İleride Yaşadıkça
M.Nuri Bingöl — Cum, 20/06/2008 - 19:19
Sonbahar bütün ağırlıklarını donanarak gelip çevreye yerleşmişti. Islık ıslık öten rüzgâr, şehirdeki üç beş ağaç dalından söktüğü yaprakları kulübeye kadar ulaştırıyordu. Çevredeki çok canlı gibi, öndeki söğüt filizinin körpe yeşilliği de etrafa veda ediyordu artık. Dünya bir ağaç , insanlar da dalından ayrılan birer yaprak mıydı yoksa?
Öğle paydosunda sıklıkla kulübeye uğramazdı, ama bugün ayakları çekip getirmişti onu. Yüreğindeki eziklik ile anlayamadığı o itekleme hissini yürüyerek yenebileceği düşüncesindeydi.
Öylesi bir zihni gayret bile Mahmud’un bakışlarında mâna farklılaşmasına yol açmadı. Altı yıllık fiili çalışma hayatına rağmen, kendini ilgilendiren meselelere karşı olan lâkaytlığı devam ediyordu. Bu durumunu gidermek için kimler uğraşmadı ki?.. En başta Mesud, Hamdullah Beg; sonra Sergenyev, atölyedeki işçiler, diğer sürgünler ve... İvanov!
Çok sık olmamakla birlikte gene de uğramıştı arada bir; bazen atölyede, bazen de evde hâlini hatırını sormuş, yakınlık göstermişti. Mahmud, ona olduğu gibi, her gelene dil ucuyla bir “ hoş geldin” der, sonra da yapılan nasihatları herhangi bir cevap veya tepki vermeden hep dinler yahut öyle görünürdü. Birkaç kelime ile karşılık verdiği yegâne insan Mesud’tu. Sergenyev günün birinde bu susuş ve vurdumduymazlığa dayanamayıp patlamıştı:
“-Yontulmayı bekleyen mermer kütlesi gibisin; bu hâlin neye çare, bir der misin?”
Vurucu siteme karşı gösterdiği tepki gözlerinin kısılması ve kaşlarının çatılması oldu yalnızca. Ardından da “Boşver” mânasında bir el işareti, o kadar.
Sergenyev’e hayat hikâyesini sormuş değildi ; eğer kendisi anlatmamış olsaydı, hiçbir zaman da sormayacağa benzerdi.
Sergenyev, Ekim İhtilali’nde kırılamaz sanılan mukavemetleri bozan, girilemez diye iddia edilen bölgeleri ele geçiren ateşli bir militandı; kendi deyimiyle “ bir savaşçı.” Bütün ülkeye Sovyet sistemi hakim olunca, şekillenen devletin Çarlık ile eşdeğerde olduğunu farkederek düşüncesinin sabitliği yıkılmıştı. Hislerini buran bu kavrayıştan sonra , sırt sırta mücade verdiği çok insanın, uygulanması imkânsız ve insan tabiatına zıt bir yığın sloganın ardına gizlenerek gününü gün etmeyi, Çar ailesi ve çevresi gibi safa sürmeyi düşünen, hamiyet maskesi takınmış birer bencil olduğunu da anlamış, bu idrâk onu suçluluk duygusuna itmişti. Orta yerde duran manzaranın bir kısmı da kendi emeğiyle şekillenmemiş miydi?
Mert yaratılışı ve samimi yüreği - işte- buna tahammül edemezdi. Hiçbir iddiasına sahip çıkmayan bu insanlar tarafından iktidara ulaşma aracı olarak kullanıldığını anlar anlamaz darmadağın edilen izzeti tekrar ayağa kalktı. Olan bitenin içyüzünü önce ima yollu anlatmaya, sonra da aleniyete dökmeye girişti. Asıl faaliyet sahası öz vatanı Ukrayna idi tabii. Bir ikindi üzeri punduna getirilip tevkif edildi önce; baharın adım seslerinin duyulduğu bir kış sonunda ise, türlü sorgulama işkencelerini yaşayarak tecrit kamplarından birine gönderildi.
Yaşı ilerledikçe mantığı kuvvet kazanıyor, fevri çıkışların hiçbir işe yaramadığını anlıyordu. Ne yapıp etti sonunda, kamp idaresini uslandığına inandırmayı başardı; altı yılını orada yele verdikten sonra tabii. Biysk’e sürüldüğünde, kendisini hangi düşünce ile komisere odacı yaptıklarını anlayamıyor, bu da onu endişeye atıyordu. Bilmeden ve farkında olmadan, bu sefer de başka bir şekilde “heriflere” âlet mi ediliyordu yine? Zihnini kemiren bu kuşkuyu Mahmud’a da açmış, sanki bir cevap alabilecekmiş gibi dertleşmişti onunla. Aldığı karşılığın bom boş bir bakış ve yapışkan bir sessizlik olduğunu söylemeye gerek bile yoktu.
Mahmud, kulübeye ve önündeki söğüde bakarken bütün bunları bir çırpıda aklından geçirdi, hafızasındaki bu hareketlenmeye şaşmadan da edemedi. Dünyayı bir ağaca benzettiğini hatırlayınca ise adamakıllı ürktü:
“- İstemiyorum; değişmeyi hiç istemiyorum. Hâlimden memnunum ben.”
Mırıldandığı sızlanma engin tedirginliğini de işaretliyor, yüreğindeki birbirine zıt duyguların nasıl bir yarış içinde olduklarını gösteriyordu. Atölyede dün meydana gelen hâdiseyi hatırlamak istedi , belki becerebilirim umudundaydı. Başaramayınca hırsından yüz hatları gerildi:
“Olmuyor işte...” diye düşündü. “ Kendimi toplamak istesem bile bunu yapamıyorum işte; elimde değil ki... Bir gün öncesini bile hatırlayamayan birinden, kime ne hayır gelir?”
Sergenyev’in anlattıklarını hatırlamıştı ama... Demek ki istediği zaman değişebiliyordu. Bu düşünce ile aklı daha beter karıştı, yüzünü kan bastı. Hareketlenmesi en iyisiydi galiba, bu şaşkın hâlden kurtulmak için adımlarını açmanın tek çıkar yol olduğunu düşündü. Bunu da beceremedi, zemine yapışmış gibiydi sanki; kulübeye girmesine mâni bir el tutuyordu onu.
Koyu mavi bir gömlekle, talaş artıklarının kirlettiği gri renkli keten bir pantolon giyinmişti. Gömleği, havanın üflemesiyle yelken gibi şişiyordu. Kendini bulmak üzere olan orta boyu bir yay gibi gergin ve dikti.
Ani bir iç esintisiyle atölyelerden yana döndü. Evlerine giden bir kısım işçi, acele ve telaşlı yürüyüşlerle tekrar dönüyordu. Aldırmadı, bunca titizliğe de bir gerek görmüyordu. Bakışlarını söğüt fidanına dikti tekrar, bir dalı tutup yapraklarını okşadı bir müddet; kızkardaşi Nûran’ın ve “şefkat kahramanı” anasının saçlarını okşar gibi zannediyordu kendisini. Peki, ya babası? Düşüncesi , işte oraya varınca geçit vermez bir mâniaya takılıyor ve hafızası tekler gibi oluyordu. Buna sebep, kimbilir içdünyasının hangi his örgüsüydü?
- M.Nuri Bingöl yazıları
- yorumlamak için giriş/kayıt gerekli



Son yorumlar
8 sa. 3 dk. önce
13 sa. 42 dk. önce
14 sa. 4 dk. önce
14 sa. 25 dk. önce
16 sa. 5 dk. önce
1 gün 8 sa. önce
1 gün 8 sa. önce
1 gün 8 sa. önce
1 gün 8 sa. önce
1 gün 9 sa. önce