleri gibi “mide”leri de ip iri adamların. Öyle oburmuşlar ki...
“Açlığa razıyız biz,ışığı verin yeter.”
Feryatlarını bir büyük pişkinlikle:
-Yaşa, çok yaşa derler, vehimlerinin merkezindeymiş; tevillerde...

***

İşte,bir zümrütanka...
Bizi döndürebilir mi o günlere acaba?
“Evet” der kendi lisanıyla.
Etraf karanlık mı karanlık, kapkara.
Bir mum her köşebaşında,
Yanıbaşında tabelalar kocaman.
“Büyüklük nişanesi idaremizin.”
Amma da büyüklük ha!
Nerede nurdan halka,
Nerede sen?
Bir yanda ışık topu,diğer yandaysa sen mi?
Boncuklar “amma” fosfor saçmadalar,
Sanki sembol olmuşlar
Kafa bücürlüğüne...
Kime mi ne?
Bir kaç tıkırtı...
Çıtaları kırıyorlar herhal
ÇATIYI TUTAN
Üstümüze aniden günışığı düşüverdi.
Bir feryat, bir figan...
Boncukların feri meri
Kalmadı tabii.
Sesler sökün etti birbiri ardınca...
“ İhanet!
Neye?
Demeliydin ki kime...
Peki.
Cevapla hele...
Bana tabii ki.
Ya adamların?
Hepsi de birer kukla.
Ne oldu peşindekilere?
Hepsi de
Feraset fukarası.
Ya kalpleri doğruysa
“Hulus-u kalp”teyseler...
O dediğin şey neyse
Semayı köseleyle
Örtmemi
Engelledi mi?
Değil elbette.
Öyleyse?
Şehzade’ye sor gene.

***

Az ötede çatının sağ yanı göçüverdi, gün ışığının sızması bile az şey miydi?!..
Bülbül sesi duyduk birazdan;an an açılan gülleri,karanfilleri “Hayru’l-halef”leri.
-Ele geçmeyen, silah teslim etmeyen Şehzade’nin işi...
Öyle dediler!
Gediği kapamanın bir yolu olmalıydı; en , en kestirmesi ülke insanını sürmek tezgaha”alet-i laya’kıl “ kılmak.
Kırk Birinci oda döktüğü dili -hala- sürdürüyor.
“Çatur çutur” çatlamak çare mi? Mühim olan dökmek geleceğe,istikbalin malı yapmak sözleri.
Bunca sızlanmanın en büyük saikinin sebebini-işte o an- anladık. Olan biteni ötelere taşımak, öteleri uyarmak...Sabır taşına bezip usanmadan işlediği ibretler sahnesinin “tekerrür”üne set çekmek belki...
Kulağımızı geleceklere tuttuk biz de...
Hiç konuşur mu taş, demek ki oluyormuş. Gür ve sarsıcı, yürek paralayıcı:
-Suçlu idiler; o köseleleri sökenler. Ülkeye gerilen manda derisinden köseleyi ucundan kıyısından olsa da birazcık sıyırmışlardı ya...Halbuki daha önce ne rahattılar, kendi hayalhanelerine sığınmış, bin türlü bahanenin gerisine sinmişlerdi ya hani...’Hakikatperestlik sıddıkıyeti” dumura uğramamış gönüllerin varlığı mı? Ne yani...
Işığı gören yarasalar çığlığa,feryat-figana başladılar. Hele o papağan...Ne biçim poz yapıyordu insanlara, hisleri nasıl da incitiyordu; hakikatlarla birlikte... İdrak edecek bir aklı bulunsaydı eğer, yarasalarla aynı role soyunduğunu fark edecekti belki de...
O papağan “safderun”luğun aksi herhal; yarasalara eşlik ettiğinden bile bihaber... olduğuna göre...Yine de bir şikayet,bir şikayet;hayret!
“Reis” bıyıkaltından gülüyor ona, keşfi büyük. Köseleden perdenin delinmemesi, gün ışığını vermemesi için çare belli artık: Hem yarasalar,hem papağan. Konuşması cazip, görünüşü alımlı, renkleri çalım satıcı ya; belki o,yarasalardan da te’sirli.
Papağanı yedekte bırak hele, gerektiğinde “istimal” kolay onu. Renklerinin parlaklığının sönebileceği ihtimalini kafasına attın mı, iş biter.

Halbuki yarasalar...Onları devamlı bir korkutucu kılabilmek için yol belli; onları öyle bir canlandırmalı ki ötüşleriyle bizar etmeliler hak sahiplerini. “Kırk katır mı, kırk satır mı yoksa” handikabına sarkıtmalı hepsini; o da bir maskeli balo tertibatıyla...
Bunu temin gereği ne;ışığı anbean çoğaltmak,çoğaltır görünmek en azından.
Kepenekler aralanınca biraz, tabii Reis’in emriyle, bir kaç muhit daha kavuştu aydınlığa. Kimileri el oğuşturuyor durmadan, bir bahane;yeni ve uyutucu bir bahane daha buldular ya.
Semayı köseleden temizleyen Şehzade’nin yanında görünmeli şimdilik; bükemediğin eli öp meseli...Yarasa çığlıkları gün gün arttı böylece, dayanılmaz hal aldı.
Bir gece; yarasa haykırışlarıyla bereli, papağan “laklak”larıyla utangaç bir gece.
Manda köselesini tekrar kapattılar üzerimize. Sabahleyin etraf kap kara, zifiri. Kulak zarlarını yırtan haykırışlar dinmiş,”laklak”lar da...Bir sessizlik,bir sükun...
Böbürlene kibirlene diyebilirler artık; sizi bir kere daha kurtardık. Acaba kimden ve neden? “Kurtulmak” mı bu, “necat” mı?..
Yarasalar sessiz, ama vampirleşmiştir artık; gece karanlığında atardamarları dişleyip ha bire irileşirler, kim fark eder. “Hazır lezzet mühimdir; aldatıcı,uyutucu rahatlık!”
Sabahları uyanıp diş izlerini fark edenler birazcık kırılıyor ama,’O sesler artık yok ya birader!’ diye teselli vermedeler birbirine...
Sonra mı?
Hele bekle”

***

Kırk odaya tek tek baktık, kaldı kırk birincisi...
Şehzade’lerden biri yanındakilerle varıp ,maziden ziyade çareyi bulacaktır.
Her bir kapı çalındı, sırada Kırk Birinci; istense de,istenmese de...
Gönüller tek tek çekilecektir elbet.
Kapı ile Pencere sırt sırta verdikleri gün, sıra Sabır Taşı’nda.
Işıklı rampalara “saykal vurma”nın yolu oradan mı geçer yoksa; çiçekleri açtırmanın baharda, bülbülleri şakıtmanın...
Kırk Birinci Oda’ya varan adımlar çoğalacak “Bahem”.
“ Vahid-i sahih” ile...

  • Yürek Yarası
  • M.Nuri Bingöl yazıları
  • yorumlamak için giriş/kayıt gerekli

Modernite ile çirkinleşmiş

Halid Aslan — Cum, 21/03/2008 - 15:21

Modernite ile çirkinleşmiş dilimizde mana ile efsun dolu bir metindi üstad. Hikayeci Tâhir’in kesik dilini bize çok uzaklardan aksettiren Ali Ayçil'in Sur Kenti Hikayeleri tadındaydı. Selam ve hürmetlerimle...

  • yorumlamak için giriş/kayıt gerekli

Alakanız ve güzel yorumunuz

M.Nuri Bingöl — Cts, 22/03/2008 - 12:15

Alakanız ve güzel yorumunuz için teşekkürleri. O bahsettiğiniz yazarları okumadım, ama en kısa zamanda bakacağım onlara. İçimden geldiği gibi ve "zülf-ü yare" dokunmamak için böyle kesik kesik yazıyorum gibi... Tam bilemiyorum.

" TEBEDDÜL-Ü ESMA İLE HAKAİK TEBEDDÜL ETMEZ. HAKİKAT HAKTIR."

  • yorumlamak için giriş/kayıt gerekli

Kategorilerden

Makamı-ı Dikkat Gelişi Güzel Gonca Tanıtılanlar Gülü Gülle Tartarlar Tefekkür Berceste Ümidlere Dair Hür Tefekkürün Kaleleri Düş Vakitleri Söz Ola Kişilere Dair Kimdir Nicedir Haberdar Yürek Yarası Şiir Makamı Kara Kalem Yazıları Hakikat Hikayet Reyhan Güncel İçe Dönüş Hüzün Alanı Hay Sızı Zamana Dair Ümmet Coğrafyası
tamamı

Üye girişi

  • Üyelik başvurusu
  • Şifremi unuttum

Gezinti

  • Son Gönderiler
  • Site Rehberi (Yol Haritası)
  • İletişim
  • Kategoriler

Üyelerimiz

  • Çevrimiçi
  • Yeniler
Şu an 0 üye ve 2 misafir çevrimiçi.
  • saliha desem
  • Aysen Erarslan
  • abdullah çal
  • şefika
  • sevgi özsarıoğlu

Duyuru - Etkinlik

-Minare Dergi 2
  • - Az Edebiyat Dergisi'nin 2. Sayısı Çıktı
  • - Rihle Dergisi'nin 3. Sayısı
  • - Yirmiikinci Tasavvur!
  • - Zemheri Edebiyat 6. sayısıyla okurla buluştu!
  • - filbahar 7
  • - Sezai Karakoç Sempozyumu 15 Kasım 2008
  • - Terk Ettiğimiz Doğu'
  • -Temrin Kasım Sayısı
  • - Yankı Bir Dedi
  • ... Devamı
  • Kapı Komşusu

    Cemaat

    Anket

    Ülkemizde sporun (özelde futbolun) dostluk, kardeşlik tesis ettiğine inanıyor musunuz?:

    Son yorumlar

    • hayrolsun...
      13 sa. 26 dk. önce
    • Bir şeyler yapalım ya hu.
      13 sa. 53 dk. önce
    • Dağişik tarzda yazıları
      14 sa. 4 dk. önce
    • İyilerden Allah razı olsun... Kötülerden de
      14 sa. 11 dk. önce
    • insanin gozlerini dolduran
      14 sa. 15 dk. önce
    • Her okulun nasibine bir tane
      16 sa. 33 dk. önce
    • hayrolsun
      1 gün 4 sa. önce
    • İşte şiir diyebileceğim bir
      1 gün 18 sa. önce
    • Yazınn içeriğinde var olan
      1 gün 18 sa. önce
    • Hocam şiiri hangi duygularla
      1 gün 18 sa. önce

    Dostlarımız

    • Dostlar
    • Bunlar da Dostlar

    Hakan Albayrak
    Tarık Tufan
    Cemaat
    Kurtuba
    Kâinata Mektup
    Pata-Gonya
    Minare Dergi
    Rûh-i Gusül...
    Arşivdesiniz
    Dünya Bizim

  • Kuşluk Vakti
  • Mecazz
  • Akabe
  • Sadık Yalsızuçanlar
  • Dergibi
  • Zemheri Edebiyat
  • Yenilgi
  • İsmet Özel
  • Gök Ekin
  • Edebistan
  • Yazıhane
  • İstisnai
  • Gözdeler

    Bugün:

    • Cahit Sıtkı Tarancı’nın Şiirlerinde İnsan ve İnsan Psikolojisi
    • Yazıyorsam, Ey Âh!..
    • Hatırlıyorum, Hiç Unutmadım ki...

    Bilgi

    Kitap

    Bülent Akyürek - İçinizdeki Öküze Oha Deyin

    Sayha Dergi © (1990) 1998 - 2008

    • 100 türk büyüğü
    • kimdir, nicedir?
    • ara
    • İletişim