Bembeyaz Bir İşkenceydi Hayat
Musab Yasir — Salı, 06/05/2008 - 12:28
"Biz Hz.Peygamber'e benzemekle değil, O'nu örnek edinmekle emrolunduk. Hz.Peygamber'in yediğini yemek, giydiğini giymek, içtiğinden içmek O'nu örnek almak değil, olsa olsa taklit etmektir. Hz.Peygamber de her insan gibi coğrafya, iklim, çevre ve ortama uymuş; O'nun yediklerini, içtiklerini, giydiklerini, kullandığı eşyaları bütün bu çevresel şartlar belirlemiştir. O'nun beşeri faaliyetlerini örneklik misyonuna dahil etmek, bir eskimo'dan O'nun gibi giyinmesini istemekle eşdeğerdir. Örnek edinmek, Hz.Peygamber'in amacının bilinmesine bağlıdır. Hz.Peygamber'in örnek alınacak eyleminin amacı bilinmeden onu örnek edinmek doğru değildir. Hz.Peygamber'in amacı ise sadece kendi sözleriyle ya da sağlam bir karineyle bilinebilir. Eğer Hz.Peygamber'in amacı bilinmeden O'nun eylemi taklid edilirse, örnek alma işi gerçekleşmiş olmaz" dedim. Benim derdimi dinlemek yerine göbekli ve uzun sakallı adamların fermanlarıyla beni hırpaladın, beni yaraladın. Fikrimin ince gülü, yanlış anladın..
Önceleri ben de düşünmemiştim. Tebessümün içe doğru olduğunu. Konuşmalarım azaldı, suskunluklarım çoğaldı. İnsan yolun yarısına yaklaştığında anlıyormuş düşüncelerin insanın öz benliğini nasıl da etkilediğini.. Kötülükleri düşünmeyip kalbime güldüm. Suskunluğumu sen üzerine aldın. Sonra kafamı çatlatırcasına Nîsâ suresini okudum. Düşündüm. Asgari olanın âzâmileşemeyeceğini söylerken Vahhabi'leşmekle suçlanacağımı da öngörebilirdim. Belki de Hüseyn gibi gittim, bilemiyorum. Ve fakat sen, adaleti savunacağın yerde beni mahfolmuş sandın. Fikrimin ince gülü, yanlış anladın..
İftarı beklerken ağaçları dinlemeye gittim. Sansarlar kaçtı, kediler sustu. Bütün kainat kalbimde atıyordu. Şii-Sünni barışma iftarında patlayan bombalar ile birlikte ölen yirmi tane kâlp için okudum biraz. Tâ buralardan, İstanbul'un beyninden oraları çözmek istedim. Olayları yanlış kurguluyordum. Sen benim kurgulama hatalarımı kabullendiğimi farkedemedin ve onları bütün benliğimle savunuyormuşum sandın. Beni kuyuların dibine attın intihar bombalarının pimini çekmeden. Beni öldürmeden küllerimi savurdun, savurdun ve savurdun..
"Yolunu Allah'ın kitabıyla bulanlara o gün cennet yaklaştırılır" yazdığını bile bile, "bu el öpülmedikçe gideceğiniz yer Zümera'dır" dedin. Allah'ın maksadını gerçekleştirme yolunda say eden nice yiğitleri aşağıladın ve bazen ajanlıkla suçladın. Oysa ben seni çok daha fazla sevmek istiyordum onları daha çok severek.. Sen köklerimi kesip sadece senin bahçende yeşerebileceğimi ummuştun, dilemiştin, hatta emretmiştin. Ve senin bahçendeki dalımı kestin. Köklerimden yeniden yeşerdiğimi şimdi görüyorsun. Kargaların Hâk demesi kesilmedi hâla.. Beni korkutmaya çalıştın, sevginin daha baskın olduğunu söylememe bile katlanamadın. Fikrimin ince gülü yanlış anladın...
Balığın karnından, örümceğin ağına gidip gelen bir Anka kuşu olmak istedim. Yalnızlığımla konuşup kuytularda ah edip ağlaşmak gibi yalın ve fakat kendi özünde kıymetli gözyaşlarını barındıran ağıtlarım vardı. Rekabeti öldürmeye ant içtim. Senin mutluluğunla mutlu oldum gıyabında dualar göndererek. Oysa açmayan çiçeğim açtığında saçlarına düşen yıldızları saydım, ve sonra neye üzüleceğimi şaşırdım. Bembeyaz bir işkenceydi hayat, ve bizler gözlerini şafaklara dikmiş birer yolcuyduk ümitvar ve hüzünbâz.. Yıllarımız ve yollarımız savruldu.. Aldatılmalarımı da hiç anlamamış gibi yaptım. Sen beni çok saf sandın. Fikrimin ince gülü, yanlış anladın...
Şükredici olmanın izzeti, ibadetin enerjisidir. Şeytan'ın en sevdiği günahın kibir olduğunun bilincinde şükrederek de kibirlenmemek gerekir. Anlamak çok zor biliyorum. "Bildiği için olan yok; olduğu için bilinen var" derken; sorunun ve çözümün zaman olduğunu çok daha iyi anlıyorum. Ve kardeşim, seninle aramızda çarpım yok. Biz bir işlemde yanyana değiliz; alt altayız. Ben arttıkça sen azalacağını sandın.. Fikrimin ince gülü, yanlış anladın..
Tembellik ve zayıf karakter, düşmanın zaferini hazırlar. O istemese ve beklemese bile. Vaktinin uzaması seni sıkmamalı. O bereketlidir. Cesaretle ardında durduğun tastamam doğru olan sözlerin bile insanı yaralayabilir. Sen ise benim okumama kızdığın gibi yazmama da kızdın. Ben kırıldım. Sen ukalâ olduğumu sandın. Tedirgin balıkların ve güvercinlerin titremesiyle ezilen ruhumun, bir usta hüneriyle ve kararlılığıyla toparlanması için arınmam gerekiyordu.. Beni derin çarkların içinde bocalarken görüp tebessüm etmene çok şaşırdım.. Beni hırpaladın. Fikrimin ince gülü, seni yanlış anladım..
Bu arınmayı sağlayabilmek için bin kilometrelk yolu üç saatte gittik seninle. Yol boyunca dört olan farzları iki kıldık. Yol bitince sen seferiymişsin gibi davranmaya, ben ise normal hayatıma devam ettim. Sen yolu baz almıştın, ben ise zamanı. Deve hızı ile doksan kilometrelik yolun ortalama altı saat süreceğini ve seferiliğin bu zamanı gerçekleştiren bir yolculukla oluşabileceğini düşünen modern sahabeler gibi, seferilik için yolun değil, zamanın refere edilmesi gerektiğini savundum. Sen bana, pişmiş aşa su katan reformist bir dönekmişim gibi davranırken, elinde bin yıllık ehl-i sünnet itikat kitapları vardı; ki o kitaplarda "kabak sevmiyorum" diyen adamların kafir olacağı yazılıydı. "Bir de şöyle düşün" diyemeden, güzel bir sohbet edemeden kırdın yüreğimi, yanlış anladın...
Hatırlarsan bir zamanlar senden borç istemiştim. Ve sen altın vermiştin. Ödeme zamanım geldiğinde altın fiyatı düşmüştü ama ben onları bozdurduğum fiyattan sana geri ödemiştim. Şaşırmıştın ve fakat bu durum hoşuna bile gitmişti. Şunları bilmeni isterim ki, para ancak mal ile karşılanır. Bütün ahlâklarda olduğu gibi ekonomik ahlâkın da en temel taşı adalettir. Ve güç, ancak adaletle hikmete döner. Bana o parayı verdiğinde, o para ile ithal malı olmayan temel ürünlerden ne alıyorsan -mesela 10 tane koyun-, ben sana öderken de aynı şeyleri alabilecek durumda olmalısın. Borç ödemede denklik budur. Sana ödeme yaparken altın fırlamış olsaydı bir kriz sonucunda, ve sen aynı gram altını isteyerek gerçekte 14 koyun alacak parayı benden talep etseydin, ben sana bunun olamayacağını söylerdim. Sen kabul etmemiş olsaydın da kerhen sana bu ödemeyi yapar ve hesabı dîvâna bırakırdım. Beni gariplikle ve saçmalamakla suçladın. Berrak düşüncelerimi boğmaya çalıştın. Fikrimin ince gülü yanlış anladın...
Olmayanın bilincini karaktersizlik sandın. A, B, C partilileri ile veya E, F, G cemaatçileri ile konuşurken ben, onların karşıtıymışım gibi konuşuyordum. Bir nevi olmayanlarını söylüyordum. Çünkü evin bütün odalarındaki eksiklikler tamamlansındı amacım. Bir odanın düzgünlüğü ile şımarmamak yahut bir odanın bozukluğu ile yıkılmamak için bunları yapıyordum. Herkes beni karşı tarafta bir muhalif sanıyordu. Aslında ben sizin tarafta bir muhaliftim. Bunu tarihle anlayacaksın belki. Bir vücudun organları gibi, bütüncül bir sağlıktan sözediyordum ben.. Oysa sen küçük olsun benim olsun ile avunuyordun.. İyilikleri keşfetme ve çoğaltma adına, kötülükleri azaltma ve yoketme adına, yaralarımızı sarmak için, yeni bir dünya uğruna verilen emeklerin heba olmaması için çağıldayan bir yürekle seviyordum herkesi. Sen ise hercai bir hevesliymişim gibi beni küçümseyerek ukalâca tebessüm ediyordun arkamdan. Ben, sen dahil herkes için yandım. Oysa sen sözlüğündeki adını bile okuyamadın, bilgiyi yaraladın, hikmeti kopardın.. Fikrimin ince gülü, yanlış anladın...
- Musab Yasir yazıları
- yorumlamak için giriş/kayıt gerekli




Evet biz yürümekle mükellef
Halid Aslan — Çar, 07/05/2008 - 17:16Evet biz yürümekle mükellef kılındık. Yürüyeceğiz..Fikrimizin ince gülü, yanlış anlayacak...Anlasın. Yarın mahşerde yüzümüze çarpılmasından iyidir. Yanlış anlasınlar üstad, nasılsa bir gün kesişir doğruda yolumuz. Selamar.