İklimler, İkilemler...
M.Nuri Bingöl — Paz, 24/02/2008 - 00:35
-Dr. Ruhi Yavuz ve tüm Elazığlılara, Rahmetlik Yahyagil dahil-
Güneş batalı çok olmuyordu. Etraf gri aydınlıktan kurtulamamıştı daha. Çevreden duyulanlar gece kuş ve böceklerinin iç kanatan sesleri; “ Veytak” boğazını yeni geçmiş adamın kulaklarında akis bırakıyordu.
İklim- sonbahar başlangıcı…
Boğazın çıkışından az ilerideki kulübenin karaltısını seçince, ikindi namazından sonra çıktığı yolculuğunun sonuna geldiğini anladı. Merkez’e ulaşması gereken haberi emanet edeceği ilk nokta burasıydı.
Kulübeye on adım kala gelenin kim olduğunu; dost mu, düşman mı olduğunu bildirmesi gerektiğini hatırladı.
Yüksek sesle iki defa ardı ardına, uzun bir aralıktan sonra da bir defa öksürdü. Kapının aralanıp, orta yaşlı ve orta boylu bir adam göründü, elini göğsüne götürerek :
“ - Hoş gelmişsin…” dedi;
Acele adımlarla adama yaklaştı Hamza, “ Esselamünaleyküm” dedikten sonra etrafı kolaçan etti.
Duvar, boydan boya kitaplık türlü eserlerden müteşekkildi. Az ötedeki çalışma masasının üzeri açık bırakılmış kitaplarla doluydu.
“- Ne zamandan beri sizden haber alamadık.” Dedi nihayet.
“- Biliyorsun...” dedi Adam; “tedbir gereği, bazı teknolojileri...”
Susmuştu; çünkü kapı vuruluyordu. Seslerin sayısını anlayınca, yerinden kalkıp sürgüyü açtı.
Verilen selamı aldıktan sonra gelenlere gülümsedi.
“Gelenler” denildi ama, sadece iki kişiydiler. Biri tarlasından çalışmadan dönmüş bir köylü; diğeri ise şehirden gelmiş bir “kalem efendisi” görünümündeydi.
“İstasyondan mısınız?” diye sordu adam; “ geçende uğramıştım oraya. Kâmil hâla orada mı?”
***
Zihnim gerilere döndü “Hads” süratiyle. Onunla tanışmamız garip denilebilecek şartlarda olmuştu.
Havada toz talaz. Mekân’dan yeni geldim; o tanıdığım Kâmil gitmiş; yerine, “gelen ağam, giden paşam” diyen biri gelmişti. Evi yeni inşa ediliyordu; orada konuşmayı daha münasip buldum.
Daha önce de Hoca’m kanalıyla görmüştüm onu; eli ayağı soğumuştu bir kere; aklın kör kuyusuna dalmış, kuyunun çıkrığı da o girdaba atılmıştı.
Bu halin yanlışlığı için kimler dil dökmedi ki ona; dediğim dedik diyor, çaldığı düdüğü bırakmak istemeyen muzip çocuklar gibi davranıyordu.
En sonuncu görüşmeleri Üçüncü bin yılın başlarındaydı. Artık inşası tamamlanmış evin geniş salonunda idiler. Etraflarında fırdolayı kalabalık...
Bir mevzudan bahsediyor, içinde olduğumuz “gulgule”yi işaret eden bir mesele izah ediliyordu.
O çıkışı beklemezdim ondan; o yumuşak kaşlarının öylesine çatılmasını da...
“-Ne... Ne demek istiyorsun yani?”
“ – Hani Münazarat’ta bahsedilen bir ‘komite’ var ya... Onun yenildiği gün, rayatlayacağımız andır, diyorum.”
“- Daha başka?..”
“- Eserlerde ne yazıyorsa onu bir de.”
“- Ya oradaki kelimeleri kendine doğru yontuyorsan...”
“- Öyle bir şey yaparsam ikaz etmek vazifeniz.”
“- Ben de öyle yapıyor, akıldan uzak biçimde anlayamazsın, diyorum.”
“-Akıl mı? Hangi akıl?”
“- Tabii ki insan aklı?”
“ – Feylesof aklı var, Hikmet aklı var; ikisi de insanın elbet.
Meseleyi anlamıştım; hakikatları “indî” şekilde “nefs”in işine geldiği gibi “rendeleyen” bir zihinle karşılaşmak beni epeyce kırmıştı.
“- Evet,” diyemeyen içim, ortalığı durultmak için dudaklarımdan o tasdiği çıkarmıştı; ama yüreğimse, tam tekmildi.
“- Peki, öyle olsun. Önceleri de bu dersi verirdin ama, şimdiyse...”
Demek ki zikzaklar çize çize, eninde sonunda bu noktaya gelmişti; İstasyon’a gitmişti.
Ne gelişme?
***
Kalem Efendisi anlatıyor, anlatıyordu:
“ Geçende şehirden geldiler; aranıyorlarmış, ne... Halbuki... Yenilen pehlivan güreşe doymaz mıymış, o söz böyle miydi?”
Adam’ın alnındaki çizgiler istifhama kaydı:
“- Diyorum ki, bizim hakkımızda da...” Yüreğindeki düşünce, silindi aniden: “ Allah Kerim, O’nun izni olmadan...”
“- Amenna!” diye elini kalbine götürdü Köylü; “ geçende tarladaydım; okuduklarım bitince, dudağıma bir marş taktım. Öteden duyulmuş bu; geldiler. Başlarına iş mi açacakmışım? Ne kafa... Yahu demirden korkan...”
***
Beyzade, olanları açık ediyordu kendince:
“ Çanakkale manakkale diyerek akıllarını karıştırmayın kimsenin... El öpmekle dudak pislenmez demiş büyükler; madem ki azlar, ‘ekall-i kalil’ler ama kuvvetliler; mecburen...”
Kalem Efendisi’nde ise tevilin bini bir paraydı; belki de pare pare...
“ Öyle ama... Yine de... Belki de...”Kendince kibarlık gösteriyordu. “Mutlak maslahat”ı, “mevhum”, korkulan bir zarara feda emek gerektiğini savunuyordu.
Mevsim böyle böyle kışa mı kayıyordu ne? İstasyon’muş, Merkez’miş, Komite’ymiş, Mekan’mış; bulutların sert bir rüzgârla dağıtıldığı gibi “göçertilirse” bir, insanlar da, insan-cıklar da Hanya’yı Konya’yı elbet anlarlardı.
Halbuki...
Az ötedeki mevsim Bahar’dı.
- M.Nuri Bingöl yazıları
- yorumlamak için giriş/kayıt gerekli



Son yorumlar
8 sa. 20 dk. önce
13 sa. 59 dk. önce
14 sa. 21 dk. önce
14 sa. 42 dk. önce
16 sa. 22 dk. önce
1 gün 9 sa. önce
1 gün 9 sa. önce
1 gün 9 sa. önce
1 gün 9 sa. önce
1 gün 9 sa. önce