Denge mi, Muvazene mi?
eminler — Çar, 09/04/2008 - 23:29
Bu sefer oturmamıştım, ayaktaydım ama gözlerimi bilinmezlere kaydırmış, önümden akıp giden boğazın birbiriyle eğlenen yeşil akıntılarını görmüyordum bile.
“O netameli” günleri hatırlamak, ne yalan söyleyeyim ne içimi açmış, ne de yüreğime yeni bir hız kazandırmıştı.
Okulumu bitirip “yeni ufuklara” açılacağımı vehmederken, “o tanıdıktan” gelen telefonla düşüncelerimde çizdiğim yol haritası yokuşa sarmış, en mühim ve hayati konuların işlendiği fakültedeki dersleri bile tam dinleyememiş, arı kovanı gibi uğuldayan zihnimi sakinleştirmek için, Unkapanı köprüsünü aşarak, biraderimin yatılı olarak okuduğu Kabataş Lisesi’nin yanındaki çay bahçesine kadar, ter içinde kalarak ama, yayan yapıldak yola düşmüştüm.
Buraya varmadan önce şöyle bir uğradığım Yıldız Parkı’nda, “şehir sohbetleri”nden tanıştığım Ekrem Bey’le selamlaşmış, bir bankette oturarak dünyanın ahvaline temas etmiş, gazeteci ağzıyla “değişmez gündem” dedikleri reddedilemez gerçekleri – hakikat üstü hakikatları- birbirimize hatırlatmalarla yetinmiştik; ince eleyip sık dokuma sayılmasalar bile...
Anadolu’daki “hal” ile dertlenmiştik önce, öylesi bir yanlış tavrın sonunun ta nerelere kadar uzanacağı endişesini paylaşmıştık. Ekrem’e kalsaydı, öylesi bir ikileme düşen insanların tümünü bir adaya toplar, oradan anlaşmaya varmadan dışarı çıkamayacaklarını; o çok sevdikleri, zevk de aldıkları “çalışmaları” tekrar yapabilmenin yolunun “ sadece anlaşmaları ve istikamete gelmeleri” olduğunu söylerdi!
Fakat ben – veya tavrını tasdik edip, o tavrı gösterme tarzını hiç beğenmediği bir büyüğün Doğrucu Davut dediği ben- onunla aynı kanaatı taşımadığımı, meseleyi zihinlerinde çözme ameliyesi geçirmeden, en köklü ve temel sayılabilecek “büyüğün” bile, istikameti, selim akıl yolunu, doğruluğu en asli metotlarla denenmiş, “yalanda ittifakları muhal” bir toplulukça “tasdik”i sağlanmış ana caddeye varılamayacağı itirazını yapmıştım.
İkindi sonrası güneşinin altın ışıklarıyla, Anadolu yakasına yakın bölümlerinin pembeleştiği boğaz sularına bakıp, çay bahçesinin komisince bana hitaben yapılan davete kulak kabartırken, bir yandan da Ekrem’in Yıldız Parkı’ndaki fantezisini zihnimde geliştirmekle meşguldüm.
“- Şöyle masaya buyurun beyim, ne istersiniz? Çay, kahve ya da meşrubat?..”
“- Beklediklerim vardı...” dedim ona.
Kominin mânalı bakışlarını hissedince, açıklamak zorunda hissettim kendini.
“- Kardeşim’i bekliyordum; Kabataş’ta okuyor, ikide. Gelirken burada bekleyeceğim haberini vermiştim.”
“- Peki beyim, siz yine de bir yere oturabilirsiniz.”
Bu alâkanın getirdiği bir memnunlukla gülümsedim:
“- Yorulursam otururum; şimdilik iyiyim.” Dedim.
“- Siz bilirsiniz,” diyerek uzaklaşınca, Karadeniz’in hangi limanına kavuşmakta iştahlı yük gemisinin kulaklarımla birlikte bütün manzarayı da çınlatan düdük sesindeki isyanla ürperdim; gözlerim de yük gemisinin bas bas azarladığı yolcu gemisine döndü aniden...
Hayat perdesinin boğazlarından birindeydik elbet; tıpkı kayıktaki dengesini sağlamaya çalışan adam gibi, biz de “muvazene”mizi – her dem- bulmak zorundaydık.
Şimdi de öyle düşünüyorum.
- eminler yazıları
- yorumlamak için giriş/kayıt gerekli




Son yorumlar
12 sa. 59 dk. önce
13 sa. 27 dk. önce
13 sa. 38 dk. önce
13 sa. 45 dk. önce
13 sa. 49 dk. önce
16 sa. 7 dk. önce
1 gün 4 sa. önce
1 gün 17 sa. önce
1 gün 18 sa. önce
1 gün 18 sa. önce