Felsefe ve Biz
M.Nuri Bingöl — Çar, 07/05/2008 - 12:45
Kelime iştikakı , türediği kök kelimeler, filos ve zofos; ikisi birlikte “ Düşünce dostluğu veya devamlı fikren arama taraftarlığı” manasındadır. Tatbikat ve şuur bakımından da aşağı yukarı aynı manaya geliyor. Bir farkla; “hiçbir önkabul veya değerler sistemine bağlı kalmadan yapılan bir düşünce arayışı...”
Pek çok ilim adamı ve tefekkür ehlinin ortak görüşü, felsefe akımlarının hemen hemen hepsinden çıkan terim anlam da şudur: Hakikatı, hiçbir dayanak noktası , önkabul veya yaslanılan bir inanç olmaksızın , her insana göre değişebilen bir kuru akılla arama işlemidir. Dikkat buyurun, “ Bulma” değil, arama işlemi...
Yani felsefe bulmanın veya müsbete ermenin yolu değil, devamlı ve hiç durmadan, sürekli devrim diyalektiğine denk şekilde boşuna çabalamanın yoludur. Doğru ve hakikatı bulduğundan emin olsan bile, felsefi görüş zaviyesince onu bile yargılayacak, şüphe ile karşılayacaksın; yoksa bilimsellik dışına itilip, “ geri” yaftasını yemeye mahkum edilirsin.
Halbuki akıl ve hikmetin kabul ettiği bir doğruyu şüphe ile karşılayıp, hayatı “ şüphe” gibi kaypak bir değer zemini üzerine dikmek ne insanlığa, ne “insaniyet-i kübra”, büyük insanlık olan “ Külli Akl”a uyar! (İşaret)
....Ve yine herkesin malumu ki temel ve mutlak hakikat, yani "nass"larla bina edilmiş “ selim akıl yolu” tektir! Hakikatın ne olduğunu hangi metodla olursa olsun, bulan bir insan, onu bu sefer “ gayr-ı muayyen”, yani sınırsız, hatları belli olmayan bir mıntıka içerisinde, yani kuru aklın felsefi görüşleri istikametinde arama gibi bir “ abes” iş yapar mı? Farz-ı muhal, “ beşer şaşar” kaidesiyle yaptığını düşünsek bile, devamlı o hal içerisinde kalabilir; bunu insanlığına, “eşref’ül-mahlukat” sırrıyla kenetleşmiş kişiliğine sığdırabilir mi? Zannetmiyoruz.
Gelelim akıl bahsine... İki üç kelime ile de onu özetleyip geçelim.
Bilindiği gibi Muhakemat’ta “ aklın akıl olması” diye bir tabir var.
Evet, Yüce Kitabımız “ Furkan-ı Hakim”de “tefekkür, aklı çalıştırma” emirleri mevcuttur; çeşitli ayetlerde... Ama “ aklın akıl olması” şartıyla. O akıl, “ selim” akıldır; yani “ teslim olmuş” akıldır manası...Demek ki aklın değeri “ teslim” oluşunda, bir büyük ve külli, mutlak hakikatla nisbet edilmesindedir. Her nefse ve her hevaya göre değişebilen indi, subjektif, çok kere de menfaatçı bakış açılarına, “ realist, akılcı” tevillerini getirmede değil.
Eğer aklı “ başıboş” ve “ serseri” bir düşünme vasıtası kabul edersek, bu ikinci ve azim cinayet manasına gelebilen tehlike başgösterecektir. Zamanımızda bir “ şuhuda” göre kırkta bir, başkalarına göre ise çokluktan kinaye olarak daha az ihtimal içerisine girebilecek bir dönüşü olmayan yola girilecektir.
Anlaşılıyor ki aklın en büyük memuriyeti, başı ve sonu belli olmayan, hatları bulunmayan ( Ki fıkhi bir mütearifi, Usul’ü-ddin’in bir umdesi; muayyen olmayan hiçbir meseleye fıkhi bir hüküm oturtulamaz.) devamlı bir arayış değil, “ teslim” olmaktır, başeğmektir; başeğilen değer ve kıymetin “ hikmet” yönündeki faydalarını düşünmektir. Neye bağşeğileceğini, itaatın neye olacağını ise ister tek tek, ister belli bir çoğunlukta olan, ister insanlığın hepsinin düşüncesiyle tesbit etmek imkansızdır; bundan dolayıdır ki “ en doğru” kaç kişinin görüşüyle olursa olsun , bulunamaz, en doğrusu öyle bir yol zaten tıkalıdır; “içtihat” meselesi ise, bahsedilen o halden çok çok ayrı hususları muhtevi bir mevzudur.
Dinimiz’de düşünceye “ hikmet” denmesinin mantalitesi de işte burada;
“ Hikmet-i Kur’aniye” tabiri meseleyi zaten bedahet derecesinde açmaktadır.Fakat kelimesinin asıl manasında, salt felsefe dinimizde yoktur; “ denilebilir” değil, kesin olarak diyoruz bunu yoktur. Karşının düşünme tarzını öğrenmek, gönlü ısınmaya meyyal insanlara ses edilmemesi ayrı, onu İslam’ın bir umdesiymiş gibi sunmak ise daha ayrı bir meseledir. Risale-i Nur’da ise Üstad’ımızın “ felsefe” kelimesiyle birlikte _çok yerde; tek tük yerde yalnız kullandığı da olmuştur_ “ müsbet ilim” ibaresini de kullanması; yahut felsefeyi izah ederken, fen ilimlerini alakadar eden misalller vermesi, bu kelimeyi asıl manasının dışında kullandığı kanaatına sahip etmektedir. Başı sonu belli olmayacak şekilde gerçek arayışı yoktur bizde ama, onun " müsbet”e yakın ifadelerinden istifade ile kişilerin gönüllerine seslenme tecviz edilmiştir. Risale-i Nur'daki felsefe kelimesine o zaviyeden bakmak da mümkündür. Vasıta ayrı husus, akide daha ayrı bir husustur. Felsefeye bütün İslam Alimleri gibi, Üstad Bediüzzaman da “ vasıta, vesile” olarak bakmıştır.
Peki niçin böyledir bu?
Felsefe’nin Batı alemine mensup bir mefhum olduğunu, baştaki kelime iştikakı ile ilgili sözlerimizde bahsetmiştik. Filos ve zofos, sürekli devrim sloganına benzer bir arayış anlamına geliyordu hani...Halbuki bizde( İslamda) boyuna arayış diye bir şey sözkonusu olamaz; mutlak hakikata teslim olduktan sonra “tefekkür” ciheti önümüze çıkabilir ancak; “ Bir saat tefekkürün bir sene nafile ibadet” hükmüne girebileceği Hadis’inin bahsettiği düşünce, işte budur; devamlı surette doğruyu arama demek değildir. Bu emrin, “ Hakaik” vechesinden, hadiselere bakıp; “ pencerelerden bakıp, içlerine girme!” emrine pek uygun bir bakış olduğu çok bellidir.
Batı Dünyası, tasladığı mimsiz medeniyetin formülünü klişeleştirmiştir oysa; “ felsefe”nin lügat manası “ boyuna arayış dostluğu veya taraftarlığı” demek olsa bile, şu formülün dairesi dışına hiçbir zaman çıkamaz Batı alemi. Öncedenh engizisyon buna müsaade etmezdi zaten, şimdi ise “ medeni engizisyon”! Hemen gerilikle vahşetle suçlama paranoyası, ortaçağın vahşetiyle denk değil midir zaten?
Rüya’da bir hitabedeki “ Roma ve yunan medeniyeti...” tabirlerinden hareketle de aynı noktaya varıyoruz.Böyle bir “idrak silsilesi”nin bizi “ bel’” etme, yutma gibi bir isteğe ulaşamayacağı çok bellidir; boğazlarına durlma bir yana, zeytinyağıyla suyun karıştırılmaya çalışılması gibi bir garebet olacağından, menfi sonuç verecektir. “ Fıtrat yalan söylemez.” Suyun fıtratı ile yağın fıtratı aynı değil ki karıştırılabilsin; yaf her zaman suyun üstüne çıkacaktır; pek çok ihbar da zaten aynı noktaya parmak basmaktadır. “ Bence Müslüman neslinden gelen bir adam fıtraten İslamiyete meyyaldir.” mealindeki ifadeler de, “fıtrat”ın eninde sonunda kendi mecrasını bulacağı neticesini vermez mi anlayışlara?
Milli şahsiyetimizi yutmaya kalkışacak böyle bir zihni çalışmanın, bilvesile tam bir “ yutturmaca” olduğu ap açıktır; “ Bitarafane muhakeme, taraf-ı muhalifi iltizamdır.” ifadeleri meseleye zaten son noktasını koymuştur.
Yunan aklı1+ Roma nizamı+ Hristiyanlık ahlakı ve hassasiyeti...
Formülün açılımı, Rüya’da bir hitabede verilen formülün açılmış şekli işte budur. “ Tanzimat” fermanı denilen altın kase operasyonundan çok çok önce başlayan “ batılılaşma” cereyanının insanımızı düşürdüğü buhran, o kadar aşikar ki, öyle düşünmenin neye mal olduğu ve mal olacağı “ manzara”nın vahameti ile sarsıcı biçimde görülecektir.
- M.Nuri Bingöl yazıları
- yorumlamak için giriş/kayıt gerekli



Son yorumlar
2 sa. 33 sn. önce
2 sa. 3 dk. önce
2 sa. 5 dk. önce
2 sa. 15 dk. önce
2 sa. 19 dk. önce
9 sa. 15 dk. önce
21 sa. 52 dk. önce
1 gün 3 sa. önce
1 gün 3 sa. önce
1 gün 4 sa. önce