Sayha Dergi

  • 100 türk büyüğü
  • kimdir, nicedir?
  • ara
  • İletişim
Ana sayfa › Bloglar › M.Nuri Bingöl yazıları

Hayatta Yerini Bulmak...

M.Nuri Bingöl — Paz, 30/03/2008 - 13:59

Kasaba, yürek sızısı kaygıların ve yürekleri hoplatan iç içe girmiş kuşkuların elinden zar zor kurtulup, nihayet dolunay ışıklarıyla kevgire dönmüş katran koyusu bir geceye yaslanarak kendinden geçmişti.

Hayat döküntüsü pencerelerden sokağa serpilen titrek kalp atışları benzeri petrol lambaları, idare fenerleri ya da yağ kandilleri ile irili ufaklı mumların ışıkları kısılalı çok olmuyordu.

Akşamın ilk vakitlerinde türlü hislere atılmış düğümlerle tayin ve tespit edilmiş bir düşünce ikliminden, olabildiğince ve ad konamaz şekilde kaygan bir hale dönmüş ümitlerini hemen hemen hiç ırgalamayan sönük pırıltılar, gecenin bu geç vaktinde, artık tamamen gözden ırak düşmüştü.

Dolunay batı ufkuna vardı varacaktı; gözlerden ve gönüllerden ırak olmasına ramak kalmıştı. Kayıplara karışan yıldız böcekleri gibi, soluğu gitgide kesilmiş hayatın hay huyu tamamen durmuş; anayollardan, geniş sokaklardan sonraki daracık sokak aralarından, “ zabık” ve çıkmazlardan el etek çekmişti.

Sokaktan nara patlattıktan sonra geçen Ermeni sarhoşu, olan biten hiçbir şeyin farkında değilmiş gibiydi. Hem dolunayın ışıklarından bile mahrum kalarak karanlıklara dalan gökyüzünü, hem nara patlatarak evlerine yollanan sarhoş Ermeni’leri, hem de geçmişin onun tarafından bilinmesi, kavranması, hatta benimsenmesi çok uzak zaman artıklarını seyreden Bekir Efendi ellerini ceplerine yerleştirmiş iç geçiriyordu.

Sevr Muahede’siyle yaralı bir arslandan beter duruma düşürülen Osmanlı’nın temeli atılıp kök saldıktan sonra filizlenip şıvgalandığı topraklar bayraktarını kaybedince iş başa düşmüştü; o güne kadar amelelikle geçinen adam, zaptiyenin boşalttığı gediği kapamak ve ihtiyacı gidermek için kolları sıvamıştı.

Sokak duvarlarını yer yer isle kaplamış meşaleleliklere konulmuş, cılız bir aydınlıkla karanlığı paralama vazifesini üstlenmiş “çıra”nın alevciklerinden yana iki adım attıktan sonra, tedirgin hislerle duraladı gene, kaşlarını yıkarak, hayalindeki birine itirazı basarmış gibi başını iki yana esefle salladı:

“Kollarını sıvayan ben değildim aslında,” diye düşündü; “Ah Akif Bey, ah… Adam ne yapıp etti, burnumdan girip kulağımdan çıktı.. ve bu sıkıntılı mesleğe razı etti beni. Halbuki, yürek yangınımı dindirmek için daha canlı bir vazifeyi yüklenmeliydim ben. Ama elden ne gelir; emir demiri keser derler.”

Akif Bey de mi kimdi? Kasabanın ve yörenin, kelimenin tam manasıyle ve bütün ölçülerce bir büyüğü idi. Azımsanamayacak bir mirasa konduğu halde, şehre kurulduğu yamaçtan bakan konakta oturmayı içine sindirememiş, şehir merkezindeki mütevazi evde ikamet etmeyi daha uygun bulmuştu. Devlet idare sisteminin ve yönetici kadronun “bilamecburiye” dışlanmasına seyirci kalamazdı böyle biri.

Şehirdeki aile reislerinin iteklemesi ve “tensibi” ile “belediyecilik”, sivil hizmetler, kültür ve eğitim işlerini görmek, yani halkın inisiyatifiyle yeniden yapılandırmak için harekete geçmişti. Öyle ya, geleceğini önceden haber aldıkları işgal kuvvetine silahla karşı koymaları mümkün görünmeyince, zaman kazanma girişimi başlatmış, şehrin ve yörenin yönetimden mahrum bir kaos içinde olmadığını göstererek “adamların” moralini bozmayı düşünmüştü. Yabancı olduğu, oldukça yadırgadığı ve uğraşmak istemediği küçük bir devletçilik oyunu – ya da gösterisi- için ayağa kalkmış, kimini “Kaim-i Makam”, kimini Tapucu, kimini Nüfus Müdürü koltuğuna oturtmuş, Büyük Ermeni Tehcir’nde Ermeni nüfusun boşalttığı dükkanlara da yerli nüfusu yerleştirerek düşmana “düzen”in bozulmadığı imajını verdirmek istemişti. Onun ve çoklarının küçümsediği, belki de yetersiz gördüğü bu faaliyetin vazgeçilemez önemi, sonraki günlerde çok daha iyi anlaşılacaktı.

Zaptiye üniformasının göğüs cebinden alelacele çıkardığı tütün tabakasından, geçen ikindi sarıp geceye hazırladığı sigarayı aldıktan sonra, zayıflamış gözlerini kısarak tabakanın içini görmeye çalıştı; ne tütünü, ne de sarılı tek sigarası kalmıştı. Nöbeti gece yarısına kadar sürdüğü için, buna aldırış etmedi Bekir Efendi, nasılsa bu geceyi atlatmıştı, yarına da Allah Kerim’di, bir yerlerden tütün bulurdu artık.

Dibinde birazcık kalmış petrol yağı ile zorla ateş alabilen çakmağını ateşlemek için epeyce uğraştı; önce onu, sonra da diğerini yaktı.Sigarasından iki okkalı nefes çekince, içinde birikmiş pek çok içsıkıntısının sigara dumanı gibi darmadağın olduğunu hissetti; ama bir anlığınaydı bu, yüreğinde “bar bağlamış” tomarla endişe bulutunun o anın ardından tekrar sökün ettiğini anlayarak, elindekiyle cebelleşmeyi seçti:

“- Bu meret de insanı iyi aldatmakta, oyalamakta…”

Karşıdan hoş beş ederek evlerine doğru çabuk adımlarla yürüyen iki kasabalının verdikleri selamı aldı, ağız kenarlarında peyda olan kırışıklıklarla birlikte başını göğe kaldırdı. Düşüncelerle birlikte insanı hem içten, hem dıştan anında yıkıveren Şubat soğuğunu bir yana iteleyebilmesi, ileriye ötelemesi gerektiğini düşünürken, bir yandan da doğudan gelen bir esintiyle batı ufuklarına doğru atılmakta olan bulutların ardından dolunayı görme arzusuyla doldu. Ama bu arzusuna kavuşabilecek miydi bakalım; hem de bu gece… Bulutta gizlenmiş ayı görme iştiyakının dayanılamaz olduğunu hissetti yüreğinde:

“- Ya Sabur…” diye iç çekti.

Adımlarının kendisini Mağara Camii’ne kadar getirmiş olduğunu, camiden yatsı namazını edadan çıkan insanların ayak seslerinden anladı.

***

Başını göğe doğrulturken içinde ne dilekler boy atıyordu.

En başta insanı ve yürekleri hem içten, hem dıştan yakan ayaz soğuğunun “bir yan” olabilmesi için iyi bir yağmurun gerekliliğini düşündü. Hele “düvel-i muazzama”nın içine düştüğü krater çukurunun bu yağmur sularıyla , bir an önce dolması isteği öyle bir köpürdü ki yüreğinde, batı ufkundan kaybolan dolunayın ışıklarını kapıp koyverdiğini bile anlayamadı.

Elli beşini geride bırakalı daha iki sene bile olmuyordu. İkisini Galiçya’ya, birini Çanakkale’ye, diğerini ise Filistin Cephesi’ne gönderdiği oğullarından yalnız biri dönebilmişti; o da yarım olarak, ayağının tekini kaybetmiş, “ şehit vermiş” şekilde. O haliyle kıt kanaat geçinmek zorunda kaldığından onunkilerle beraber on üç erkek ve iki kız olan torunlarına, diğer gelinlerine, kocası Sarıkamış’tan dönmeyen üç kızından biri Halime ve çocuklarına bakmak bir boyun borcu olmuştu; üç yıl önce de hanımını “ öbür dünyaya” yolcu ettiğinden, ömrünün kalan yılları dairesinde onlarla beraber, bir başına kalmıştı.

Öyle iri yarı sayılamazdı, kısa da değildi, ama kasabaya iki gün önce gelerek, şehir dışındaki Abdurrahman Efendi konağını, hala orada ikamet eden oğlu Halis’i tahliye ederek “karargeh” yapmış İngiliz öncü birliğinin erlerine nisbet edilirse, Osmanlı’nın boşalttığı “zaptiyelik” makamını bu ilerlemiş yaşında dolduranlardan biri olan Bekir Efendi, kendini pek kısa sayıyordu.

“ Herifler, sulak yerde yetişen kavaklar gibi tıpkı…”

Abarttığının o da farkındaydı, fakat bu benzetmeyi kendisi değil, öncü birliğin şehre girişini “ dikizleyen” kendisi ve Çopurzade ….. Bey, sayıklar gibi dinginliğin ve geniş bir özgüvenin rahatlığı içinde yapmış, ardından eklemişti:

“ O kavakların budakları yakında –inşaallah- pek güzel budanır.”

Osmanlı emniyet gücü “ zeptiye”lere yol verilince, Akif Bey tarafından hemen teşkil edilen kolluk kuvvetlerine alınalı daha birkaç saat oluyordu o sıra. Üzerine tam uymamış zaptiye üniformasının dokunulmazlığına rağmen, yine de Çopurzade ile bir sütre gerisindeydiler.

Akif Bey’in dayattığı vazifeyi kabul etmeme gerekçelerinden biri, üzerine uymayan bu kılık olmuş ama umursanmamıştı. Ellerinde tek bu kalmıştı, ilerde bir başka vazifeliyle değiş tokuş yapardı. İngiliz neferleri kadar olmasa da epeyce uzun ve geniş olduklarını hatırladığı zaptiyelerin hiçbir üniforması, üzerine “cuk” oturmuyordu ki… Neyse, dolunay ışıklarının bile pılı pırtısını topladığı bu gece karanlığında, o düzensizlik de eriyip gitmişti.

“ Bekçi dediğin sivil olmaz ki beyim; elinizdeki tek üniforma da bana uzun ve geniş gelmekte. O halde bırak da ben ırgatlığa devam edeyim.”

Bu sözleriyle Akif Bey’in alın çizgilerinin derinleşip keskinleştiğini, şu an bile iyi hatırlıyor. Az çok tanıdığını sanırdı onu; istese bile karşısındakine kıramayan, ama kırılgan bir gönle sahipti. Biri onu darıltacak bir iş mi işledi, ses çıkarmaz, kaledeki “ Şeyh Müftah” diye bildikleri, Akif Bey’in açıklamasıyla İmam Sekkaki’nin türbesine çıkıp kuşbakışı görünen Fırat akıntılarını seyreder, bazı Sahabe mezarlarının bulunduğunu iddia ettiği ve öyle de inandığı karşı yakadaki şehir mezarlığına, nehrin kavis aldığı için görünememsi sebebiyle düz bir ova görünümü kazanmış şehir bağlarından az ötedeki Hobap köyünü ve Şeyh Salih tepesini çevrelemiş Amanos uzantısı yayvan tepeciklere ve batıdaki Çukurova’yı çevreleyen silüet halinde ancak fark edilebilen zirvelere varıncaya dek dalgalanarak uzanan Nizip, Barak, Yavuzeli düzlüklerine dalar giderdi. Öylesi bir hafakana düşmemek için dişlerini sıkarak hazır güne döndü. Yaşlı yüzüne silik bir tebessümü yayarak:

“ Merak etme Bekir , bulunur elbet.” Dedi.” Hele bununla idare ediver. Vaziyet senin düşündüğün gibi değildir; bilmediğin ve tahmin bile edemediğin bir yığın imkan hazırlanmak üzeredir. İki üç İngiliz askerini gördün diye itikadını bozup umutsuzluğa saplanma!”

Sesin tumturaklaşarak büyük bir itimad hissine kavuşturduğu sözünün sonundaki bekleyiş süresin, uzatması, Akif Bey’deki endişelerin varlığını açıkça duyuruyordu; kaşlarını yıkacak derecede kaygılandığı da belliydi üstelik. Meselenin derinliğini ve ehemmiyetin kavrayan latifeleri - sessizce- hop oturup hop kalkıyor gibiydi. Bekir Efendi, bu durgunluk aralığına, mal bulmuş mağribi gibi dört elle sarılmıştı:

“- Öyle dersin de… Peki bu halimiz ne o zaman? Bu yaşınızda kolları sıvamanız bile durumun nazikliğini göstermez mi?”

Karşılık veren ses ince bir sitem esintisiyle gölgelenmişti, incindiğini belli etmemek için yorgunluğunu yokuşa sarıyordu:

“ Duraklamam laf bulamadığımdan değil, afallamamdandır; böyle yeisle düşünmene şaşmamdandır. Bir iki yaş büyüğüm olmasaydın, amma çocukluk der çıkardım işin içinden. Lakin öyle demeye ne tahsilimiz müsait, ne de kıymet hükümlerimiz. Hem en ufak bir değer bile bu halde iken, yanımızda haddinden fazla azizdir. Ancak her şeye rağmen için için gülmeden de duramam.”

Akif Bey’in, sözünü noktalamadan önce göğsünü gururla kaldırdığını, o ana kadar çökük omuzlarını diktiğini, sevecen bakışlarını sertleştirdiğini, uçları kıvrık bıyıklarını düzeltir gibi yaparken sesinin titreyişini gidermek için yutkunduğunu çok iyi hatırlıyor:

“ Toprağa düşürülmüş bir tohum gibiyiz bizler; boraların, kasırgaların ve fırtınaların bir anlık hakimiyeti baharda onların dirilmesine set çekiyor mu? Bu hal, bence bir sancak nöbet değişikliğinden farklı değildir Bekir. Ne olmuş bayraktarın biri esir düşmüşse; günün birinde kurtulur ve yuvaya geri döner. Yaralanmış bir arslanın hiç iyileşmeyeceğini kim söyleyebilir. O arslanlardan bir teki yaralanmış ve atıl kalmışsa binlercesi, yüzbinlercesi hayat gayeleri için hazır, tetikte ya da öyle olmak zorundalar. Bize yakışan esir düşenlerin ardından ağıt yakmak değil, zorla sokuldukları kafeslerden kurtarmaktır.”

Bekir Efendi tabancasının kabzasını okşadıktan sonra, İskele Meydanı’na çıkan ana caddeyi adımlamaya koyuldu. Üzerinde uzun uzadıya düşünmediği halde geçmişte kalan açıklamayı, dudaklarından ihtiyarsızca dökülen soru ile bölmüştü:

“- Peki, ya sonra?”

Akif Bey bu suali duyduğu için o kadar şaşırmayacak derecede sakindi; arada bir kendi aklına bile takılan soruyu geçiştirmesi kolaydı ama içinden gelmiyordu bu. İyi ki bir kalabalık içinde, ya da mutad danışma toplantılarından birinde değillerdi. İşin hassasiyetini anlayamayan, gereğinden fazla alıngan insanlar tarafından tersinden anlaşılabilir; olabildiğince engin bir saffet denizini kulaçlayan kişilerin ellerini ayaklarını zemherir soğuğundaymış gibi buza kesebilirdi.

Akif Bey’in şaşırmadığı kesindi, ama tedirgin olduğu da hatırındaydı:

“- Endişen o kadar da yabana atılacak cinsten değil, ama şimdi cevaplanacak zaman değil. Belki ileride… Şimdi biraz izin ver bana, beklediklerim vardı.”

  • Hikâye Makamı
  • M.Nuri Bingöl yazıları
  • yorumlamak için giriş/kayıt gerekli

Kategorilerden

Hür Tefekkürün Kaleleri Düş Vakitleri Reyhan Ümidlere Dair Ümmet Coğrafyası Güncel İçe Dönüş Kimdir Nicedir Haberdar Berceste Kara Kalem Yazıları Tefekkür Yürek Yarası Zamana Dair Hakikat Hikayet Makamı-ı Dikkat Tanıtılanlar Gelişi Güzel Kişilere Dair Gonca Hüzün Alanı Gülü Gülle Tartarlar Hay Sızı Şiir Makamı Söz Ola
tamamı

Üye girişi

  • Üyelik başvurusu
  • Şifremi unuttum

Gezinti

  • Son Gönderiler
  • Site Rehberi (Yol Haritası)
  • İletişim
  • Kategoriler

Üyelerimiz

  • Çevrimiçi
  • Yeniler
Şu an 0 üye ve 0 misafir çevrimiçi.
  • saliha desem
  • Aysen Erarslan
  • abdullah çal
  • şefika
  • sevgi özsarıoğlu

Duyuru - Etkinlik

-Minare Dergi 2
  • - Az Edebiyat Dergisi'nin 2. Sayısı Çıktı
  • - Rihle Dergisi'nin 3. Sayısı
  • - Yirmiikinci Tasavvur!
  • - Zemheri Edebiyat 6. sayısıyla okurla buluştu!
  • - filbahar 7
  • - Sezai Karakoç Sempozyumu 15 Kasım 2008
  • - Terk Ettiğimiz Doğu'
  • -Temrin Kasım Sayısı
  • - Yankı Bir Dedi
  • ... Devamı
  • Kapı Komşusu

    Cemaat

    Anket

    Ülkemizde sporun (özelde futbolun) dostluk, kardeşlik tesis ettiğine inanıyor musunuz?:

    Son yorumlar

    • hayrolsun...
      12 sa. 5 dk. önce
    • Bir şeyler yapalım ya hu.
      12 sa. 32 dk. önce
    • Dağişik tarzda yazıları
      12 sa. 43 dk. önce
    • İyilerden Allah razı olsun... Kötülerden de
      12 sa. 50 dk. önce
    • insanin gozlerini dolduran
      12 sa. 54 dk. önce
    • Her okulun nasibine bir tane
      15 sa. 12 dk. önce
    • hayrolsun
      1 gün 3 sa. önce
    • İşte şiir diyebileceğim bir
      1 gün 17 sa. önce
    • Yazınn içeriğinde var olan
      1 gün 17 sa. önce
    • Hocam şiiri hangi duygularla
      1 gün 17 sa. önce

    Dostlarımız

    • Dostlar
    • Bunlar da Dostlar

    Hakan Albayrak
    Tarık Tufan
    Cemaat
    Kurtuba
    Kâinata Mektup
    Pata-Gonya
    Minare Dergi
    Rûh-i Gusül...
    Arşivdesiniz
    Dünya Bizim

  • Kuşluk Vakti
  • Mecazz
  • Akabe
  • Sadık Yalsızuçanlar
  • Dergibi
  • Zemheri Edebiyat
  • Yenilgi
  • İsmet Özel
  • Gök Ekin
  • Edebistan
  • Yazıhane
  • İstisnai
  • Gözdeler

    Bugün:

    • Cahit Sıtkı Tarancı’nın Şiirlerinde İnsan ve İnsan Psikolojisi
    • Yazıyorsam, Ey Âh!..
    • Hatırlıyorum, Hiç Unutmadım ki...

    Bilgi

    Kitap

    Bülent Akyürek - İçinizdeki Öküze Oha Deyin

    Sayha Dergi © (1990) 1998 - 2008

    • 100 türk büyüğü
    • kimdir, nicedir?
    • ara
    • İletişim