Bana Sizi İlk Tanıtan…
M.Nuri Bingöl — Paz, 24/02/2008 - 20:11
Kabul buyurursunuz ki “ vesilenin mahiyetine” değil, “neticesine bakılır.” Ve “ Bazen olur ki bir anahtar, bir hazineden değerli olur.” hikmetleri gereği, her mümini ” hakikata isal ( ulaştırıcı) edici” bir “mürşit” ya da “meslek” var; bunun meşruluğunu herkesten ziyade kabul ettiğiniz, hem hayatınız,hem de eserlerinizin tasdikinde… Size ve eserlerinize olan üstünkörü yakınlığımın şu satırlarla başladığını söylersem herhalde bana gücenmez; himmet ve tecrübelerinizden mahrum etmezsiniz ümidindeyim.
“ Vatsan taraflarında bir avuç gönüllü ile, Said Nursi siperde, at sırtında ve eli tetikte geçirdiği korkunç demlere rağmen “İşarat-ül-İ’caz” isimli eserini kaleme almaktadır.
Anadolu doğusundan gelen Rus istilası Bitlis önlerinde her türlü mukavemeti kırdıktan sonra, o âna kadar üç beş talebesiyle harika çapında işler görmüş olan Bediüzzaman’ı da esir eder.
Bediüzzaman esirler kampında.
Kampta bir telaş… Rus orduları Başkumandanı ve Çarın kardeşi Nikola Nikolayeviç kampı teftişe gelmiştir.
Herkes ayakta, Said Nursî bir köşede çömelmiş oturmakta… Rus başkumandanı önünden geçerken ayağa kalkmaz. Başkumandan önceden mimlediği Bediüzzaman’ın önünden birkaç defa geçerek, onun hürmet vazifesini yerine getirip getirmeyeceğine dikkat eder.
Yine bir hareket yok…
- Beni her halde tanımadın!
- Hemen tanıdım. Rus orduları başkumandanı ve Çarın kardeşi Nikola Nikolayeviç.
- Öyleyse niçin ayağa kalkmadın?
- Bağlı olduğum din, ona aykırı olan bir insana, kim olursa olsun, hürmet göstermekten beni meneder!
Said Nursi Hazretlerini Rus Başkumandanına hakaretten Harp Divanına veriyorlar, kurşuna dizilmeğe mahkum ediliyor; fakat son dakikada bunun din gayret ve bağlılığından ileri geldiğini düşünecek kadar insaf gösterip kendisini bırakıyorlar. ( N. Fazıl Kısakürek,Son Devrin Din Mazlumları, b.d. Yayınları,22. basım, Nisan 2002, s.205)
Hele Bediüzzaman’ın esir kampındaki bir hayat safhasını, “ Devr-i Sabık”ın tatbikatlarından bazılarıyla irtibatlandırıp, her iki anlayışı kıyasladığınız bölüm ne manalıdır:
“ Bir gün, çevresinde 80-90 Türk subayı, dini telkinlerde bulunurken birdenbire aralarına giren Rus kumandanı, toplantıyı siyasi zannedip dağıtmak istiyor. Fakat mevzuun din ve İslamiyet olduğunu öğrenince ses çıkarmıyor ve:
- Dininizde serbestsiniz! Özür dilerim!
Deyip çekiliyor.
Bir de, Said Nursi’ye karşı bir Moskof’un gösterdiği insafı esirgeyen devirleri ve müslüman isimli şahısları düşünelim de ürperelim!..” ( N. Fazıl Kısakürek,Son Devrin Din Mazlumları, b.d. Yayınları,22. basım, Nisan 2002, s.206)
Bediüzzaman’la ilgili tesbitleriniz devam ediyor:
“ Çocuktaki saffet hissinin bir anda gerçeği sezici kuvvetiyle, kendisini akıllı ve kuvvetli sananların zaafını belirten bu misal, Said Nursi Hazretleri’ne ait ferasetten, o devirde bile canlı bir örnektir. Bu delaleti, bozuk bir lisan ve çetrefil bir ifade içinde bile süzüyor ve batının müsbet ilimleriyle ruh boşluğu faciası arasında, 30 küsur yaşındaki Said Nursi’nin bile derin bir muhasebeye varmış olduğunu anlıyoruz. Muhakkak ki, o, zonklayan ve kanayan soylu bir kafaya sahiptir. Kendimizi ilk defa kanlı bir vicdan muhasebesi karşısında buluyoruz.” ( N. Fazıl Kısakürek,Son Devrin Din Mazlumları, b.d. Yayınları,22. basım, Nisan 2002, s.202)
Hele Bediüzzamanın “Eski Said” devresinde, yani II. Meşrutiyet yıllarında, çok kere “ Benim için fuzuli” dediği siyasi hayatın içinde bulunuşunu müdafaa eden izahınız ne muhteşemdir:
“ Henüz Milli Kurtuluş Hareketinden ortada eser yokken vatanın kapkaranlık hali, gittikçe içine çekilmeye başlayan Said Nursi Hazretleri’nin dış planda en işkenceli meselesidir. Onun gözünde bütün bunlar İslami temsil perdesinin üzerine yığılan karanlıklardır ve gayesi sadece gerçek dini karartmaktır. Bu vaziyette, kendisine iç kemal arayan bir Allah dostunun baş vazifesi, dış plana el atmak ve önce onu kurtarmaya çalışmak değil midir? ( N. Fazıl Kısakürek,Son Devrin Din Mazlumları, b.d. Yayınları,22. basım, Nisan 2002, s.211)
Yine aynı eserinizin 236. sahifesinde bedahet halinde ortaya koyduğunuz gibi, Hazret’e uygulanan “ zulüm”, bir defaya has değil, “ Çin işkencesine benzer bir şey…” Bu sadece bir tek “iktidar” dönemine münhasır da kalmamış, önce “demokrasi tecrübesi yılları” olan 1946’dan sonra da sürmüş; Afyon Mahkemesi bahanesiyle hapse gönderilmiştir. 1950’den sonra da süren takipler, Anadolu’nun diğer “vilayetleri”ndeki Nur Talebeleri’ni de içine almıştı. “ Fakat! Tezatlı bir muhit ve bünyenin adamı olan Anan Menderes, İslam davasını apaçık ve tepeden inme bir davranışla koruyabilecek ruha sahip değildir ve elinden Said Nursi’ye eski zulümleri göstermekten başka bir şey gelmeyecektir.
Nitekim, Demokrat Parti iktidarının ikinci yılında bu defa tevkifsiz olarak, Said Nursi hakkında yine takip başlıyor ve bu defa muhakeme İstanbul’a intikal etmiş bulunuyor.” ( N. Fazıl Kısakürek,Son Devrin Din Mazlumları, b.d. Yayınları,22. basım, Nisan 2002, s.242)
Said Nursi’nin müştaklarından Araştırmacı Necmeddin Şahiner’in kaleminden çıkan “ Son şahitler”in 3. Cildinde bu “takibatların” mevcut iktidarı müslümanın gözünde karalamak için “devr- i Sabık” artığı ve “eski parti”nin taraftarı memurlarca yapıldığının söylendiği yazılsa da, ortada artan bir dava sayısının olduğu inkar edilebilir mi?
***
KENDİSİYLE GÖRÜŞTÜM
Bediüzzaman’ın İstanbul muhakemesi sırasında ben de, kendini yakından görmek ve İslam yolunda çırpınan bu muhterem mücahidi göz ve kulak plânında tanımak arzusu doğdu. Otel, kapısından itibaren Nur talebeleriyle doluydu. Kendimi haber verdim. Beni yukarı kata çıkardılar. O katta da, hizmetine bakan talebeler… Bu gençlerin yüzlerinde ziyaretimden memnunuluk duyduklarını ilân eden manalar…Beni içinde dar ve tek kişilik bir karyola bulunan bir odaya aldılar ve:
- İşte Necip Fazıl!
Der gibi bir eda ile huzuruna çıkardılar.
Derinlerden bakan hummalı gözlerin hakim olduğu sakalsız bir çehrede, içine kapanık bir hal… Heybet hissinden ziyade, davasına teslim olmuş çilekeş bir insan intibaını aldım.
Beni “Büyük Doğu” faaliyetimle tanıyorlar ve o tarihte henüz başlarında olduğum hapislerimi biliyorlardı.
Bana iltifat ettiler ve aynen şu kelimeleri söylediler.
“- Seni Nur Risalesine 40 yıl hizmet etmiş (sene sayısını tam hatırlamıyorum; daha az veya daha çok olabilir) kabul ediyorum.”
Kendi kıymet hükümlerine göre bu gayet cömert iltifata teşekkürle mukabele edip huzurlarından ayrıldım ve ondan sonra kendilerini bir kere daha görmek fırsatına eremedim. “( N. Fazıl Kısakürek,Son Devrin Din Mazlumları, b.d. Yayınları,22. basım, Nisan 2002, s.244-245)
Bu ifadeleriniz sizi Nur Mesleği’nden oldukça uzak gören çevrelere bir cevap mahiyetinde değil midir? Hele, aynı eserinizin 256. sahifesindeki verdiğiniz kıymet hükmü, meseleye son noktayı koyacak kadar bedihidir.
“ 3- Said Nursi Hazretleri , kesbi olmaktan ziyade Vehbi bir ilim ve deha çapında bir zeka ile nimetlendirilmiş içi vecd dolu bir insan ve nihai çapta gayesine sadık bir mücahid olup, sürdüğü hayata nisbetle bir hal ve ruhani makam sahibi olması icap etse de, asıl kıymetinin tefekküri ve ahlaki sahada aranması gereken halis bir Müslüman ve örneklik bir mazlumdur.
Netice:
Eğer İslami kemal mevzuunda;
Sığlığına sığ
Sığlığına derin
Derinliğine sığ
Derinliğine derin
Diye 4 derece kabul edecek olursak bunlardan Said Nursi Hazretlerini hangi derecede gördüğümüz kendi kendisine belli; onu, çocukluğundan beri kafası zonklayan ve beyni kanayan bir tahkikçi ve bu tahkik vecdiyle mücadele meydanına atılıcı bir kahraman olarak da üst derecede gördüğümüz açıktır.” “( N. Fazıl Kısakürek,Son Devrin Din Mazlumları, b.d. Yayınları,22. basım, Nisan 2002, s.256- 257)
“…. Gerçek Nurcu da Üstadını kendi öz sınırları içinde gören ve onun bu sınırlar içinde büyüklüğünü tesbit edendir. Bakisi hayal ve hüsran…” “( N. Fazıl Kısakürek,Son Devrin Din Mazlumları, b.d. Yayınları,22. basım, Nisan 2002, s.257) açıklamanız, Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin:
“ Risale-i Nur doğrudan doğruya Kur'anın bahir bir bürhanı ve kuvvetli bir tefsiri ve parlak bir lem'a-i i'caz-ı manevisi ve o bahrin bir reşhası ve o güneşin bir şuaı ve o maden-i ilm-i hakikattan mülhem ve feyzinden gelen bir tercüme-i maneviyesi olduğundan onun kıymetini ve ehemmiyetini beyan etmek Kur'anın şerefine ve hesabına ve senasına geçtiğinden, elbette Risale-i Nurun meziyetini beyan etmekliği, hak iktiza eder ve hakikat ister, Kur'an izin verir. Benim gibi bir tercümanın hissesi yalnız şükürdür. Hiçbir cihetle fahre, temeddühe, gurura hakkı yoktur ve olamaz. Gelecek ayetlerin işaratına bu nokta-i nazarla bakmak gerektir. Yoksa beni hodbinlik ile ittiham edenlere hakkımı helal etmem.” ( Nursi Said, Sikke-i Tasdik-ı Gaybi, İhlasnur Neşriyat, s: 72) türünden çok izahları da Sizinle aynı noktaya parmak basmıyor mu? O Hazrat’e “Hayali Ziyaeddin”ler gibi baktıklarından, “hakikat-ı mutlaka”yı yanlış te’vil edenlere duyurulur!
“Evet; Said Nursî şahsî dehasiyle insanlık âleminde yeni bir çığır açmamıştır. Bu zât, bütün istidadını ve benliğini ezelî bir hakikata feda ederek; bütün zamanlarda hükümran olan bir hakikatı dâva edinmiştir. Şahsında ve hizmetinde görünen bütün yüksek vasıf ve kemalât, ancak kudsî dâvasından aksetmektedir. Nasılki binler ayna ortasında bulunan bir lâmba, nûranî ışığa mâlik olduğu için karşısındaki aynalar adedince külliyet kesbeder ve o kadar kıymet alır. Zira her bir aynada bir lâmba, ışığiyle beraber mevcuttur.. aynen öyle de, Bediüzzaman, şu kâinatın ve umum zamanların mânevî güneşi olan Kur'an-ı Hakîme ve Din-i Mübin-i İslâmın mübelliği Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâma müteveccih olmuştur. Ve onların ziyasına ma'kes Risale-i Nurun zuhuruna, inkişafına vesîle olduğu için; eserinden ışık alan, dâvasından feyiz ve kuvvet alan yüzbinler, hattâ milyonlarca insanın âyine-misal akıl, kalb ve ruhlarında mânen yaşamakta ve örnek bir insan, büyük bir mütefekkir olarak kabul ve yad edilmektedir.” ( Said Nursi, Tarihçe-i Hayat, Giriş, s: 23) satırları, Sizin “kıymet hükmü”nüzle aynı manayı ders verdiği halde, bu satırların yazarı Rahmetlik Ali Ulvi KURUCU’u hakkında en ufak bir tereddüt bile geçirmeyen insanlardaki “nefs hilesi”ni anlamakta – cidden- zorlanıyorum!
- M.Nuri Bingöl yazıları
- yorumlamak için giriş/kayıt gerekli




Hazırladığım bir kitapla
M.Nuri Bingöl — Cts, 22/03/2008 - 13:23Hazırladığım bir kitapla alakalı satırları bera-yı malumat nevinden bazı sitelerde yayınlamıştım.(Mesela hicyasanmamisgibi.azbuz.com'da)
" TEBEDDÜL-Ü ESMA İLE HAKAİK TEBEDDÜL ETMEZ. HAKİKAT HAKTIR."